Ana Sayfa 

Dersimiz Türkçe

DİLSEL SORUNLAR

Önceki Sayı

EskiSayılar:21-27

Gençliğin dil şeytanlığı

Gençliğin dil şeytanlığı

Dil, yaşamı ve zamanın ruhunu yansıtma açısından, diğer göstergelerin çok önüne geçiyor. Birçok alanda görülen yapay anarşistlik ve çılgınlıklara karşın, dilde içten ve yaratıcı bir anarşi ve çılgınlık var

REŞAT ÇALIŞLAR
Hem gençliğe hem de edebiyata yıllardır inatla yöneltilen bir eleştiri var: Dil yeterince iyi kullanılmıyor, dile yeterli özen gösterilmiyor. Muhafazakâr bir eğilim de barındıran bu eleştirinin fazla bir sonuç vermediği ortada. Olayın mantığını yeniden gözden geçirmek gerekiyor. Edebiyattan ve gençlikten, sürekli "doğru, sade ve işlenmiş" Türkçe talep etmek anlamlı değil. Kullanılan Türkçe'nin, zamanın ruhunu yansıtıp yansıtmadığına ve nasıl yansıttığına, dil ile yaşam arasındaki ilişkiye ve gençliğin dilindeki yaratıcı eğilimlere bakmak da gerekli. Hatta daha gerekli. Bu konuda çok büyük bir tartışma ve analiz eksikliği var.
Zamanın ruhunu yansıtan Türkçe, bir tarafta mizahta ve gençliğin sanal ortamlarında, diğer tarafta pop müzikte ve magazin programlarında sürdürüyor gelişimini. Edebiyata pek yansımıyor. Tüm tıkanıklık ve yetersizliklerine karşın, dinamik, kıvrak ve içten olabilen, yeniyi yansıtan, hatta yeniyi üreten bir dil bu. Bazı incelikleri şiddetle törpüleyen, ama bunu yaparken başka incelikleri büyük bir hızla üreten bir kaos var yaşamda ve dilde. Dildeki yozlaşma ile yaşamdaki yozlaşma, dildeki kötü kalplileşme ile yaşamdaki kötü kalplileşme, dildeki zekileşme ile yaşamdaki zekileşme paralel gidiyor.
Gençliğin dil konusunda başarısız olduğu düşüncesi, bir bakıma çok doğru, bir bakıma çok yanlış. Gençlik, dil konusunda yaşadığı büyük sorunlara ve o meşhur özensizliğine rağmen, dil ile uğraşmayı bir bakıma gerçekten seviyor. Ama dile gösterdiği hassasiyetin ve dil ile kurduğu ilişkinin yoğunluğunun yeni bir karakteri var. Edebiyat eleştirisi, dil işçiliğinin gerekliliğini vurgulamaktan hoşlanıyor, ama gençlerin canı -bir bakıma çok haklı olarak- dil işçiliği değil dil şeytanlığı yapmak istiyor. Gençlik, dili zorlamayı, kirletmeyi, tuhaflaştırmayı, hatta yozlaştırmayı seviyor. Edebiyattaki dilsel karmaşıklıktan çoğunlukla kaçıyor. Ama, argo ve geyik muhabbetindeki dilsel karmaşıklığa büyük ilgi duyuyor. Dili sadece bir iletişim aracı değil, kendi içinde bir amaç olarak da algılayabiliyor.

