Ana Sayfa 

Dersimiz Türkçe

DİLSEL SORUNLAR

YURTDIŞINDA TÜRKÇE DİL DERSİNİN ÖNEMİ

Doç. Dr. Mustafa ÇAKIR

Yurtdışındaki Türk çocuklarına Türkçe dil dersi verilmesi ve bu çocukların bulundukları ülkenin dilini ikinci dil olarak edinmeleri konusunda sürdürülen tartışmalarda kavramların yeterince netleştirilmemesi, bazı eksik değerlendirmelerin yapılmasına ve bugüne kadar alışılagelen uygulamaların dışına çıkılmasına neden olmaktadır.

Yurtdışındaki bu dilin ikinci dil olarak edinimi için gerekli koşulların eksik öğrenilmiş bir anadili üzerinde oluşturulmaya çalışılması konusu aslında akademisyenler arasında da tartışılmaya devam edilmektedir. Örneğin, Almanya’da okula giden Türk çocuklarının okuma becerisini tam olarak edinemedikleri, Türkçe ve Almanca yazılı anlatım konusunda da ciddi sıkıntıları olduğunu deneyimler göstermiştir. Buradan hareketle, Türk çocuklarının tamamen Almancaya dayalı bir şekilde okuma yazma öğrenmeleri, onların anadillerinin gelişmesine hiç bir katkı sağlamayacağı gibi, uzun vadede de Almancayı ikinci dil olarak istendik düzeyde edinmelerini engelleyecek; dolayısıyle onların her iki dili de eksik öğrenmelerine neden olacaktır. İkinci dilin başarılı bir şekilde öğrenilebilmesi için anadili öğretiminin okul yönetimleri tarafından da desteklenmesi kaçınılmazdır1.

Bazı dilbilimcilerin bu görüşe karşı getirdiği eleştiride, bu görüşün ya yanlış ya da günlük eğilimleri yansıtan sıradan hatta popülist bir yaklaşım olduğu, bireylerin bir başka dilin yazı sistemini anadillerinde okur-yazar olmadan da başarıyla öğrenebilecekleri, yazı dili kavramının dilin kullanım farklılığını içermesi halinde, öne sürülen bu görüşün sıradan günübirlik bir yaklaşım olmaktan öte gitmeyeceği savunularak, “Karmaşık dil kullanım farklılıklarının edinimi, sıradan kullanım farklılıklarının edinimini ve bir ölçüde de formal dil becerisi edinimini gerektirir” denilmektedir2. Bu görüşü benimseyen uzmanlar, çocukların iki dili de eksik öğrenmeleri söz konusu olduğunda iki yönlü “yarı dillilik” kavramından ne anladıklarına değinmeyip, sadece duyuşsal-akademik dil becerisinin gelişimi ile yazı dili edinimi arasındaki ilişkiyle ilgilenmektedirler. Bu da son dönemlerde uygulamada tanık olduğumuz bazı sorunların gözden kaçırılmasına neden olmaktadır.

Yarı dillilik, aslında, iki yönlü dilsizlik demektir. Bilgi edinimi için dilin işlevi ne ise, duyuşsal akademik dil becerisi de o dur. Bu becerinin gelişmesinde anadili ihmal edilirse, ikinci dilin edinimindeki gelişim tamamlanamaz. Okul yaşantısı sırasında üst sınıflara gelindikçe, duyuşsal akademik dil becerisine olan gereksinim artar; bundan kaynaklanan boşluk da giderek daha belirgin hale gelir. İkinci dildeki günlük bildirişim becerisi, yani kişiler arasındaki sıradan günlük konuşma becerisi, çocuğun anadili öğretimi desteklenmese de sağlanabilir, ancak bu dil düzeyi çocuğun soyut kavramları öğrenmesi gerektiğinde yeterli olmaz3 ve çocuğun akademik başarısı, yetişkin çağa geldiğinde iş yaşamındaki başarısı v.d. olumsuz etkilenir.

