| 'Öğretmenim, niçin
matematik zor?'
Çocuk utangaç bir
duruşla ayağa kalkar.
Heyecanlıdır. Düşündüğü
şeyden emindir ama sormaya
sıkılmaktadır. Çünkü,
soracağı sorudan dolayı
ayıplanabilir. Soru, matematikle
ilgilidir. Matematiğin
toplumdaki yerini bilmektedir.
Onu bilenlerin ve yapabilenlerin
hep önde kabul edildiğinin
farkındadır. Ama, en çok
farkında olduğu şey kendisinin
de gün içinde bire bir
yaşadığı duygudur.
Matematiğin zor olduğu
kanısındadır. En azından
kişisel deneyiminden
çıkardığı doğal sonuç
budur. Karar verir ve sorar:
"Öğretmenim, neden
matematik zor?"
Matematik, salt bir
yöntemsel yığını olarak
görülürse tabii ki zor
Büyüklerinden bu soruya
alacağı yanıt aşağı yukarı
bellidir. Büyüklerine göre,
çocuk bir önyargı içindedir.
Aslında matematik zor değildir.
Çocuğun kafasında
büyütülmüş bir düşüncedir
bu. Genellikle kullanılan bir
yönteme başvurulur hemen.
Çocuk, anında teselli edilmeye
çalışılır.
Teselli etme, çocuğun
matematikle ilgili
"zorluk"
düşüncesinin bir eksiklik
olduğu kabulünü gerektirir.
İşte o anda çocuk, kendisine
ve dolayısıyla matematiğe
yabancılaşmanın ilk adımını
atar. Büyüklerin daha başta
önyargı kabul ettikleri zorluk
düşüncesi doğallığını
kaybeder. Bir insana birşeyin
zor gelmesi ne kadar doğaldır
aslında. Fakat, içinde
yaşadığımız kültürün
matematik bileşeninde buna izin
yoktur.
Böylece, önyargı gerçekten
bu durumda "yeşermeye"
başlar. Teselli girişiminin
yanında ikinci yabancılaşma,
ikna etme sürecidir. Çocuk,
matematiğin zor olmadığına
ikna edilecektir. Bu adımda
çocuk yanıldığını
hissedecek, "aslında zor
olmayan" bir olgunun
kendisine zor geldiğini
duyumsayacak ve eksiklenmeye
devam edecektir. Böylece
kendisine yabancılaşma sürüp
gidecektir. Bu iletişim böyle
devam ederken, çocuğa sorulan
bir de matematik sorusu gelir
arkasından. Sorulan soruyla,
güya çocuğa matematiğin ne
kadar kolay olduğu
kanıtlanacaktır. Zaten
matematikle ilgili sorunlu bir
durum yaşayan çocuğun bu kez
iki ayağı bir pabuca
girecektir. "Bir bilen"
tarafından sınanma konumunda
kalacaktır. Dikkat edilirse,
kimse çocuğu anlama çabasında
değildir. Matematikle ilgili var
olan düşünce biçimiyle ele
alınan çocuk, sorduğu soruya
neredeyse pişman olacak bir
duyguya itilmektedir.
Matematik bir inanç gibi
Çocuk neden anlaşılmak
istenmiyor? Çünkü, bugün
matematiğe egemen olan bakış
açısı matematiğin kültürel
ve ruhsal boyutları olduğunu es
geçer. Bu görüşte,
"matematik her
yerdedir" önermesi yaygın
bir "inanç"tır ve
toplumda kabul gören ideolojik
bir sonuçtur. Matematiğe öyle
bir özellik verildiğinde ise,
ona özel bir saygının ve
kaçınılmaz olarak bir
kaygının/korkunun açığa
çıkacağı açıktır. Her
yerde olan ve herşeye muktedir
bir olgu karşısında bireyin
kendisini "eksikli"
hissetmesi anlaşılırdır.
Ayrıca, "matematik en
kolay öğrenilecek bir
şeydir" önermesi birçok
matematikçi tarafından dile
getirilir. Bu durum, çocukları
cesaretlendirme düşüncesini
taşırken, matematikçinin
kendini tatmin etmesinden öteye
geçmez. Matematik karşısında
zorluk çeken birey bu önermeyle
"eksiklenmeye" devam
eder.
Çocuk, matematikle kurduğu
ilişkide öncelikle soyut bir
dizgeyle karşı karşıyadır.
Matematiksel anlamın oluşumunu
göz ardı edemeyiz. Bu anlamın
oluşuma etki eden birçok etmen
vardır. Çok değişkenli
toplumsal ve kültürel bir
devinimdir bu. Bugünkü
yaklaşım bunları ihmal
etmektedir. İhmal edilen
etmenlerin önemine bir örnek
olması açısından
göstergebilim ve dilin
matematikle olan ilişkisine ve
matematiksel anlamın oluşumuna
kısaca bir göz atalım.
Dil ve matematik
Göstergebilim, matematik ve
matematik öğretimi için;
dilbilimsel, bilişsel, felsefi,
tarihsel, toplumsal ve kültürel
bakış açılarından kuramsal
bir konum sunar. Bunun nedeni,
gösterme eylemini ve tüm
iletişimsel etkinlikleri temel
almasıdır. Göstergebilim
önemli bir yönü, göstergenin
dünyaya veya "Matematiksel
Gerçekliğe" ait bir
yansımayı temsil ettiğini öne
süren görüşlerin aksine,
gösterge ve simgeleri ve tüm dilsel
edimi bir kültürel-toplumsal
etkinlik olarak görmesidir.