Belirsiz, ironik, maço
Gençliğin dil ile olan ilişkisi, olağanüstü hızlı bir üretim ve tüketim temposuna sahip. Bazı yeni deyimler ve espriler o kadar büyük bir hızla popülerleşiyor ve sonra demodeleşiyorlar ki, zirveye aniden çıkan ve kısa süre içinde düşen starları andırıyorlar. Dil oyunculuğunda ve geyik muhabbetinde o kadar ileri ve karmaşık noktalara ulaşıldı ki, giderek artan bir sıklıkla, bir bıkkınlık ve tıkanma duygusu görülüyor. Tıkanma noktalarını aşmak için gereken asgari yaratıcılık çıtası, sürekli yükseliyor.
Bunalımı eğlence ile, aşırı hafifliği aşırı ağırlık ile, kötülüğü zeka ile, inceliği kabalık ile, karmaşıklığı basitlik ile, duyarlılığı duyarsızlık ile, şiirselliği geyik muhabbeti ile, kavgacılığı kayıtsızlık ile, lümpenliği entelektüellik ile, bıçkınlığı materyalizm ile, cinselliği felsefe ile, avam olanı elit olan ile, laf olsun diye sarfedilen sözleri derin sözler ile kaynaştıran bir dili var gençliğin. İngilizceden çeviri deyişler, bıçkın ağzı ve mahalle ağzı, İstanbul'un orta-üst sınıf dili, ağdalı ifadeler, mizahi ifadeler, entelektüel kalıplar, abartılı küfürler, kaotik ve yarı-ironik bir potada eriyor. İkilemlerle dolu, son derece heterojen ruhlu bir dil bu. Hem çok çıplak ifadeleri hem sinsi imaları seven, hem pozcu hem pozculuk karşıtı, absürdlüğe ve abartıya açık, hem rekabetçi hem boşvermiş, egoist bir materyalizme yatkın, idealizme karşı yarı-ironik bir tavrı olan bir dil. İronik olup olmadığı belirsiz ifadelerle dolu olan, hatta hemen hemen her kelimesinin altında ironi aranabilecek bir dil. Genel anlamda belirsizliği seven bir dil. Kısmen gerçek bir maçoluk içeren, kısmen maçoluğu ironik ya da yarı-ironik bir şekilde kullanan, hem maço hem antimaço bir dil. Labirent gibi dolambaçlı ve gizemli, rüzgar gibi huzursuz bir dil. Her şeyden önce de saldırgan bir dil. Ama bütün bunlara rağmen, hem bazı açılardan çok sınırlı, hem de bir sürü gereksiz ve itici kelime içeren bir dil.
Dil, yaşamın genelinin mizahileşmesine paralel olarak mizahileşiyor. Dilde mizah öne çıkar ve ciddiyeti ikinci plana iterken, mizahta dil öne çıkıyor ve görselliği ikinci plana itiyor. Pop müzikte, sözler çok ön plana çıkıyor. Şarkı sözleri, müziksel yapının, hatta starların ve imajların önüne geçiyor. Pop müziğimiz, mizahımız, magazinel yayınlarımız ve sanal ortamlarımız, hatta genel anlamda eğlence anlayışımız, son derece söz odaklı ve sözel vurgulu bir hale geldi. Yaşam ve medya, hem yaratıcılıklarıyla hem banallikleriyle, dil üzerinde şiddetle odaklanıyorlar. Bunun nedeni, bir bakıma dilde, özellikle de "resmi" dilde yaşanan tıkanıklıkta, bir bakıma da dil dışındaki alanlarda yaşanan tıkanıklıkta ve can sıkıntısında yatıyor.
Dil, yaşamı ve zamanın ruhunu yansıtma açısından, diğer göstergelerin çok önüne geçiyor. 2000'li yılların Türkiye'sine özgü bir durum bu. Gençler ya da "çağ insanları", "yaptıkları" birçok şey açısından, o kadar da yeni ve özgün bulunmayabilirler. Ama dilleri gerçekten yeni ve özgün. Birçok alanda görülen yapay anarşistlik ve çılgınlıklara karşın, dilde içten ve yaratıcı bir anarşi ve çılgınlık var. "Lafla peynir gemisi yürümüyor" diyoruz ama "zamanın gemisi", lafların köpüklü, dalgalı, kirli ve yenilik fışkıran denizinde hızla yürüyor

(Radikal İki)