Türk ebeveynlerin çocuklarına verdikleri anadili eğitiminin yanısıra, onları mümkün olduğunca erken yaşta ikinci dil konuşulan ortamlara sokmaları, onların Almancayı ikinci dil olarak edinmelerini kolaylaştıracak, okul başarılarına olumlu yansıyacaktır. Çünkü son yıllarda çok dillilikle ilgili araştırmalarda, çocuğun çok küçük yaşlarda ikinci dil ile temas kurması halinde, bunun çocuğun gelişimi açısından olumsuz etkilerinin olacağı şeklindeki görüş artık terk edilmiştir. Eski araştırma bulguları, çocuğun iki dilli bir sürecin içine girmesi ile birlikte dilsel, duyuşsal ve psikolojik gelişim açısından olumsuz etkilenebileceği yönündeydi. Altmışlı yılların ortalarından itibaren yapılan uygulamalı çalışmalar gösterdi ki, çocuğun erken dönemde iki dilli bir ortama girmesi, onun üzerinde olumsuz bir etki yapmamaktadır. İki dilli ve tek dilli yetişen çocuklarla ilgili olarak yapılan karşılaştırmalı araştırmalarda ise iki dilli çocukların tek dilli yetişen çocuklara göre uyum açısından dilsel, sosyal ve psikolojik olarak daha önde oldukları görülmüştür4. Yani çocukların her iki dili de öğrenmesi için azami gayret gösterilmelidir.

Çok dilli çocuklar üzerinde yapılan dilbilimsel araştırma sonuçlarında, çok dilli verilen eğitimin belli ölçütlere bağlı kalınarak verilmesi gereği özellikle vurgulanmaktadır. Burada üzerinde durulan önemli bir konu çocuğun ikinci dilde edineceği dilsel girdilerin (Input) yeterli ve mümkün olduğunca anlaşılır olması gereğidir. Ayrıca aileler de çocukları ile konuşurken, kullandıkları dilin seçimine dikkat etmeli ve çocukla konuşurken bir dil üzerinde karar vererek, düzenek değiştirmemeye (Kodewechsel) özen göstermelidir5. Yani anne Almanca konuşacaksa baba Türkçe konuşmalı ya da evde “Bugün kindergartenda hangi spielzeugla oynadın” şeklinde karma bir dil kesinlikle kullanılmamalıdır.

Bu bağlamda işlevsel dil ayırımı da başarılı olmaktadır: Çocuk hangi yakını ile hangi dili konuşacak, evinde ebeveynleri ile hangi dilde ve sonuçta yakın çevresi ile (oyun arkadaşları ile) veya okulda ve evde hangi dilde konuşacak bunun ayırımını kesin ve yanılgıya düşmeyecek şekilde yapabilmelidir6. Bu durumlarda karma evliliklerden doğan çocukların da ebeveynlerden her ikisinin ısrarla kendi anadilini kullanmaları halinde doğuştan iki dilli yetişecekleri açıktır. Bu arada, çocuğum ilerde daha iyi Almanca konuşsun, okula başlamadan Almanca öğrensin diyerek, evde onunla yarım bir Almanca konuşmak, Türkçenin ihmal edilmesinden öte, çocuğun uzun vadede derin psikolojik sıkıntılar çekmesine neden olur; kendini ifade edememekten kaynaklanan ruhsal sıkıntılara davetiye çıkarır.

Burada, okullarda uygulanacak çok dilli ders programları ayrı bir önem kazanmaktadır. Özellikle başarılı olmuş çok dilli programlarda çocuğun okulda belli derslerde ve evinde ağırlıklı olarak belli bir dil seçimi yapmış olduğu görülmektedir. Örneğin temel eğitimin sonunda veya belli bir sınıfta öğrencinin birinci dili ders olarak görülmezken, bu dil öğrencinin sınıf içinde kullandığı bir yardımcı dil konumunda olabilmektedir 7. Son dönemde bu yardımcı dilin de kaldırılması, yeni kuşak üzerinde telafisi güç yaralar doğurabilecektir.

