----------------------------------------------------------Ana Sayfa------------------------------------------------www.vitrindekikitaplar.com

Dersimiz Türkçe
Doğru Yazalım Doğru Konuşalım

DİLSEL SORUNLAR

EskiSayılar: 12-13 14-15 16 17 18-20 21-27 28-29 30-32 33 34-39 40 41 42-43-44-45-46 47-48-49
CELÂL ÜSTER
İki Herakleitos şaşırtısı
Yabancı bir dilden dilimize aktarılmış bir kitabı okuyacağım zaman, önce kimin çevirdiğine bakarım. Bir kitabın bilgili, özenli, usta bir çevirmen tarafından çevrilmiş olması, okur için bir güvencedir. Ama bazen aynı yapıtın iki ayrı çevirisiyle karşılaşırsınız; o zaman, doğal olarak, çevirinin iyisini, çevirmenin ustasını yeğlersiniz. Peki, karşınıza aynı yapıtın usta işi iki ayrı çevirisi çıkarsa ne yaparsınız? Kuşkusuz, sık rastlanan bir durum değil; ama gene de olabiliyor işte. Geçenlerde, Eski Yunanlı, daha doğrusu Ephesoslu düşünür Herakleitos'un metinlerinin iki ayrı çevirisi elime geçti. Biri, Herakleitos: Bir Kapalı Söz Ustasıyla Buluşma Denemesi adıyla Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkmıştı; öbürü, Herakleitos: Kırık Taşlar adıyla Bordo-Siyah Klasik Yayınlar'dan. Ne ki, çevirmen seçimi yapmak hiç de kolay değildi. İlkini Samih Rifat çevirmişti, ikincisini ise Erdal Alova.
Ama bu çevirileri okuduğumda, böylesi bir seçimin boşuna olacağının; daha doğrusu, iki güzel Herakleitos şaşırtısıyla karşı karşıya olduğumun ayırdına vardım. Gerçi ikisi de, Herakleitos'u aslından çevirmemişlerdi; Rifat Fransızcadan, Alova İngilizceden çevirmiş. Ama bence özünde birbirine çok yakın, biçimde farklı yaklaşımlar benimsemişler. Gene de, böyle zorlu bir uğraşa kalkışmalarındaki erek bir kanımca. Sanırım, Rifat da, Alova da, düşünsel, yazınsal ve gizemsel tatlar aldıkları eskil bir metni ya da metin parçalarını, günümüzde, yeniden okuma, kendi dillerinde yeniden söyleme, yeniden kurma isteğine karşı koyamamışlar.
Samih Rifat, Herakleitos'un tuhaf dili ve anlatımına, onu daha kendi çağında anlaşılmaz kılan kapalı biçemine, Antik çağ düşünürlerinin ya da yüzyıllar sonrasının, Hegel, Nietzsche, Bergson, Heidegger gibi Batılı düşünürlerinin bakış açısından değil; bir şairin, René Char'ın bakış açısından yaklaşmış:
"... gizemli bir biçimde bize geri gelen şeyler var. Yaşam sanki büyük bir çember, ve böylece Sokrates öncesi düşünürlere yaklaşıyoruz. Sokrates değil
yaklaştığımız, ne de Platon. Herakleitos'a yaklaşıyoruz daha çok, bizim olan bir dille... Herakleitos'a bundan iki binyıl önce 'Güneş bir insan ayağı kadar' dedirten sözcük kurgusunu anlamayı hiç denediniz mi bilmiyorum. Sanki bu sabah yazılmış gibi; bizim şiirimiz bu... Neden? Onu taklit etmeye çalıştığımız için değil; ama sanırım kapalı bir çember olduğumuz için. Yüzyüze gelmiş iki uç gibiyiz, biten bir dönemle birlikte.
