| 'Yabancı'yı anlamak için...
OKTAY SAYDAM *
Sayın Prof. Dr. Onur
Bilge Kula'nın 1992 yılında Gündoğan
Yayınları tarafından yayımlanan
"Demokratikleşme Süreci ve
Eleştirel Kültür Bilinci" adlı
yapıtını ve öbür yapıtlarını
yeniden okuduktan sonra, aradan 11 yıl
geçmesine rağmen, ele alınan ve
irdelenen konuların -ulusal ve
uluslararası anlamda hâlâ
çözülememiş sorun öbekleri olarak-
güncelliğini koruyor olması, yazarın
öngörülü bir bilim insanı olması ve
bunu okurları ile paylaşması
bakımından aydınlatıcı, ancak hâlâ
aynı sorunlarla didişmemiz ve özlenen
demokratik hukuk devleti ilke ve
kuralları, dolayısıyla da toplumsal,
siyasi ve ekonomik açıdan 'çağdaş
uygarlık düzeyine' bir türlü
ulaşamamamız bakımında da üzücü
buluyorum.
Sayın Kula'nın 1992
yılında yayımlanan bu kitabının
ardından 11 yıl geçmiş. Rastlantıya
bakınız ki, kitabın yayımlandığı
ay da 'Eylül' ayı. Aradan geçen 11
yıl ile kitabın yayımlandığı ay
birleştirilince ilginç bir tarih
çıkıyor ortaya. Kitabın içeriği de
sanki 2001 yılının 11 Eylül'ünde 'o
olayın' meydana gelmemesi için
evrensel, demokratik ve insancıl ilke ve
yöntemleri serimliyor. Ancak, öyle
görünüyor ki, geriye bakıldığında,
Türkiye'nin ve uluslararası toplumun 11
yıl öncesine ait sorunları -her katman
ve her anlamda- giderek artmış,
karmaşıklaşmış.
Sadece Türkiye'nin
değil, uluslararası toplumun sorunları
da insan aklı ve istenciyle insancıl
anlamda çözülemezmiş gibi duruyor
artık önümüzde. Sanki yeryüzü
insanları değil de, başka
gezegenlerden gelenler, insanlığı
çekim ya da etki alanına almış ve
sanki insanlık hipnoz türü derin bir
güdülenmişlikle, sadece uzaylıların
yönlendirmesiyle düşünüyor,
duyumsuyor ve eyliyor. Bilimkurgu
filmlerini andırır sanallıkların
böyle kurgulanması gerekir ki, etki
yaratabilsin. Öyle de oluyor çoğu kez.
Sanal, gerçek ve kurgu birbirinin yerine
geçiyor, karmaşıklık izlenimi
katlanarak büyüyor. Sorun ya da
sorunların olası kökleri ıskalanıyor
da denebilir bu duruma.
Yeni korkular
Duyusal, algısal,
düşünsel boşluklar yeni korkulara yer
açıyor, o korkuların türevleri de
daha yeni korkuların yeşermesine zemin
oluşturuyor. Bu sarmal, döngü ya da
boşluklar -ne derseniz deyin- sonucunda
karamsarlık, barışsızlık,
hoşgörüsüzlük, insancıl
çözümsüzlük(ler) ve açmazlar
derinleşerek üremeye devam ediyor.
Yine, bu belirsizlikler dostluk ya da
düşmanlık kavramlarının içini de
belirliyor. Öznesi belli olmayan,
öznesi belli olsa dahi nesnesi muğlak,
bir neden-sonuç ilişkisi içine dahil
edilemeyen öfke, öç alma ya da şeytan
taşlama ritüel ve duyguları yinelenip
kana kan, dişe diş isteyerek, birey ve
toplumların yan yana, uygarca ve barış
içinde yaşamasına yönelik olası
insancıl çözümlerin tümünü iflas
ettiriyor ve herkes 'burnundan soluyor'
duruma geliyor, getiriliyor. Kitle
iletişim araçlarının onca teknolojik
gelişmişliğine rağmen insanlığın
bozuk iletişim kurması ya da iletişim
kuramaması, bilmem Size de garip geliyor
mu? Bu duruma, yani bu bozuk iletişimde
kitle iletişim araçlarının,
özellikle de görsel ve işitsel kitle
iletişim araçlarının payı ciddi
olarak irdelenmelidir.