İdeal olan, ilk dilin okul dili olması ya da ikinci dilin ilk dilin yanı sıra sadece yardımcı eğitim dili olarak kabul edilmesidir8. Ayrıca ilk dilin ya da bir başka ifade ile anadilinin okulda göreceli olarak desteklenmesi yazı dilinin edinilmesi için bir önkoşul oluşturmaktadır. Aslında, çocuk okula başladıktan sonra konuşma dilinden yazı diline geçer. Yazı dilinin görsel ve basılı materyaller yardımıyla edinimi de çocuğun zihninde kavram oluşturmasına ve daha önce oluşan mevcut kavramların gelişmesine olanak sağlar. Bu nedenle yazı dili ile konuşma dili bu özelliği ile birbirinden ayrı iki dil olarak değerlendirilmelidir. Okula başlama yaşında tam olarak gelişmemiş bulunan anadili, yazı dili edinimi aracılığıyla kavram ve yapısal açıdan gelişerek kitaplarda ve diğer yazılı materyallerde yer alan bilginin edinilmesine önemli ölçüde katkı sağlar.

Bir Türk çocuğu bulunduğu bir yabancı ülkede okula başladığında Türkçe eğitiminden vaz geçilerek sadece o ülkenin dilinde okuma yazma öğrenirse, sınıf arkadaşları gibi doğrudan duyuşsal ve dilsel bir gelişim izleyemeyecektir. Eğitim bir yarışsa, çocuklarımız bu yarışı daha başından kaybetmeye adaydır. Bu çocuklara ders veren yabancı öğretmenlerin de çok iyi gözlemlediği üzere, çocuklarımızın okuma becerileri de göreceli olarak geç gelişecek ve daha başta yazılı anlatım konusunda büyük sıkıntılar çekilecektir. Bu durumdaki bir çocuk anadili gelişimini tamamlayamamasının yanı sıra, öğrenim dili olan dilde de gerekli akademik becerilere ulaşamayacaktır9. Konuya bu açıdan bakıldığında, Avrupada öğrenim çağında bulunan Türk çocuklarının neden daha çok alt gruplarda, meslek okullarında yoğunlaştığı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Son zamanlarda örneğin, Alman okullarında Türkçenin Anadili olarak öğretilmesi konusundaki akademik tartışmalarda, “anadilinin okullarda öğretilmesi ikinci dilin öğretilmesi için önemli bir önkoşuldur”10, “anadili insanın psikolojik ve zihinsel gelişiminin temelidir ve anadilini yaşının gereğine göre öğrenememiş kişiler ikinci dil edinimi gibi düşünsel gelişim açısından da hayatları boyunca sorunlu kişiler olacaklardır”11 şeklindeki görüşler ağırlıklı olarak öne çıkmaktadır.

Türk çocuklarının anadili öğretiminden vazgeçilerek tamamen bulundukları ülkenin diline dayalı bir şekilde öğrenim görmeleri, onların anadillerinin gelişmesine önemli bir katkı sağlamayacağı gibi, uzun vadede bulunduğu ülkenin dilini ikinci dili olarak edinmelerini de engelleyecek ve onların her iki dili de eksik öğrenmelerine neden olacaktır12. İkinci dilin, başarılı bir şekilde öğrenilebilmesi için anadili öğretiminin okul yönetimleri tarafından desteklenmesi gereğinin tekrar tekrar hatırlatılmasında yarar vardır. Velilerimizin bu konudaki duyarlılakları da her türlü övgüye değer bir girişim olarak algılanmalı, gösterilen tepkiler kesinlikle popülist yaklaşım olarak değerlendirilmemelidir. Aksi halde yurtdışında yetişecek yeni kuşakların bulundukları ülke toplumuna uyumu ile bu gençlerin geri dönüşlerinde Türkiye’ye uyumu konusu her iki toplumun gündemini işgal etmeye devam edecektir. Kaldı ki, ‘yurtdışında yaşamak’, bu çocukların kendi özgür iradeleriyle aldıkları bir karar değildir. Çocukların mevcut eğitim sistemini benimsemiyorlarsa kendi ülkelerinde öğrenim görmeleri önerisi ise bırakın vicdanları, evrensel değerlerle de bağdaşmamaktadır.

Dipnotlar

1.         Nehr, M. vd.: In zwei Sprachen lesen lernen - geht denn das? Weinheim: 1988, s. 7.

2.         Felix, S.W.: Psycholinguistische Untersuchungen zur zweisprachigen             Alphabetisierung. Passau: 1993, s. 316.

