Önceki
Sayı
Gençliğin
dil şeytanlığı
Dil, yaşamı ve
zamanın ruhunu yansıtma açısından, diğer
göstergelerin çok önüne geçiyor. Birçok
alanda görülen yapay anarşistlik ve
çılgınlıklara karşın, dilde içten ve
yaratıcı bir anarşi ve çılgınlık var
REŞAT
ÇALIŞLAR
Hem gençliğe hem de edebiyata
yıllardır inatla yöneltilen bir eleştiri var:
Dil yeterince iyi kullanılmıyor, dile yeterli
özen gösterilmiyor. Muhafazakâr bir eğilim de
barındıran bu eleştirinin fazla bir sonuç
vermediği ortada. Olayın mantığını yeniden
gözden geçirmek gerekiyor. Edebiyattan ve
gençlikten, sürekli "doğru, sade ve
işlenmiş" Türkçe talep etmek anlamlı
değil. Kullanılan Türkçe'nin, zamanın ruhunu
yansıtıp yansıtmadığına ve nasıl
yansıttığına, dil ile yaşam arasındaki
ilişkiye ve gençliğin dilindeki yaratıcı
eğilimlere bakmak da gerekli. Hatta daha
gerekli. Bu konuda çok büyük bir tartışma ve
analiz eksikliği var.
Zamanın ruhunu yansıtan Türkçe, bir tarafta
mizahta ve gençliğin sanal ortamlarında,
diğer tarafta pop müzikte ve magazin
programlarında sürdürüyor gelişimini.
Edebiyata pek yansımıyor. Tüm tıkanıklık ve
yetersizliklerine karşın, dinamik, kıvrak ve
içten olabilen, yeniyi yansıtan, hatta yeniyi
üreten bir dil bu. Bazı incelikleri şiddetle
törpüleyen, ama bunu yaparken başka
incelikleri büyük bir hızla üreten bir kaos
var yaşamda ve dilde. Dildeki yozlaşma ile
yaşamdaki yozlaşma, dildeki kötü kalplileşme
ile yaşamdaki kötü kalplileşme, dildeki
zekileşme ile yaşamdaki zekileşme paralel
gidiyor.
Gençliğin dil konusunda başarısız olduğu
düşüncesi, bir bakıma çok doğru, bir
bakıma çok yanlış. Gençlik, dil konusunda
yaşadığı büyük sorunlara ve o meşhur
özensizliğine rağmen, dil ile uğraşmayı bir
bakıma gerçekten seviyor. Ama dile gösterdiği
hassasiyetin ve dil ile kurduğu ilişkinin
yoğunluğunun yeni bir karakteri var. Edebiyat
eleştirisi, dil işçiliğinin gerekliliğini
vurgulamaktan hoşlanıyor, ama gençlerin canı
-bir bakıma çok haklı olarak- dil işçiliği
değil dil şeytanlığı yapmak istiyor.
Gençlik, dili zorlamayı, kirletmeyi,
tuhaflaştırmayı, hatta yozlaştırmayı
seviyor. Edebiyattaki dilsel karmaşıklıktan
çoğunlukla kaçıyor. Ama, argo ve geyik
muhabbetindeki dilsel karmaşıklığa büyük
ilgi duyuyor. Dili sadece bir iletişim aracı
değil, kendi içinde bir amaç olarak da
algılayabiliyor.
Belirsiz,
ironik, maço
Gençliğin dil ile olan ilişkisi, olağanüstü
hızlı bir üretim ve tüketim temposuna sahip.
Bazı yeni deyimler ve espriler o kadar büyük
bir hızla popülerleşiyor ve sonra
demodeleşiyorlar ki, zirveye aniden çıkan ve
kısa süre içinde düşen starları
andırıyorlar. Dil oyunculuğunda ve geyik
muhabbetinde o kadar ileri ve karmaşık
noktalara ulaşıldı ki, giderek artan bir
sıklıkla, bir bıkkınlık ve tıkanma duygusu
görülüyor. Tıkanma noktalarını aşmak için
gereken asgari yaratıcılık çıtası, sürekli
yükseliyor.