Anlam ve imgeler; bireyler ve
birey toplulukları tarafından,
matematiğin öğretme,
öğrenme, uygulama ve
tasarlama/düşünme
bağlamlarında gösterge
kullanımlarını edinirken,
geliştirirken ve ortaya
çıkarırken edinilebilir,
ayrıntılanabilir ve
yaratılabilir.
pr2 veya pi re kare
Acaba matematikte dile gelenin
farkında mıyız? Bazen evet
bazen hayır. Ancak, bu soruyu
sormazsak hiç de farkında
değiliz demektir. Dili
kullanmakla dile getirmek
arasındaki ince fark buradadır.
Örneğin, pr2 bir simgeler
dizgesidir. Bu dizge bir
sözdizime sahiptir.
Düz okunuşu, "pi re
kare"dir. Şimdi, bu
sözdizimin anlamlarına,
anlambilimsel karşılıklarına
bakalım. Düzanlamı, "pi
sayısıyla r değişkeninin
karesinin çarpımı"dır.
Ancak, dolaylıanlamı,
"yarıçapı r olan bir
çemberin alanı"dır.
Dolaylıanlamlar elbette tek
değildir.
Dile getirmeye devam edelim:
"Bir çemberin alanı,
yarıçapının karesiyle doğru
orantılıdır", "Bir
çemberin alanı ile
yarıçapının karesi
arasındaki oran sabittir ve bu
sabit pi sayısıdır".
İşte, simgesel bir dizgenin
varoluşundaki anlamlar
bütünlüğü. Bu bütünlük
algılanmadan öğrenme süreci
yapılandırılamaz.
Şimdi de, ( p /4)D2 simgeler
dizgesine bakalım. Düz okunuşu
"pi bölü dört de
kare"dir. Düzanlamsal
olarak, "pi sayısının
dörde bölümünün, d
değişkeninin karesiyle
çarpımı"dır.
Dolaylıanlamı, "çapı D
olan bir çemberin
alanı"dır. O halde, pr2
ile ( p /4)D2 gösterenleri
düzanlamsal olarak kesinlikle
ayrı şeylerdir.
Ancak, dolaylıanlam
açısından ikisi aynı şeydir
ve bir gösterilen olan çemberin
alanına eşittir. Yarıçap,
çapın yarısı olduğundan r2
ve (D/2)2 ancak yananlamsal
olarak aynı şeye işaret eder.
İlginçtir, varolan eğitim
paradigmasında bu bağıntılara
"formül" denir ve
"ezberlenir". Ve
böylece, çemberin alanı için,
pr2 yerine, ( p /4)D2
yazıldığı zaman hatırı
sayılır sayıda öğrenci
durumu yadırgar ve algılamada
güçlük çeker.
"2 + 3 =" veya
"1 + 4"
Bir başka basit örneği ele
alalım:, "2 + 3 =" bir
"metin"dir. Bu metinde,
"2", "+",
"3" ve "="
olmak üzere dört tane
matematiksel simge vardır, yani
dört adet gösteren söz
konusudur. Bu dizimsel kurgunun
anlamsal sonucu, bir
"toplama işlemidir".
Toplama işlemi,
"gösterilen"dir.
"=" göstereni,
"toplamayı yap"
gösterilenini gösterir.
Yordamsal bir yorumla
yaklaşılırsa,
"sayı-işlem-sayı"
olarak belirir ve bu işlem
yapılırsa "5"
sonucuna varılır.
Şimdi de, "1 + 4"
metnini ele alalım. Yukarıdaki
yoruma göre bu iki metin farklı
şeylerdir. Ancak işlem
yapılırsa "5" olur.
Düzanlamsal düzeyde, "2 +
3" ile "1 + 4"
farklı metinlerdir. Ancak,
dolaylıanlamsal düzeyde her
ikisinin de eşdeğer olduğu ve
aynı sonuca, yani "5"e
eşit olduğu görülebilir.
"2 + 3" simgeler
birleşimi bir
"biçim"dir.
Dolaylıanlamsal dizgede ise bir
gösterendir. "5"
gösterilenini göstermektedir.
Dikkat edilirse, matematiği
yeni öğrenmeye başlayan
çocuklarda bu durum çok
yaşanır. Onlar bu durumlarda
hep "şaşırırlar".
Şaşırmayanlar ise zehir
zemberek "matematik
kafalıdırlar!!!".
Örneğin, 2 kere 3 ile 3 kere 2
farklı metinler olduğu için
her ikisinin de "6"
değerine eşit olduğu ancak
dolaylıanlamsal bir okuma ile
olasıdır. Çarpma işleminin
soyutlanması sonucu, düzanlam
ve dolaylıanlam bir sentezde
buluşur.
Çocuklar, ilk adımlarını
atarken "matematiksel
anlamın" oluşma sürecini
acaba yaşıyorlar mı? Bunun
farkında olabiliyorlar mı?
Eğitimi düzenleyen paradigma,
çarpım çizelgelerini
ezberleterek bu sentezi yok
saymaktadır. Zaten, yaşamın
bütününe yayılan
"ezberciliğin" okul
düzleminde olmaması
şaşırtıcı olurdu.
Bu açıdan bakıldığında,
matematiksel anlamın oluşum
süreçlerine önem vermeden
matematiği salt bir yöntemler
yığını olarak gören yaşam
tarzında, matematik birçok
küçük arkadaşımız için
neden zor olmasın? Zor olması,
kalıcı bir özellik değildir.
Bunun üstesinden gelmek
olasıdır. Ancak, matematiği
yücelten sloganlarla değil,
küçük arkadaşlarımızı
kendi özellerinde anlamaya
çalışmakla olasıdır.
Beno Kuryel
Ege Üni. Mühendislik
Fakültesi
bkuryel@ttnet.net.tr
|