3.         Bkz.: Nehr, M. vd.: age. 1988, s. 7.

4.         Bkz.: Koehn, C./Müller, N.: “Neue Arbeitsersgebnisse in der Bilingualismus- forschung”.Der Deutschunterricht 5, 1990, ss. 49-59., Tracy, R.: Vom Ganzen und seinen Teilen. Sprache und Kognition 15/1-2, 1996, ss. 70-92. Wode, H.: Lernen in der Fremdsprache. Ismaning: 1995.

5.         Bkz.: Koehn, C./Müller, N.: age. 1990.

6.         Bkz. Kielhöfer, B./Jonekeit, S.: Zweisprachige Kindererziehung. Tübingen: 1995,             Tracy, R.: age. 1996

7.         Swain, M.: “Bilingualismus without tears”. Cummins, J./ Swain,             M.(eds.):Bilingualism in education. London: 1986, ss.99-110.

8.         Nehr, M.: Schrift- und Schriftspracherwerb am Beispiel der bilingualen Alphabetisierung türkischer Schulkinder. In: List, G./List, G. (eds.): Gebärde, Laut  und graphisches Zeichen. Opladen: 1990, ss. 146-166.

9.         Nehr, M.: 1990, s. 147.

10.       Bkz.: Nehr vd. 1988: 7.

11.       Wunder, D.: Zweisprachige Erziehung. In: DGB. Frankfurt/Main: 1994, ss. 5-11.

12.       Bkz.: Nehr vd. 1988: 7.

Türkçeyle birlikte konuşmayı, düşünmeyi de unutuyoruz

Ülkü Tamer

Dili doğru kullanmak yazarlara özgü bir şey olmamalı. Kim olursa olsun, anadilini anlaşılır biçimde konuşabilmeli. Konuşabilmeli ki düşüncelerini, görüşlerini, dileklerini de anlaşılabilir biçimde aktarabilsin.
Anadilini bilmeyen kimse, düşüncelerini aktarmak bir yana, onları kendi kafasında oluşturmakta bile güçlük çeker.
Eskiden okullarda 'tahrir' diye bir şey vardı. Belirli konularda yazarken dilimizi geliştirir, bir yandan da düşüncelerimizi belirli bir mantık düzeni içinde oluşturmaya, sonra aktarmaya çalışırdık.
Sözgelimi 'Damlaya damlaya göl olur'u yorumlarken, Türkçeyi kullanmayı da öğrenirdik.
Şimdi öyle mi? 'Test' icat oldu, Türkçe bozuldu. Soru: "Damlaya damlaya göl olur... Nedir?"
Yanıtlar: "(a) Coğrafya terimi; (b) Atasözü; (c) Hava tahmini; (d) Doğu Anadolu'da hidroelektrik santralı."
Atıyorsun bir çarpı işareti 'b'ye... Hadi, geçmiş olsun.
Biz okulda 'yazma'yı öğrenirdik. Şimdi 'işaretleme' öğretiliyor.
* * *
"Dili doğru kullanmak yazarlara özgü bir şey olmamalı," dedim. Bazı yazarları okurken onların bile ne büyük yanlışlar yaptığını görüp üzülüyorum.
Çok gerilere gitmeyelim, yakın zamanlara kadar bir yazar değerlendirilirken önce onun dili nasıl kullandığına bakılırdı. Sait Faik'in 'üslup' uğruna yaptığı Türkçe yanlışları bile uzun uzun eleştirilirdi. Şimdi öyle mi? Dil savrukluğuyla 'üslup yaratmak' moda oldu. Dile özen gösteren, önem veren yazarların sayısı gittikçe azalıyor.
Ya üslup kaygısını bir yana bırakıp söyleyeceğini açık açık söylemesi gereken habercilere, yorumculara ne demeli? Televizyonda bir haber bültenini, bir açıkoturumu on dakika dinlemek ya da herhangi
bir dergiyi, bir bülteni, bir bildiriyi okumak, karamsarlığa kapılmak için yeterli (İnanılmaz şarkı sözlerinden söz etmek bile istemiyorum).
Neredeyse 40 yıldır at yarışı izlerim. Birçok yarış bülteni alırım. Reşat Köstem, Orhan Uğur gibi Türkçeye özen gösteren birkaç kişi dışında, neredeyse hepsi bilmediğimiz bir dille yazıyor. "Türkçe'nin ne önemi var, mühim olan tahmincilik!"
İşte bir örnek:
En çok satan yarış bültenlerinden biri olan Lider Form'un 9 Haziran 2002 Pazar sayısında Akındayım adlı tay için şöyle yazılmış:
"Son katıldığı yarışında 1200 metre galoplarda yarışa katılan safkan bu koşusu için 1000 apranti ile galop yapması yarış galobunu Akın ile yaparken biraz idmanlarında
tatlı tutulmuş gibi görünmesine rağmen safkan yine de başarılı koşup bir sonraki yarışında da kesinlikle ihmal etmeyin."
Anlayan varsa beri gelsin.
"Ne olacak canım, at yarışı yazarı işte," deyip geçemeyiz. Bu bir gösterge. Türkiye'de doğup büyüyen, Türkçeyi bildiği varsayılan sıradan bir yurttaşın bile böyle konuşmasını içimize sindirememeliyiz.
* * *
Sokaktaki adamın dağarcığında kaç kelime var acaba? 500 mü, 300 mü? Bana sorarsanız, 100 bile abartılı bir sayı. Bu kadar kelimeyle (üstelik onları doğru ve düzgün kullanmayarak) ne düşüneceğiz, ne yaratacağız, ne anlatacağız?
Gidiş öyle bir gidiş ki, yakında bu durumu bile arayacağız diye korkuyorum. Dil açısından tarih öncesine öylesine hızla yolculuk ediyoruz ki, beş-on yıla kalmaz çarşıda pazarda 'Hogurk mırk gurk!' 'Hoop! Tagır mugark!' gibisinden konuşmalara tanık olabiliriz.

