CELÂL
ÜSTER
İki
Herakleitos şaşırtısı
Yabancı bir dilden dilimize
aktarılmış bir kitabı okuyacağım
zaman, önce kimin çevirdiğine
bakarım. Bir kitabın bilgili, özenli,
usta bir çevirmen tarafından
çevrilmiş olması, okur için bir
güvencedir. Ama bazen aynı yapıtın
iki ayrı çevirisiyle
karşılaşırsınız; o zaman, doğal
olarak, çevirinin iyisini, çevirmenin
ustasını yeğlersiniz. Peki,
karşınıza aynı yapıtın usta işi
iki ayrı çevirisi çıkarsa ne
yaparsınız? Kuşkusuz, sık rastlanan
bir durum değil; ama gene de olabiliyor
işte. Geçenlerde, Eski Yunanlı, daha
doğrusu Ephesoslu düşünür
Herakleitos'un metinlerinin iki ayrı
çevirisi elime geçti. Biri,
Herakleitos: Bir Kapalı Söz Ustasıyla
Buluşma Denemesi adıyla Yapı Kredi
Yayınları'ndan çıkmıştı; öbürü,
Herakleitos: Kırık Taşlar adıyla
Bordo-Siyah Klasik Yayınlar'dan. Ne ki,
çevirmen seçimi yapmak hiç de kolay
değildi. İlkini Samih Rifat
çevirmişti, ikincisini ise Erdal Alova.
Ama bu çevirileri okuduğumda, böylesi
bir seçimin boşuna olacağının; daha
doğrusu, iki güzel Herakleitos
şaşırtısıyla karşı karşıya
olduğumun ayırdına vardım. Gerçi
ikisi de, Herakleitos'u aslından
çevirmemişlerdi; Rifat Fransızcadan,
Alova İngilizceden çevirmiş. Ama bence
özünde birbirine çok yakın, biçimde
farklı yaklaşımlar benimsemişler.
Gene de, böyle zorlu bir uğraşa
kalkışmalarındaki erek bir kanımca.
Sanırım, Rifat da, Alova da,
düşünsel, yazınsal ve gizemsel tatlar
aldıkları eskil bir metni ya da metin
parçalarını, günümüzde, yeniden
okuma, kendi dillerinde yeniden söyleme,
yeniden kurma isteğine karşı
koyamamışlar.
Samih Rifat, Herakleitos'un tuhaf dili ve
anlatımına, onu daha kendi çağında
anlaşılmaz kılan kapalı biçemine,
Antik çağ düşünürlerinin ya da
yüzyıllar sonrasının, Hegel,
Nietzsche, Bergson, Heidegger gibi
Batılı düşünürlerinin bakış
açısından değil; bir şairin, René
Char'ın bakış açısından
yaklaşmış:
"... gizemli bir biçimde bize geri
gelen şeyler var. Yaşam sanki büyük
bir çember, ve böylece Sokrates öncesi
düşünürlere yaklaşıyoruz. Sokrates
değil
yaklaştığımız, ne de Platon.
Herakleitos'a yaklaşıyoruz daha çok,
bizim olan bir dille... Herakleitos'a
bundan iki binyıl önce 'Güneş bir
insan ayağı kadar' dedirten sözcük
kurgusunu anlamayı hiç denediniz mi
bilmiyorum. Sanki bu sabah yazılmış
gibi; bizim şiirimiz bu... Neden? Onu
taklit etmeye çalıştığımız için
değil; ama sanırım kapalı bir çember
olduğumuz için. Yüzyüze gelmiş iki
uç gibiyiz, biten bir dönemle birlikte.
"Bu çemberin sonuna
çağdaşlarımızla geldik,
ressamlarımızla, Picasso olsun,
Mondrian olsun... Ama iş söze gelince,
adlandırılması gerekenlere gelince,
aynı dille, aynı sözcüklerle
konuşmak zorundayız. Bu da çok heyecan
verici bir şey; ölümden çok daha
güçlü, inanışlardan da,
bağlılıklardan da, boşinançlardan
da...