İstençli, seçici,
(ön)yargısız anlama çabası, aklı,
bilgiyi, titiz ve özverili çalışmayı
ve olabildiğince nesnel olmayı,
nesnellik için de irdelenip
ayrıştırılmış bilimsel yöntem ya
da yöntemleri gerektirir. Burada bir
üst kavram, bilimlerde olgu ve olaylara
yaklaşım olarak 'Diyalektik' (eytişim)
Sayın Kula'nın anlamaya ve iletmeye,
dolayısıyla yazmaya yönelik
çabalarının tümüne sinmiş
denebilir. Yapıtlarına, Türkçe ve
Almanca yazmış olduğu (bilimsel)
makalelerine bakıldığında hemen göze
çarpan nitelikli bir özellik bu.
Yapıtlarındaki ifadelerin
içbütünlüğü, çizgiselliği
düşünce ya da görüşlerinin
kesintisizliği etkin okumayı, henüz
okurken etkin düşünce geliştirmeyi,
kullanılan dilin duruluğu, ekonomik
oluşu ile birlikte, okuyanın
eşzamanlı olarak bilgi edinmesine ve
görüş geliştirmesine neden oluyor.
Sayın Kula'nın dilimizin anlatım
yetisi ve gücüne yönelik, ancak bunun
da ötesinde, bilim dili olmasına
yönelik katkısı, dolayısıyla
akılcı, yöntemli, dilsel ve böylece
içeriksel 'yeniyi' deneme yürekliliği
önemsenmelidir. Prof. Dr. Kula,
"Türkiye kültürünün
özgürleşmesi ve uygarlaşması
sürecine eğitimin, dilin ve yazının
olası katkılarını
belirginleştirmek" olarak
amaçladığı "Demokratikleşme
Süreci ve Eleştirel Kültür
Bilinci" adlı yapıtının
önsözünde dile ilişkin şu
saptamalarda bulunuyor
"...Dil, her
türlü bilgiyi ve kültür ürününü
saklar, geleceğe ulaştırır. Eğitim
ve yazın gibi kültürel yaratımlar dil
yoluyla gerçekleşir. Dil, güdüleyici
bir işlev görebileceği gibi, eleştiri
yeteneğinin gelişimine de katkı
yapabilir. Bu bakımdan eleştirel dil
bilinci, eleştirel kültür ve demokrasi
bilincinin önkoşuludur ve
geliştiricisidir. Demokratikleşme
süreci ve eleştirel kültür bilinci
birbirini gerektiren ve tamamlayan iki
öğedir..." (Gündoğan
Yayınları, 1992, Ankara).
Anılan yapıtta
kültür, eğitim, sanat, çağcıl
kültür bilinci, eleştirel tarih
bilinci ve birlikte yaşama kültürü,
bireysel ve toplumsal bilinci
güdülemesi bakımından dil, dil
felsefesi açısından bilim dili ve dil
gelişimi, özgürleşme ve dil ilintisi,
yabancı dil öğretimine ilişkin
görüş ve önermeler, kişilik
gelişimi sürecinde dil, bilimsellik ve
iki dillilik, bireysel ve toplumsal
özerkleşme sürecinde yazın ve
eğitim, kültür gelişimi ve
kültürlerarası eğitbilim, barış
eğitbilimi ve insancıllaşma süreci
gibi konular somutlaştırılarak
tartışılmış ve irdelenmiş.