"Bu çemberin sonuna çağdaşlarımızla geldik, ressamlarımızla, Picasso olsun, Mondrian olsun... Ama iş söze gelince, adlandırılması gerekenlere gelince, aynı dille, aynı sözcüklerle konuşmak zorundayız. Bu da çok heyecan verici bir şey; ölümden çok daha güçlü, inanışlardan da, bağlılıklardan da, boşinançlardan da...
"Ondan saklanmış çok yollar var insanoğlunun önünde; bunu anımsasaydı, yürüyemezdi bile..."
Böyle yaklaştığında, her şey ansızın değişmiş. Herakleitos'un sözü, Rifat'ın gözünde başka boyutlar, başka anlam katları kazanmış. Bir söz ustasıyla, yaman bir söz kurgucusuyla karşı karşıya olduğunu duyumsamış. Herakleitos'un kapalı olduğu savlanan söz'ü, başka ışıklarla, başka yansımalarla açımlanmış, aydınlanmış.
Rifat'ınki, gerçekten de, "bir kapalı söz ustasıyla buluşma denemesi". Kendi deyişiyle, onun sözünü, bir kez daha ve yeniden Türkçede kurmayı deniyor. Bilimsel olmaktan çok, şiirsel ya da en azından yazınsal bir okuma denemesi: "Efeslinin, çoğu yerde bir kâhinin ya da bir yalvacınkine benzeyen giz dolu, bilmecemsi söylemini, Türkçede, benzer bir söylemle vermeye çalışan bir deneme.
Erdal Alova'nın Herakleitos: Kırık Taşlar'ına gelince. Alova, her ne kadar, "Bu kitap, iyonya'lı filozof Herakleitos'un büyük yapıtından günümüze kalabilmiş az sayıdaki Parçalar'ın şiirleştirilmesi gibi bir amaç gütmüyor" dese de, bu çeviride izlediği ilkenin, şiir sanatının teknik olanaklarından olabildiğince yararlanarak, Herakleitos'un düşüncesini en yalın, en çarpıcı biçimde Türkçeye aktarmak olduğunu belirtiyor: "Bu açıdan, Parçalar'a, Herakleitos düşüncesini Türkçede, manzumteknikle söyleme denemesi diyebiliriz. Türkçenin lakonik özelliğinin yanında, Herakleitos'un bilicilerin üslûbundan esinlenerek, görüşlerini peygamberce bir edayla söylemesi, böyle bir çalışmaya olanak sağlamıştır..."
Alova'yı bu çeviriyi yapmaya yönelten etkenlerden biri de, bu büyük düşünürün ateşe, suya, toprağa, güneşe, "çıplak akıl"la bakarak, evrensel yasaları çözmeye çalışması ve olağanüstü sezgisiyle çağının yüzyıllarca ötesine taşarak Avrupalı filozofların bir düşünce yöntemi olarak benimsedikleri "diyalektik"i, gözlem yoluyla keşfetmesi, her şeyin sürekli bir akış halinde olduğunu sistemli bir biçimde açıklaması.
Sonra, Herakleitos'un birkaç sözcükte indiği o büyük derinliğin Türkçe söyleyişe çok uygun düştüğünü fark etmiş Alova: "Aynı ırmağa / girdiğimizde / girmeyiz // Biziz / değiliz." ... "Düşündükçe daha da derinleşen bu sözler, sanırım, pek az dilde altı sözcükle anlatılabilir. Bu açıdan, Kırık Taşlar daha çok, bir dil çalışması oldu benim için. Bana kalsa, bu kitaba yalnız Parçalar'ı koyar, başka tek sözcük yazmazdım. Okur bu Taşlar'ı 'çıplak akıl'la okusun diye; tıpkı Herakleitos'un suyu, ateşi okuduğu gibi..."