"Ondan saklanmış çok yollar var
insanoğlunun önünde; bunu
anımsasaydı, yürüyemezdi
bile..."
Böyle yaklaştığında, her şey
ansızın değişmiş. Herakleitos'un
sözü, Rifat'ın gözünde başka
boyutlar, başka anlam katları
kazanmış. Bir söz ustasıyla, yaman
bir söz kurgucusuyla karşı karşıya
olduğunu duyumsamış. Herakleitos'un
kapalı olduğu savlanan söz'ü, başka
ışıklarla, başka yansımalarla
açımlanmış, aydınlanmış.
Rifat'ınki, gerçekten de, "bir
kapalı söz ustasıyla buluşma
denemesi". Kendi deyişiyle, onun
sözünü, bir kez daha ve yeniden
Türkçede kurmayı deniyor. Bilimsel
olmaktan çok, şiirsel ya da en azından
yazınsal bir okuma denemesi:
"Efeslinin, çoğu yerde bir
kâhinin ya da bir yalvacınkine benzeyen
giz dolu, bilmecemsi söylemini,
Türkçede, benzer bir söylemle vermeye
çalışan bir deneme.
Erdal Alova'nın Herakleitos: Kırık
Taşlar'ına gelince. Alova, her ne
kadar, "Bu kitap, iyonya'lı filozof
Herakleitos'un büyük yapıtından
günümüze kalabilmiş az sayıdaki
Parçalar'ın şiirleştirilmesi gibi bir
amaç gütmüyor" dese de, bu
çeviride izlediği ilkenin, şiir
sanatının teknik olanaklarından
olabildiğince yararlanarak,
Herakleitos'un düşüncesini en yalın,
en çarpıcı biçimde Türkçeye
aktarmak olduğunu belirtiyor: "Bu
açıdan, Parçalar'a, Herakleitos
düşüncesini Türkçede, manzumteknikle
söyleme denemesi diyebiliriz.
Türkçenin lakonik özelliğinin
yanında, Herakleitos'un bilicilerin
üslûbundan esinlenerek, görüşlerini
peygamberce bir edayla söylemesi, böyle
bir çalışmaya olanak
sağlamıştır..."
Alova'yı bu çeviriyi yapmaya yönelten
etkenlerden biri de, bu büyük
düşünürün ateşe, suya, toprağa,
güneşe, "çıplak akıl"la
bakarak, evrensel yasaları çözmeye
çalışması ve olağanüstü sezgisiyle
çağının yüzyıllarca ötesine
taşarak Avrupalı filozofların bir
düşünce yöntemi olarak benimsedikleri
"diyalektik"i, gözlem yoluyla
keşfetmesi, her şeyin sürekli bir
akış halinde olduğunu sistemli bir
biçimde açıklaması.
Sonra, Herakleitos'un birkaç sözcükte
indiği o büyük derinliğin Türkçe
söyleyişe çok uygun düştüğünü
fark etmiş Alova: "Aynı ırmağa /
girdiğimizde / girmeyiz // Biziz /
değiliz." ... "Düşündükçe
daha da derinleşen bu sözler,
sanırım, pek az dilde altı sözcükle
anlatılabilir. Bu açıdan, Kırık
Taşlar daha çok, bir dil çalışması
oldu benim için. Bana kalsa, bu kitaba
yalnız Parçalar'ı koyar, başka tek
sözcük yazmazdım. Okur bu Taşlar'ı
'çıplak akıl'la okusun diye; tıpkı
Herakleitos'un suyu, ateşi okuduğu
gibi..."
Niyetim uzlaştırmak değil; ama bu iki
güzel çevirinin benzer yaklaşımların
ürünü olduğunu düşünüyorum.