Belirlemek gerekir ki,
insanlığın yeryüzünde barış
içinde yaşamak için olanak ve
çözümler aradığı, bunun için de
uluslar arası diplomasinin seferber
olduğu ya da edildiği şu günlerde
"kültürlerarası eğitbilim"
ve "barış eğitbilimi ya da
eğitimi" gibi eğitbilimsel
disiplinler ülkemizde de, öbür
ülkelerde de gerektiği ölçüde
tartışılmamıştır. Sormak gerekir
Ulusların barış içinde yan yana
yaşayabilmesi ilkin gelecek kuşakların
barışçıl olarak eğitilmesinden
geçmez mi? Barış eğitimi,
dolayısıyla da barış eğitbilimi
kuramsal ve yöntemsel bakımdan ders
izlencelerine nasıl uygulanabilir? Bunun
için yerel, ulusal ve evrensel
gerekçeler ve koşullar yeterince
olgunlaşmadı mı? Daha hangi
felaketlerin yaşanması gerekiyor
yeryüzünde? Aramak ve anlamak
isteyenler için bu ve buna benzer
soruların yanıtlarını bulmak
olanaklı elbette. Yeter ki barış
içinde yaşama istenci olsun; çünkü,
her türlü olumluluk ya da
olumsuzlukların kaynağı insan.
Uluslararası huzur ve gönencin
oluşturulması için eleştirel
kültür, dil ve bilinç, barış,
ötekini, başkayı, yabancıyı
anlamaktan geçmiyor mu? Zaten
"öz", kendisini
gerçekleştirirken, başkayla,
ötekiyle, yabancıyla karşılıklı
etkileşim içine girmiyor mu? Yaşam
serüveni boyunca, hatta kendisini
ötekine göre tanımlamıyor mu? Daha
önce de belirtildiği gibi, bu ve benzer
soruların yanıtını arayanlar için
Sayın Kula'nın katkısı ve yapıtları
başvuru kaynağı niteliğinde.
İmgebilim
Bu başvuru
kaynaklarına, tarihsel süreçte
Avrupa'da belirleyici imge
oluş(tur)umları bakımından yazın,
din, tarih, sanat ve düşün
insanlarının pekiştirici, bunun da
ötesinde çok güçlü etken oldukları
olgusunun tarihsel veri ve bulgulara,
yapıtlara dayandığı gerçekliğinden
hareketle, 1992-1997 yılları arasında
üç ayrı kitap olarak yine Gündoğan
Yayınları tarafından yayımlanan
"Alman Kültüründe Türk İmgesi
I, II ve III" adlı yapıtları da
dahildir Sayın Kula'nın. 'Yabancı'yı
anlamak dolayısıyla da 'öz'ü
belirginleştirmek için, imgebilim
(imagoloji) bu yapıtların en belirgin
bilimsel çatısı ve yöntemi.
İmgebilimi Prof. Dr.
Kula tarafından şöyle tanımlanıyor
"Tarih, yazını; yazın felsefeyi
ve öbür bilimsel etkinlik alanlarını
etkiler. Herhangi bir kültürel uğraş
alanındaki değerlendirim, salt o
alanın sınırları içerisinde kalmaz;
yaşamın ve kültürün başka
bölümlerine de yansır...İmgebilim,
yanlış değerlendirmeleri önlemek
için, yukarıda anılan bilim
dallarının bulgularından yararlanır.
İmge araştırmaları, söz konusu
ulusal topluluklar arasındaki insancıl
ilişkileri ve iletişimi zorlaştıran
tarihsel birikimi açığa çıkarmayı,
iki kültürü ve o kültürler
içerisinde yetişmiş insanları
karşılıklı saygı ve kabul
çerçevesinde yakınlaştırmayı
amaçlar." (Alman Kültüründe
Türk İmgesi, Gündoğan Yay., Ankara,
1993, s.15).
İmgebilimsel
araştırmalar metinlerarasılık,
yazınlararasılık ve
kültürlerarasılık gibi irdeleme
yöntemlerinden elde edilen bulguları da
gerektirmektedir. Üstte adı geçen
yapıtlarda ve öbür çalışmalarında
Sayın Prof. Dr. Onur Bilge Kula bu
yöntemleri etkin olarak kullanmıştır.