Niyetim uzlaştırmak değil; ama bu iki güzel çevirinin benzer yaklaşımların ürünü olduğunu düşünüyorum. Nitekim, Samih Rifat, düzyazı gibi görünse de düzyazıkoşuk diliyle; Alova da dolaysızca koşuk diliyle çevirmiş Herakleitos'u. Demek, ikisi de, aslında nasıl yazdığını bilmediğimiz Herakleitos'a şiirselliği yakıştırmışlar. Sonra, belli ki, ikisi de Herakleitos'un "kapalı" ya da okuyup düşündükçe derinleşen sözlerini kendilerine çok yakın bulmuşlar; onunla günümüzde, kendi dillerinde, Türkçede buluşmak istemişler. ikisi de, Herakleitos'la aynı toprakların insanları değil mi? Başka bir ortaklık daha var: Alova, Herakleitos'un söyleminde bilicilerin üslûbunu, peygamberce bir eda buluyor. Samih Rifat da, Herakleitos'un, çoğu yerde bir kâhinin ya da bir yalvacınkine benzeyen söyleminden söz ediyor.
Ama, Herakleitos'un sözlerinin gizi, biraz da, çok uzun bir zamanın imbiğinden süzülmesinden geliyor. Ağızdan ağıza, dilden dile, yazıdan yazıya, evrile değişe günümüze kırık dökük erişen bu sözlerin albenisi, bir ölçüde, bu koca yaşamışlıktan da kaynaklanıyor. Sözgelimi, Samih Rifat'ın, "Yaşam bir çocuktur taşları sürüp oynayan. Bir çocuğun krallığı." diye çevirdiğini, Alova, "Dama oynayan / bir çocuktur zaman // Krallık çocukta!" diye çevirmiş. Alova'nın, "Ölümlüler ölümsüz / ölümsüzler ölümlü // Biri öbürünün / ölümünü yaşar / yaşamını ölür" diye çevirdiğini, Rifat, "Ölümsüz ölümlüler, ölümlü ölümsüzler, kiminin ölümünü yaşayan, kiminin yaşamını ölen." diye Türkçeleştirmiş. Gene Rifat,
"Ortaktır daire çemberinde başlangıç ve son." demiş; buna karşılık, Alova, "çemberde / baş / son / bir" diye aktarmış dilimize.
Bana sorarsanız, iki kitabı da edinin derim. Hem Herakleitos'un özlü gizsözlerinin tadını çıkarın, hem de bu iki ayrı çevirinin Türkçe keyfini sürün.


Körün Taşı
Sivrisinek, davul, falan
Pangaltı'da kaldırıma kitap tezgâhı açan bir çocuk var. Eski kitaplar da bulunduruyor, yeni çıkan kitaplardan da. Ara sıra, geçerken göz atıyorum. Geçen gün dikkatimi çekti: Bir kitap, ötekilerin arasından kule gibi yükseliyordu. Her kitaptan biriki tane bulundurmasına karşılık, o kitaptan on beşyirmi tane almıştı. Baktım: Hasan Öztoprak'ın İmkânsız Aşk romanı. Tam o sırada bir kadın yanaştı tezgâha. Anlaşılan, onun da merakını uyandırmıştı. Eğilip bir İmkânsız Aşk aldı, incelemeye başladı. Kitapçı çocuk hemen atıldı: "Mutlaka okuyun abla! Bu kitap tam iki kere toplatıldı!"
Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az!..
Eşekarısı
Ben bu dile Fransızım abi!
İlhan Berk'in hazırladığı Fransız Şiir Antolojisi geçenlerde yeniden yayımlandı. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan. Villon'lar, Ronsard'lar, Baudelaire'ler, Mallarmé'ler, Verlaine ve Rimbaud'lar, Apollinaire'ler, Breton, Eluard ve Aragon'lar. Fransız ozanlarının şiir bahçelerinden derlenmiş oylumlu bir güldeste. çevirilerin büyük bir bölümü
İlhan Berk'ten. Ama Sait Faik'in Türkçesinden Lautréamont gibi güzel şaşırtılarla da karşılaşıyor okur. Daha birçok ozanımızın çevirileri var; Orhan Veli, Cahit Sıtkı Tarancı... Bizden şairlerin Fransız şiiriyle buluşması, desek yeri.
