khicazkar

Aramızdan Ayrılanlar


Google Vitrindeki Kitaplar

 

Eflatun Cem Güney

Masal ve âşık edebiyatı derlemecisi Eflatun Cem Güney 2 Ocak’ta İstanbul’da öldü. 1896’da Malatya’da doğan Güney 1918’de Sivas Lisesi’ni bitirdikten sonra çeşitli illerde Türkçe ve edebiyat öğretmenliği yaptı. 1950-1956 yılları arasında Topkapı Müzesi müdür yardımcılığı, 1956-1961 arasında da İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü’nde müdür yardımcılığı ve Halk Eğitimi başkanlığı görevlerinde bulundu. Milli Mücadele yıllarında Konya’daki Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin Temsil ve İrşad Heyeti’nde görev alan Güney, Eskişehir, Konya, Kayseri, Sivas, Samsun ve Afyon illerinde dergi ve gazeteler çıkardı. İstanbul’a geldikten sonra folklor çalışmalarını yoğunlaştırdı; halk hikâye, masal ve efsanelerini derleyerek kitaplaştırdı. Derlediği masaları, özünü bozmadan, fakat yeni bir üslup içinde yeniden yazan Güney, Açıl Sofram Açıl (1949) ve Dede Korkut Masalları (1958) adlı çalışmalarıyla 1956’da “Andersen Payesi Şeref Diploması”, 1960’ta da “Dünya Çocuk Edebiyat Sertifikası” ile ödüllendirildi. İstanbul Radyosu’nda yaptığı “Bir Varmış Bir Yokmuş” programıyla büyük ilgi toplayan Eflatun Cem Güney’in masal, halk hikâyesi, halk fıkrası, âşık edebiyatı, folklor ve halk eğitimi alanlarındaki yapıtları çekici bir İstanbul Türkçesiyle işlenmiş örneklerdir.

İDİ İLE BİDİ

Develer tellal iken, piriler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken memleketin birinde idi ile Bıdı denen bir kari-koca varmış.

Mübarekler sanki birbirinin kaburgasından yaratılmış; ikisinin huyu da suyu da 0 kadar birbirine benzermiş. Kim ne derse ona inanır, yüzlerine gülen ekmeklerini ellerinden alırmış. El alemden ağızları yandığı için etliye sütlüye karışmaz, suyu bile üfleyerek içerlermiş. Eh oğul yok, uşak yok; sığır yok, sıpa yok; geçinmeyecek ne başları var! Dağa gider, odun toplar; bağa gider, bel beller; gül gibi geçinip giderlermiş...

Günlerden bir gün baş başa vermiş de başlarından geçeni konuşur dururlarmış. Bir ara karisi:

- İdi ! demiş Kocası da:

-Ne diyorsun Bıdı ! demiş

-Ne diyeceğim, Allah yüzümüze baksa da bize bir evlat verse, derim. Adam bu söze gülmüş:

-Bre Bıdı, demiş nerede 0 talih biz de! Gökten yağmur yerine inci yağsa, yine bir tanesi başımıza düşmez.

- Ben de biliyorum öyle ama, söz misali... Hani "olsa ile bulsa, bir araya gelse, görmemişin bir kızı, Kör Memiş'in bir oğlu olsa'. derler ya, veren Allah bize de verecek olsa, oğlan mı istersin, kız mı istersin? diye sormuş.

İdi:

İstemekle olursa ben altın perçemli bir oğlan isterim demiş. Bıdı da.

-Yook! Doğrusu, ben sırma saçlı bir kız isterim. Han Allah bana böyle bir kız ihsan etse ninnilerle uyutur, el üstünde büyütürdüm. dile, bir güzel olurdu ki, doğan aya "ya sen doğ, ya ben" derdi; güldükçe güller açılır, ağladıkça inciler saçılırdı... Acep insan bakmalara doyar mi ki! Yüzüne bakanın nasibi, kısmeti artardı. Bu böyle olduktan başka, üstelik on parmağında on hüner olurdu; bir hali dokur, bir hali dokurdu ki... kim var kim yok cümle alem oturur da yine bir yanı boş kalırdı. Hele dile bir sofra donatır, yiyip içende, yine de yetip artırdı. 0 zaman herkesin gözü üstünde kalırdı ya, yağma yok, dizimizin dibinde ayırmaz; eteğinin ucunu kimselere göstermezdim; ne küçük vezirin oğluna verirdim, ne büyük vezirin; alırsa padişahın oğluna verirdim de, varır saraylarda sultan olurdu.

Bıdı böyle atıp eğirinci kocası dayanamadı:

Hele sen sus, sultan anası, dedi. Allah bana da altın perçemli bir oğlan verse, yemez yedirir; giymez giydirir okutur dokutur, öyle bir adam ederdim ki, kaleminde kan damlar; ağzından cevahir olurdu, alimallah görenin parmağı ağzında kalırdı; hele kızların .. ille ve lakin ne küçük vezirin kızını alırdım, ne büyük vezirin; alsam alsam padişahın kızını alırdım.

Öyle bir düğün yapardım ki...

Id da bu kadar yükseklerden ucunca, karisi duramadı:

-Bre Idi, dedi, büyük lokma ye de, büyük söz söyleme; Allah sana bdyle altın perçemli bir oğlan yerine kel bir oğlan verirse.. 0 zaman tut perçeminden çal duvara.