İnceleme malzemesi olarak seçtiği
metinler de ağırlıklı olarak özgün
kaynaklardan oluşmaktadır.
Metinbilimsel açıdan bakıldığında
başkalarının yorumları da
önemsenmelidir kuşkusuz; ancak, hangi
bilginin yorum, hangisinin özgün bilgi
olduğunu ayrıştırmak koşuluyla. Bu
ayrıştırma işlemi tarihsel metin(ler)
söz konusu olduğunda daha da önem
kazanmaktadır; çünkü, söz konusu
tarihsel metinler yazı biçimi (ör.
gotik), sözdizimi, dilbilgisi, kısaca
dile ve metne bugünden yüklediğimiz
anlamlar çerçevesinde baktığımız
ürünlerdir. Bu yazılı ve yazınsal
ürünler aradan geçen zamanda her
bakımdan anlam değişimi ya da anlam
kaymasına uğradığı için, bilgiye
dayalı eleştirel bakışı ve böylece
inceleme nesnesinin iç ve dış
ilintisini belirlemek gerekmektedir.
İşte burada disiplinlerarası
çalışmak zorunluluk haline gelir.
Daha önce de
belirtildiği gibi, Sayın Onur Bilge
Kula, metinlerarasılık,
kültürlerarasılık ve
yazınlararasılık yöntemlerine
başvurarak, nesnel bilgi üretme
yönünde ülkemizin bilim ve kültür
dünyasına önemli katkılarda
bulunmuştur. Geçmişte Batının
Türk'e bakışını pekiştiren imgeleri
olanak olduğunca bütün boyutları ve
bağlantılarıyla ortaya çıkarmaya
çalışmıştır. Bu bağlamda
geçmişte pekişen bu imgelerin
kendisini günümüzde nasıl
gösterdiğini, Türk'e ve İslama
ilişkin değerlendirmeleri ve
yargıları bugün nasıl belirlediğini
göstermesi bakımından Prof. Dr.
Kula'nın dizgeli çalışmaları
oldukça boyutlandırıcıdır.
Çoğulcu düşünce
Bugün
gelişmişliğin, uygarlığın ve
demokrasinin ölçütü sayılan
"çoğulcu düşünce" ya da
"ötekinin kültürünün" de
yan yana yaşayabildiğini,
karşılıklı saygı ve anlayış
temelinde var olabildiğini Anadolu'daki
tarihsel-kültürel kökleriyle okura
sunan "Çoğulcu Düşünce Karşıt
Kültür- Anadolu'da Karşıt Kültür
Birikiminin Kökleri" (Büke Yay.,
İstanbul, 2002) adlı yapıt, batılı
uygarlıklara ya da Batı kaynaklı
demokrasilere örnek olabilecek çoğulcu
bir kültürel mirasa sahip olduğumuzu
gösteriyor. Yeter ki, kendimize ilişkin
bugünkü bakış ve
değerlendirmelerimizi özsaygı,
insancıl, eleştirel, adil ve
eşitlikçi üretim ve paylaşıma doğru
yönlendirelim.
Kültürbilim
açısından üzerinde yaşadığımız
kültür coğrafyasının tarihsel
köklerinin diyalektiğe ters
düşmediğini tanıtlaması, buna
bağlı olarak karşıtların temelde bir
olduğunu, demokratik ve insancıl bir
ulus bilinci oluşumuna katkısı
bakımından dikkatle okunması gereken
bu yapıt, insanla, dolayısıyla
özümüzle ilgili her şeye demokrasi ve
hoşgörü çerçevesinden
bakıldığında, bilinç köklerimizin
referansının aslında bizde
varolduğunu görmemize önemli katkı
yapmaktadır. Sorun, kültüre, tarihe,
kendi kültürümüze ve tarihimize
ilişkin bu -olması gereken- demokratik
bakışımızı istençli bir ulusal
kültür politikası, hatta evrensel bir
kültür felsefesi haline getirmeyi
gerçekten ne kadar istediğimizde;
çoğulculuğu ne kadar içimize
sindirebildiğimizde,
içselleştirebildiğimizde yatıyor.