Nitekim, Samih Rifat, düzyazı gibi
görünse de düzyazıkoşuk diliyle;
Alova da dolaysızca koşuk diliyle
çevirmiş Herakleitos'u. Demek, ikisi
de, aslında nasıl yazdığını
bilmediğimiz Herakleitos'a şiirselliği
yakıştırmışlar. Sonra, belli ki,
ikisi de Herakleitos'un
"kapalı" ya da okuyup
düşündükçe derinleşen sözlerini
kendilerine çok yakın bulmuşlar;
onunla günümüzde, kendi dillerinde,
Türkçede buluşmak istemişler. ikisi
de, Herakleitos'la aynı toprakların
insanları değil mi? Başka bir
ortaklık daha var: Alova, Herakleitos'un
söyleminde bilicilerin üslûbunu,
peygamberce bir eda buluyor. Samih Rifat
da, Herakleitos'un, çoğu yerde bir
kâhinin ya da bir yalvacınkine benzeyen
söyleminden söz ediyor.
Ama, Herakleitos'un sözlerinin gizi,
biraz da, çok uzun bir zamanın
imbiğinden süzülmesinden geliyor.
Ağızdan ağıza, dilden dile, yazıdan
yazıya, evrile değişe günümüze
kırık dökük erişen bu sözlerin
albenisi, bir ölçüde, bu koca
yaşamışlıktan da kaynaklanıyor.
Sözgelimi, Samih Rifat'ın, "Yaşam
bir çocuktur taşları sürüp oynayan.
Bir çocuğun krallığı." diye
çevirdiğini, Alova, "Dama oynayan
/ bir çocuktur zaman // Krallık
çocukta!" diye çevirmiş.
Alova'nın, "Ölümlüler ölümsüz
/ ölümsüzler ölümlü // Biri
öbürünün / ölümünü yaşar /
yaşamını ölür" diye
çevirdiğini, Rifat, "Ölümsüz
ölümlüler, ölümlü ölümsüzler,
kiminin ölümünü yaşayan, kiminin
yaşamını ölen." diye
Türkçeleştirmiş. Gene Rifat,
"Ortaktır daire çemberinde
başlangıç ve son." demiş; buna
karşılık, Alova, "çemberde /
baş / son / bir" diye aktarmış
dilimize.
Bana sorarsanız, iki kitabı da edinin
derim. Hem Herakleitos'un özlü
gizsözlerinin tadını çıkarın, hem
de bu iki ayrı çevirinin Türkçe
keyfini sürün.
|
Körün Taşı
Sivrisinek, davul, falan
Pangaltı'da kaldırıma kitap tezgâhı
açan bir çocuk var. Eski kitaplar da
bulunduruyor, yeni çıkan kitaplardan
da. Ara sıra, geçerken göz atıyorum.
Geçen gün dikkatimi çekti: Bir kitap,
ötekilerin arasından kule gibi
yükseliyordu. Her kitaptan biriki tane
bulundurmasına karşılık, o kitaptan
on beşyirmi tane almıştı. Baktım:
Hasan Öztoprak'ın İmkânsız Aşk
romanı. Tam o sırada bir kadın
yanaştı tezgâha. Anlaşılan, onun da
merakını uyandırmıştı. Eğilip bir
İmkânsız Aşk aldı, incelemeye
başladı. Kitapçı çocuk hemen
atıldı: "Mutlaka okuyun abla! Bu
kitap tam iki kere toplatıldı!"
Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul
zurna az!..
|
Eşekarısı
Ben bu dile Fransızım abi!
İlhan Berk'in hazırladığı Fransız
Şiir Antolojisi geçenlerde yeniden
yayımlandı. Türkiye İş Bankası
Kültür Yayınları'ndan. Villon'lar,
Ronsard'lar, Baudelaire'ler,
Mallarmé'ler, Verlaine ve Rimbaud'lar,
Apollinaire'ler, Breton, Eluard ve
Aragon'lar. Fransız ozanlarının şiir
bahçelerinden derlenmiş oylumlu bir
güldeste. çevirilerin büyük bir
bölümü
İlhan Berk'ten. Ama Sait Faik'in
Türkçesinden Lautréamont gibi güzel
şaşırtılarla da karşılaşıyor
okur. Daha birçok ozanımızın
çevirileri var; Orhan Veli, Cahit
Sıtkı Tarancı... Bizden şairlerin
Fransız şiiriyle buluşması, desek
yeri.