Ne ki, kitabın adı bana bir tuhaf geldi. "Fransız Şiir Antolojisi" mi, yoksa "Fransız Şiiri Antolojisi" mi? Ben böyle işlerden korktuğum için, hemen bilenlere sormayı yeğlerim. (insan sora sora Bağdat'ı bulur, diyeceğim ama, bugünlerde yanlış anlaşılmasından çekiniyorum.) Bazı yazar dostlarıma danıştım. Hepsi de, "Fransız Şiiri Antolojisi"nde karar kıldı. Bununla da yetinmedim; her hafta Radikal Kitap'taki Dil Meseleleri köşesinde, günümüzde yaşanan Türkçe sorunlarına ışık tutan Necmiye Alpay'ın
da görüşünü aldım. Alpay, "Haklısınız," dedi, "Fransız Şiir Antolojisi biçiminde bir tamlama, 'Fransızların hazırladığı antoloji' gibilerden bir anlama çekilebilir. İlhan Berk'in bunu kast etmediğini ancak bağlamdan anlayabiliyoruz. Bazı yazarlar, Fransız Şiiri Antolojisi'ndeki gibi art arda gelen iki -i durum ekini sevmiyor. Gerçekten de, bu tür tamlamalar ses açısından tatsız; Türkçenin yapısal bir sorunu bu. Tahmin ederim, İlhan Berk'in gerekçesi de budur. Başka bir deyişle, şair, anlamsal isabeti sese feda ediyor..."
Alpay'ın açıklaması, konuyu açıklığa kavuşturmuştu. Ama Ahmet Necdet'in, Adam Yayınları'ndan çıkmış olan Baudelaire'den günümüze Fransız şiiri güldestesinin de Fransız Şiir Antolojisi adını taşıması yalnızca bir rastlantı mıydı? Yoksa bir francophone'luk mu vardı bu işin içinde?
Çoğaltacak olursak, "Amerikan Şiir Antolojisi" mi deriz, yoksa "Amerikan Şiiri Antolojisi" mi? "Rus Şiir Antolojisi" mi, yoksa "Rus Şiiri Antolojisi" mi? "Türk Şiir Antolojisi" mi, "Türk Şiiri Antolojisi" mi? Örneğin, Memet Fuat, 1980'lerde yayımladığı kitabının adını neden Çağdaş Türk Şiir Antolojisi değil de, Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi koymuştur?
Birkaç gün sonra, bir sohbet sırasında, edebiyat araştırmacısı Sevengül Sönmez'e bu "Fransız Şiir Antolojisi" garipliğinden söz açacak oldum. "O da bir şey mi?" dedi gülümseyerek. "Sen cebindeki paranın üstündeki yazıyı okusana!" Hemen elimi cebime atıp bir banknot çıkardım: "Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası". "Al bundan da peş paralık!" dedim kendi kendime. "Cebimdeki paranın farkında değilim! Nasıl görmemişim bugüne kadar!"
Sonra, bazı kuruluşların benzeri tamlamalardan oluşan adlarına baktım. Onlar doğruydu: Türkiye Cumhuriyeti Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası... En önemli bankamızın adının da Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası olması gerekmiyor muydu? Anlaşılan, bu yanlış, yasa çıkarılırken yapılmış ve bugüne değin süregelmişti.
"Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası" ... Ne tuhaf milletiz değil mi? En temel kurumlarımızdan birinin adında ve paramızın üstünde bile dilimizi yanlış kullanıyoruz!..
Türk parasına hakaretle ilgili bir yasa var bildiğim kadarıyla; Türk parasına şu ya da bu biçimde hakaret ederseniz içeri girersiniz. Neyse ki, gene bildiğim kadarıyla, Türk diline "hakaret"le ilgili bir yasa yok...
EskiSayılar: 12-13 14-15 16 17 18-20 21-27 28-29 30-32 33 34-39 40 41 42-43-44-45-46 47-48-49

Ö z k a n P A P A T Y A
Genel Yayın Yönetmeni
admin@vitrindekikitaplar.com