(Radikal)

***

Artık plaj, beach yerine kumsal diyebilecek miyiz?

Doğan HIZLAN

‘‘PLAJLARDA değil beach'lerde yüzüyoruz’’ başlıklı yazım (Pazartesi, 5 Ağustos 2002) üzerine dil bilinci gelişmiş okurlarımdan e.posta aldım.

Bir bölümünü buraya aktarıyorum:

Ali Seval: Size önerim kumsal ya da kumluktur, hatta bu kelimelerin halk arasında yaygın olarak kullanıldığını, Sertab Erener'in Uzanmışım Kumsala diye başlayan bir şarkısının da olduğunu hatırlatırım.

Murat Gümüş: Kumsal ya da sahil demek varken neden bu ikisini kullanmaya çalışıyoruz anlayabilmiş değilim.

Mehmet Onur Karadayı: Kumsal sözcüğünü neden kullanmıyoruz anlamıyorum.

Hüseyin Sevay, kumsal sözcüğünü öneriyor.

Sinan Yüksel, Türkçe bir karşılık bulmamızı istiyor. Ne Fransızca ne İnglizce; Türkçe, diyor.

Ahmet Altan (ünlü romancı değil), yabancı kelime kullanmaktan ötürü halk ile elitler arasında gittikçe açılan bir ara oluştuğunu iddia ediyor.

* * *

SÖZLÜKLERE bakalım, tartışmayı daha donanımlı yapabilmek için.

- plaj: a. Fr. Deniz, göl ya da bir akarsu kıyısında, deniz ve güneş banyosu için düzenlenmiş, genellikle kumluk alan. 2. Kumla. (Türkçe Sözlük, Ali Püsküllüoğlu, Doğan Kitap)

- plaj: is. Fr. plage. 1. Deniz banyosu için düzenlenmiş genellikle kumluk alan, kumsal. 2.Kumla (Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları)

- plaj a. (fr. plage). 1. Denize girmek, denizle ilgili etkinliklerde bulunmak için özel olarak düzenlenmiş kıyı -kumla'nın eşanlamlısı. (Büyük Meydan Larousse)

- beach: i.f. kumsal, plaj, sahil (İngilizce-Türkçe Redhouse Sözlüğü)

Sözlüklerden çıkardığımız anlam şu. Kumsal plajı karşılamıyor. Çünkü her kumsal plaj değildir. Doğal kumsallarda bir düzen kurulmamışsa, oraya plaj denilemez.

Okurlarım Türkçe bir kelime arıyorlarsa Kumla'yı önerebilirim.

(Hürriyet)