Ne ki, kitabın adı bana bir tuhaf
geldi. "Fransız Şiir
Antolojisi" mi, yoksa "Fransız
Şiiri Antolojisi" mi? Ben böyle
işlerden korktuğum için, hemen
bilenlere sormayı yeğlerim. (insan sora
sora Bağdat'ı bulur, diyeceğim ama,
bugünlerde yanlış anlaşılmasından
çekiniyorum.) Bazı yazar dostlarıma
danıştım. Hepsi de, "Fransız
Şiiri Antolojisi"nde karar kıldı.
Bununla da yetinmedim; her hafta Radikal
Kitap'taki Dil Meseleleri köşesinde,
günümüzde yaşanan Türkçe
sorunlarına ışık tutan Necmiye
Alpay'ın
da görüşünü aldım. Alpay,
"Haklısınız," dedi,
"Fransız Şiir Antolojisi
biçiminde bir tamlama, 'Fransızların
hazırladığı antoloji' gibilerden bir
anlama çekilebilir. İlhan Berk'in bunu
kast etmediğini ancak bağlamdan
anlayabiliyoruz. Bazı yazarlar, Fransız
Şiiri Antolojisi'ndeki gibi art arda
gelen iki -i durum ekini sevmiyor.
Gerçekten de, bu tür tamlamalar ses
açısından tatsız; Türkçenin
yapısal bir sorunu bu. Tahmin ederim,
İlhan Berk'in gerekçesi de budur.
Başka bir deyişle, şair, anlamsal
isabeti sese feda ediyor..."
Alpay'ın açıklaması, konuyu
açıklığa kavuşturmuştu. Ama Ahmet
Necdet'in, Adam Yayınları'ndan
çıkmış olan Baudelaire'den
günümüze Fransız şiiri
güldestesinin de Fransız Şiir
Antolojisi adını taşıması yalnızca
bir rastlantı mıydı? Yoksa bir
francophone'luk mu vardı bu işin
içinde?
Çoğaltacak olursak, "Amerikan
Şiir Antolojisi" mi deriz, yoksa
"Amerikan Şiiri Antolojisi"
mi? "Rus Şiir Antolojisi" mi,
yoksa "Rus Şiiri Antolojisi"
mi? "Türk Şiir Antolojisi"
mi, "Türk Şiiri Antolojisi"
mi? Örneğin, Memet Fuat, 1980'lerde
yayımladığı kitabının adını neden
Çağdaş Türk Şiir Antolojisi değil
de, Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi
koymuştur?
Birkaç gün sonra, bir sohbet
sırasında, edebiyat araştırmacısı
Sevengül Sönmez'e bu "Fransız
Şiir Antolojisi" garipliğinden
söz açacak oldum. "O da bir şey
mi?" dedi gülümseyerek. "Sen
cebindeki paranın üstündeki yazıyı
okusana!" Hemen elimi cebime atıp
bir banknot çıkardım: "Türkiye
Cumhuriyet Merkez Bankası".
"Al bundan da peş paralık!"
dedim kendi kendime. "Cebimdeki
paranın farkında değilim! Nasıl
görmemişim bugüne kadar!"
Sonra, bazı kuruluşların benzeri
tamlamalardan oluşan adlarına baktım.
Onlar doğruydu: Türkiye Cumhuriyeti
Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Türkiye
Cumhuriyeti Ziraat Bankası... En önemli
bankamızın adının da Türkiye
Cumhuriyeti Merkez Bankası olması
gerekmiyor muydu? Anlaşılan, bu
yanlış, yasa çıkarılırken
yapılmış ve bugüne değin
süregelmişti.
"Türkiye Cumhuriyet Merkez
Bankası" ... Ne tuhaf milletiz
değil mi? En temel kurumlarımızdan
birinin adında ve paramızın üstünde
bile dilimizi yanlış kullanıyoruz!..
Türk parasına hakaretle ilgili bir yasa
var bildiğim kadarıyla; Türk parasına
şu ya da bu biçimde hakaret ederseniz
içeri girersiniz. Neyse ki, gene
bildiğim kadarıyla, Türk diline
"hakaret"le ilgili bir yasa
yok... |