Bunalımı eğlence ile, aşırı hafifliği
aşırı ağırlık ile, kötülüğü zeka ile,
inceliği kabalık ile, karmaşıklığı
basitlik ile, duyarlılığı duyarsızlık ile,
şiirselliği geyik muhabbeti ile,
kavgacılığı kayıtsızlık ile, lümpenliği
entelektüellik ile, bıçkınlığı materyalizm
ile, cinselliği felsefe ile, avam olanı elit
olan ile, laf olsun diye sarfedilen sözleri
derin sözler ile kaynaştıran bir dili var
gençliğin. İngilizceden çeviri deyişler,
bıçkın ağzı ve mahalle ağzı, İstanbul'un
orta-üst sınıf dili, ağdalı ifadeler, mizahi
ifadeler, entelektüel kalıplar, abartılı
küfürler, kaotik ve yarı-ironik bir potada
eriyor. İkilemlerle dolu, son derece heterojen
ruhlu bir dil bu. Hem çok çıplak ifadeleri hem
sinsi imaları seven, hem pozcu hem pozculuk
karşıtı, absürdlüğe ve abartıya açık,
hem rekabetçi hem boşvermiş, egoist bir
materyalizme yatkın, idealizme karşı
yarı-ironik bir tavrı olan bir dil. İronik
olup olmadığı belirsiz ifadelerle dolu olan,
hatta hemen hemen her kelimesinin altında ironi
aranabilecek bir dil. Genel anlamda belirsizliği
seven bir dil. Kısmen gerçek bir maçoluk
içeren, kısmen maçoluğu ironik ya da
yarı-ironik bir şekilde kullanan, hem maço hem
antimaço bir dil. Labirent gibi dolambaçlı ve
gizemli, rüzgar gibi huzursuz bir dil. Her
şeyden önce de saldırgan bir dil. Ama bütün
bunlara rağmen, hem bazı açılardan çok
sınırlı, hem de bir sürü gereksiz ve itici
kelime içeren bir dil.
Dil, yaşamın genelinin mizahileşmesine paralel
olarak mizahileşiyor. Dilde mizah öne çıkar
ve ciddiyeti ikinci plana iterken, mizahta dil
öne çıkıyor ve görselliği ikinci plana
itiyor. Pop müzikte, sözler çok ön plana
çıkıyor. Şarkı sözleri, müziksel
yapının, hatta starların ve imajların önüne
geçiyor. Pop müziğimiz, mizahımız, magazinel
yayınlarımız ve sanal ortamlarımız, hatta
genel anlamda eğlence anlayışımız, son
derece söz odaklı ve sözel vurgulu bir hale
geldi. Yaşam ve medya, hem
yaratıcılıklarıyla hem banallikleriyle, dil
üzerinde şiddetle odaklanıyorlar. Bunun
nedeni, bir bakıma dilde, özellikle de
"resmi" dilde yaşanan tıkanıklıkta,
bir bakıma da dil dışındaki alanlarda
yaşanan tıkanıklıkta ve can sıkıntısında
yatıyor.
Dil, yaşamı ve zamanın ruhunu yansıtma
açısından, diğer göstergelerin çok önüne
geçiyor. 2000'li yılların Türkiye'sine özgü
bir durum bu. Gençler ya da "çağ
insanları", "yaptıkları"
birçok şey açısından, o kadar da yeni ve
özgün bulunmayabilirler. Ama dilleri gerçekten
yeni ve özgün. Birçok alanda görülen yapay
anarşistlik ve çılgınlıklara karşın, dilde
içten ve yaratıcı bir anarşi ve çılgınlık
var. "Lafla peynir gemisi yürümüyor"
diyoruz ama "zamanın gemisi",
lafların köpüklü, dalgalı, kirli ve yenilik
fışkıran denizinde hızla yürüyor
(Radikal İki)
İngilizceden
gelenler
NECMİYE ALPAY
*
her/ her bir
'Her' sözcüğünün yalnız başına
kullanıldığına gitgide daha az rastlanır
oldu. Bunun, İngilizcedeki 'each'
sözcüğünün her görüldüğü yerde 'her
bir' (hatta, 'herbir') diye çevrilmesinden
kaynaklandığını sanıyorum. Örnek, deprem
öncesi önlemleri anlatan bir metinden:
"- Herbir şahıs için tahliye çantası
- Herbir araç için araç çantası"
Türkçede bu 'her'le bu 'bir' ayrıydı eskiden:
"- Her şahsa bir tahliye çantası
- Her araca bir araç çantası" gibi. Ya
da:
"- Herkese bir tahliye çantası
- Araç başına bir araç çantası".
*
75.3/ 75,3
Daha önce de yazmıştım: Ondalık
basamakların virgül yerine noktayla
ayırılması, İngilizceden gelen bir imla.
'75.3' yazarsanız İngilizce imlaya, '75,3'
yazarsanız Türkçe imlaya uymuş oluyorsunuz.
*
'to leave'
Yerine göre, ayrılmak, bırakmak ya da gitmek
anlamına geliyor. Ne var ki her görüldüğü
yerde 'ayrılmak' diye çevrildiğinden olmalı,
"misafirler yarın gidecek"ken,
"misafirler yarın ayrılacak" oluyor.