İngilizceden gelenler

NECMİYE ALPAY
*
her/ her bir
'Her' sözcüğünün yalnız başına kullanıldığına gitgide daha az rastlanır oldu. Bunun, İngilizcedeki 'each' sözcüğünün her görüldüğü yerde 'her bir' (hatta, 'herbir') diye çevrilmesinden kaynaklandığını sanıyorum. Örnek, deprem öncesi önlemleri anlatan bir metinden:
"- Herbir şahıs için tahliye çantası
- Herbir araç için araç çantası"
Türkçede bu 'her'le bu 'bir' ayrıydı eskiden:
"- Her şahsa bir tahliye çantası
- Her araca bir araç çantası" gibi. Ya da:
"- Herkese bir tahliye çantası
- Araç başına bir araç çantası".
*
75.3/ 75,3
Daha önce de yazmıştım: Ondalık basamakların virgül yerine noktayla ayırılması, İngilizceden gelen bir imla. '75.3' yazarsanız İngilizce imlaya, '75,3' yazarsanız Türkçe imlaya uymuş oluyorsunuz.
*
'to leave'
Yerine göre, ayrılmak, bırakmak ya da gitmek anlamına geliyor. Ne var ki her görüldüğü yerde 'ayrılmak' diye çevrildiğinden olmalı, "misafirler yarın gidecek"ken, "misafirler yarın ayrılacak" oluyor.
*
sahne almak
Eskiden sahneye çıkılırdı. Sahne almak İngilizceden geldi ('to take the stage').
*
konfigürasyon
'Configuration' sözcüğünü konfigürasyon diye çevirmek pek bir şey anlatmıyor. Yerine göre, gruplaş(tır)ma, öbekleş(tir)me ya da tanımlama denebilir.
*
otorite
İngilizcedeki her 'authority'nin Türkçesi 'otorite' (yetke) değil. Bazı 'authority'ler idare, bazıları ise yönetim.
"Hava Güvenliği Otoritesi" (NTV, 18.4.2002, 21.00 haberleri) değil, "Hava Güvenliği İdaresi". "Filistin Otoritesi" değil, "Filistin Yönetimi".
*
paylaşmak
Sizce aşağıdaki cümle ne demek olabilir?
"Ceza hukukçuları, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in yeniden görüşülmek üzere Meclis'e gönderdiği İkinci Af Yasası'ndaki gerekçeleri paylaştılar." (Cumhuriyet, 28.04.2002)
Bağlamdan anlaşıldığına göre buradaki 'paylaştılar'dan kasıt, ceza hukukçularının, söz konusu gerekçeleri onaylıyor olmaları. Paylaşmak fiilinin birinin görüşüne katılmak anlamında kullanılması, İngilizcedeki 'to share' fiilinin yansımasından başka ne olabilir?
*
kopya
'Copy' sözcüğü her zaman 'kopya' diye çevrilirse 'nüsha' unutulacak: "İtalya'da 1 milyon kopyaya ulaşan Fallaci'nin aynı isimli kitabı, Torino Kitap Fuarı'nda halen yok satıyor." (20.5.2002 tarihli Cumhuriyet)
*
olduğu gibi
Bu sözü İngilizce etkisini düşündürecek biçimde kullanıyor diye Orhan Pamuk'u eleştirmiştim. Gerçekte Pamuk bu konuda hiç yalnız değil. Örnek: "Yaşar Kemal'in yeni romanı Karıncanın Su içtiği, bütün büyük sanat yapıtlarında olduğu gibi farklı yaklaşımlarla okunabilir." (Turgay Fişekçi, 8.5.2002 tarihli Cumhuriyet)
Burada Fişekçi'ye gerekli olan, bir virgülden ibaret değil mi? ("Karıncanın Su içtiği, bütün büyük sanat yapıtları gibi, farklı yaklaşımlarla okunabilir.")
*
çevre
'Çevre partisi' gibi bazı kullanımların İngilizce 'peripheral'dan kötü çeviri olduğunu sanıyorum. Türkçesi, merkezdışı parti. Çevrecilikle ilgisi yok.
* * *
'Turkey has turned the corner'
Kemal Derviş ABD'de bir basın toplantısı yaparken İngilizce konuşuyor, konuşması Türkçeye çevriliyordu. Eşzamanlı çeviri denen şeyin zorluğu bellidir ama, Derviş ciddi ciddi "Turkey has turned the corner" deyip çevirmen de bunu Türkçeye "Türkiye köşeyi döndü" diye çevirince işin zorluğu iyice ortaya çıktı. İngilizcedeki 'to turn the corner' sözünü sözcüğü sözcüğüne çevirirsek 'köşeyi dönmek' oluyor ama, deyimin o dildeki anlamı Türkçedeki gibi haybeden zengin olmak değil, güçlüklerin üstesinden gelmeye başlamak, işin en zor kısmını atlatmak.
Yanılmıyorsam deyim Türkçeye Turgut Özal zamanında girmişti. Anlam kayması belirtisel değil mi?
* * *
Benim bu "İngilizceden gelenler" fasıllarım, başka dillerden gelen her şey kötüdür gibi algılanmamalı. Tıpkı başka alanlardaki buluşlar gibi, dilsel buluşların da anlatım gereksinimlerimizi karşıladıkları ve Türkçeye zarar vermedikleri ölçüde, kullanılmamaları için bir neden yok.
Örneğin, Batı dillerinden gelen ve yayımcıların "orta çizgi" dedikleri, bir tür es sağlayan çizgi çok kullanışlı. Bağlaç gereksinmesini azaltıyor: "Hele müzelerde en koyu bölgelerini yaratan kurcalayıcılığı
-tek kelimeyle hayran kaldım." (Enis Batur, 23.6.2002 tarihli Cumhuriyet)

(Radikal Kitap)

Eski Sayılar: 21-27