Kant, Herder, Hegel,
Marx ve Engels'in Türk/Osmanlı ve
İslama ilişkin oluşturdukları ya da
pekiştirdikleri imgeler, hiç kuşkusuz
coğrafya sınırlarını aşan ölçü
ve nitelikte olumlu ya da olumsuz etkide
bulunmuştur. Ortaçağ'da filizlenen
"Türk ve İslama ilişkin 'barbar',
'yakıcı', yok edici'" gibi
imgelerin bugün dahi değişik
yoğunlukta devam ettiğini belirtiyor
Prof. Dr. Kula "Batı Düşününde
Türk ve İslam İmgesi" (Büke
Yayınları, İstanbul 2002) adlı
yapıtında. Avrupa'da ya da daha yakın
bir örnek olarak Almanya Federal
Cumhuriyeti'nde bugün artık
kalıcılaşan Türklere yöneltilen
bazı nitem ya da sıfatlar bu bilgiyi
somutlar. Yazar, kitabın yargılama
amacıyla okunmaması, somut ve kültür
tarihsel bir veriler bütünü olarak
bilinmesi gerektiğini de ekliyor. Avrupa
Birliği sürecinde Türkiye'nin tam
üyeliğine karşı olunmasının
kültürel, düşünsel ve tarihsel
köklerine inildiği bu çalışma,
üstte anılan düşünürlerin
Türk/Osmanlı ve İslama ilişkin olumlu
ya da olumsuz anlamda oluşturdukları,
pekiştirdikleri imgelerin metinlere
dayanarak irdelenmesinden oluşuyor söz
konusu yapıt.
Metinlerarasılık,
yazınlararasılık ve
kültürlerarasılık yöntemi,
eleştirel tarih bilinci anlayışıyla
bütünleşmiş ve böylece de nesnel
bilgilere dayanan bir yapıt
serimlenmiş. Batı dünyasının
bugünkü politikalarını,
uygulamalarını, (ön)yargı, yergi ya
da çoğu zaman açıkça
dillendirilmeyen görüşlerinin
düşünsel temellerini anlayabilmek ve
Batı'nın, diyesi, ötekinin bize
ilişkin bakışını kavrayabilmek, daha
doğrusu kendimize ötekinin aynasıyla
bakmak anlamında bu yapıt
düşün-tarihsel belge niteliğinde.
İkilem ve açmazlar
Tek Avrupa Cumhuriyeti
düşüncesinden, insanlığın ırka
dayalı sınıflandırılmasına kadar
uzanan görüşler, eleştirel
süzgeçten geçirilip, günümüzde
varolan ulusal ya da uluslararası ikilem
ve açmazlarla ilintilendirilmiş. Dün
ve bugün, geçmiş ve şimdi arasında
bilimsel verilere dayanan köprüler
kurulmuş ve günümüz düşünüş,
yönelim ya da eğilimleri de
sorgulanmış aynı zamanda. Hem kültür
tarihine, hem de düşün tarihine
önemli bir katkı sunulmuş böylece.
Son söz Sayın Prof.
Dr. Onur Bilge Kula'nın üstte anılan
anlam, konu ve alanlarda ulusal bilinç
oluşumuna, özgürleşme ve
demokratikleşme sürecimize katkısı
bilimsel olarak ortaya koydukları
bakımından yadsınamaz nitelik ve
önemde. Bunu doğrulamanın ya da
yanlışlamanın en sağlam dayanağı
ise yine bilimsel tutum ve eylemle
olanaklı. O da ortaya konulan ve bu
yazıda da adı geçen yapıtları
eleştirel süzgeçten geçirmekle,
tartışmakla olanaklı. Bilimsel
ilerleme ise nitelikli tartışma
süreçlerinin devinimine bağlı.
(*) Ank13.03.2003ara,
Hacettepe Üniversitesi
(Cumhuriyet 13.03.2003)
|