*
sahne almak
Eskiden sahneye çıkılırdı. Sahne almak
İngilizceden geldi ('to take the stage').
*
konfigürasyon
'Configuration' sözcüğünü konfigürasyon
diye çevirmek pek bir şey anlatmıyor. Yerine
göre, gruplaş(tır)ma, öbekleş(tir)me ya da
tanımlama denebilir.
*
otorite
İngilizcedeki her 'authority'nin Türkçesi
'otorite' (yetke) değil. Bazı 'authority'ler
idare, bazıları ise yönetim.
"Hava Güvenliği Otoritesi" (NTV,
18.4.2002, 21.00 haberleri) değil, "Hava
Güvenliği İdaresi". "Filistin
Otoritesi" değil, "Filistin
Yönetimi".
*
paylaşmak
Sizce aşağıdaki cümle ne demek olabilir?
"Ceza hukukçuları, Cumhurbaşkanı Ahmet
Necdet Sezer'in yeniden görüşülmek üzere
Meclis'e gönderdiği İkinci Af Yasası'ndaki
gerekçeleri paylaştılar." (Cumhuriyet,
28.04.2002)
Bağlamdan anlaşıldığına göre buradaki
'paylaştılar'dan kasıt, ceza
hukukçularının, söz konusu gerekçeleri
onaylıyor olmaları. Paylaşmak fiilinin birinin
görüşüne katılmak anlamında kullanılması,
İngilizcedeki 'to share' fiilinin
yansımasından başka ne olabilir?
*
kopya
'Copy' sözcüğü her zaman 'kopya' diye
çevrilirse 'nüsha' unutulacak: "İtalya'da
1 milyon kopyaya ulaşan Fallaci'nin aynı isimli
kitabı, Torino Kitap Fuarı'nda halen yok
satıyor." (20.5.2002 tarihli Cumhuriyet)
*
olduğu gibi
Bu sözü İngilizce etkisini düşündürecek
biçimde kullanıyor diye Orhan Pamuk'u
eleştirmiştim. Gerçekte Pamuk bu konuda hiç
yalnız değil. Örnek: "Yaşar Kemal'in
yeni romanı Karıncanın Su içtiği, bütün
büyük sanat yapıtlarında olduğu gibi farklı
yaklaşımlarla okunabilir." (Turgay
Fişekçi, 8.5.2002 tarihli Cumhuriyet)
Burada Fişekçi'ye gerekli olan, bir virgülden
ibaret değil mi? ("Karıncanın Su
içtiği, bütün büyük sanat yapıtları gibi,
farklı yaklaşımlarla okunabilir.")
*
çevre
'Çevre partisi' gibi bazı kullanımların
İngilizce 'peripheral'dan kötü çeviri
olduğunu sanıyorum. Türkçesi, merkezdışı
parti. Çevrecilikle ilgisi yok.
* * *
'Turkey has turned the corner'
Kemal Derviş ABD'de bir basın toplantısı
yaparken İngilizce konuşuyor, konuşması
Türkçeye çevriliyordu. Eşzamanlı çeviri
denen şeyin zorluğu bellidir ama, Derviş ciddi
ciddi "Turkey has turned the corner"
deyip çevirmen de bunu Türkçeye "Türkiye
köşeyi döndü" diye çevirince işin
zorluğu iyice ortaya çıktı. İngilizcedeki
'to turn the corner' sözünü sözcüğü
sözcüğüne çevirirsek 'köşeyi dönmek'
oluyor ama, deyimin o dildeki anlamı
Türkçedeki gibi haybeden zengin olmak değil,
güçlüklerin üstesinden gelmeye başlamak,
işin en zor kısmını atlatmak.
Yanılmıyorsam deyim Türkçeye Turgut Özal
zamanında girmişti. Anlam kayması belirtisel
değil mi?
* * *
Benim bu "İngilizceden gelenler"
fasıllarım, başka dillerden gelen her şey
kötüdür gibi algılanmamalı. Tıpkı başka
alanlardaki buluşlar gibi, dilsel buluşların
da anlatım gereksinimlerimizi karşıladıkları
ve Türkçeye zarar vermedikleri ölçüde,
kullanılmamaları için bir neden yok.
Örneğin, Batı dillerinden gelen ve
yayımcıların "orta çizgi"
dedikleri, bir tür es sağlayan çizgi çok
kullanışlı. Bağlaç gereksinmesini
azaltıyor: "Hele müzelerde en koyu
bölgelerini yaratan kurcalayıcılığı
-tek kelimeyle hayran kaldım." (Enis Batur,
23.6.2002 tarihli Cumhuriyet)
(Radikal Kitap)
Eski
Sayılar: 21-27
|