Bıdı, böyle bir söz dokundurunca kocası:

Karıcığım, dedi neredeyse bizde el alem gibi saç saça baş başa geleceğiz. Benim altın perçemli oğlumu gözüm götürmedi galiba! Allah gönlüme göre hayırlısından, ömürlüsünden versin de varsın kel oğlan olsun.

Kuru yerde yatan minare kadar rüya görür derler; Idı ile Bıdı da yedi yıl bu hülya ile avunmuşlar ya, Allah ne yapmaya kadir değil. Gel zaman, git zaman, bunlara sırma sac! bir kızla altın perçemli bir oğlan vermiş; gönüllerine göre besleyip büyütmüşler; günün birinde a! bayrak kaldırıp toy düğün etmişler. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine, gökten üç elma düştü; böyle bir murat isteyenlerin niyetine


..................................................................................................................................................................................................................................

Bir Masal Ustası:
Eflatun Cem Güney


Fuat OVAT
Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı
fuatovat@hotmail.com

“Yokuşlarda ter dökerek, inişlerde tırnak sökerek giderken önlerine öyle bir dağ dikilmiş ki, ne dolanı çıkılır, ne tırmana tırmana. Ha işte, bu dağın böğründe bir yol bir iz ararken görmüşler ki, ne görsünler, gözleri ışıl ışıl, tüyleri kolan kolan bir kurt, bir çalı dibinde inildeyip duruyor. Meğer kurdun ayağına öyle bir çakır diken saplanmış, öyle bir çakır diken saplanmış ki, nasıl deyim, kara saplı bıçak gibi, ta varıp kemiğe dayanmış...”

Az mı dinledik buna benzer masalları radyonun gözde iletişim aracı olduğu günlerde. Yazı dilinden başka bir anlatım bu; halk hikâyelerinden izler taşıyan, biraz da meddahları hatırlatan. Masallarda böyle kişisel, kendine özgü bir anlatım yolu tutturmuştur Eflatun Cem Güney.

Masallar, halk hikâyeleri söz konusu olunca Eflatun Cem ile birlikte sevda da hatırlanmalıdır. Çünkü o, bu tür halk ürünlerine gönülden bağlıdır, bunları yayına hazırlarken gerçek bir folklorcu gibi davranmakla kalmamış, aynı zamanda bir sanatçı, yaratıcı bir yazar gibi çalışmıştır. “Masallara yeni renkler, motifler katmış, yepyeni varyantlar yaratmıştır.” (1)

Dertli Kaval, Âşık Garip, Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre onun kitaba geçirdiği, bize ulaştırdığı ve sevdirdiği halk hikâyelerinden bir kaçı. Bu yanıyla o, çağdaş bir halk hikâyecisidir.

Hekimhan’da, 1896’da doğan Eflatun Cem, Telgraf müdürü Ahmet Hurşit Beyin oğludur. Ölümle erken tanıştı: o, daha altı yaşında babasını, yedi yaşında annesini yitirdi. Amcası Sivas Posta Müdürü Şevket Beyin yanında büyüdü. Birinci Dünya Savaşı’nın henüz sona erdiği günlerde Sultaninin Edebiyat Bölümünü bitiren tek öğrenciydi.

DERTLİ KAVAL HİKÂYESİ

Öğrenim döneminin sonunda Konya Öksüzler Yurdunda Türkçe öğretmeni olarak çalışmaya başladı. Mütareke günlerinde duygularını şiirlerle anlattı. 19 Mayıs, içindeki kurtuluş umudunu yeşertti. İlk Kuvayi Millîye Marşı’nı yazdı. Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyetinin Konya’daki çalışmalarına katıldı. Kuvayi Millîye’nin Öğüt gazetesi ile İrşat dergisinde çalıştı. Kurtuluş edebiyatımızın ilk eserini, Matem Sesleri adlı şiir kitabını yayımladı; millî bir ruhla söylenmiş şiirlerle marşlar yer alır bu kitapta.

Hamdullah Suphi’nin bakanlığı döneminde toplanan ilk Maarif Kongresine katıldı. Kayseri Sultanisi Türkçe öğretmenliği sırasında Nafi Atuf Kansu’yla birlikte Misakı Millî gazetesini çıkardı. Ankara’da, Reşat Nuri, Ali Canip, Hasan Ali’yle birlikte Türkçe, Edebiyat kitaplarının incelenmesi çalışmalarına katıldı. Eskişehir, Sivas, Samsun, Afyon, Kütahya, İstanbul gibi Anadolu'nun birçok yöresini öğretmenlik görevi nedeniyle tanıdı. Bu yörelerde yerel sanat dergilerinin çıkmasına önayak oldu.

Oğluyla birlikte Dertli Kaval hikâyesini yazdı, ne yazık ki hikâyenin gazetelerde yayımlanacağı günlerde oğlunu yitirdi. Tarifsiz acılar yaşadı, kırk gün kırk gece kapanarak İnsan Çocuğa Ağıtlar’ı yazdı.

HER DERDE DEVA ÇİÇEKLER

“Yurdumuzun sadece insanı büyüleyen bir güzelliği değil, sır ve sihirle yoğrulmuş folklor özellikleri de vardır: Yaylaların birinde murat kapıları açılır; adaklar adanır, niyetler tutulur... ötekinde çiçekler, çiğdemler burcu burcu konuşur. Biri, “ben şu derde devayım” der; öbürü, “ben de şu hastalığa şifayım” der, der ama, gene duyan duyar, duymayan duymaz...” (2)

Güney, kendini halk edebiyatıyla ilgili çalışmalara vermiş, ozanlarımızla ilgili çalışmalarla yayın dünyasında kendine yer bulmuştur.

Halk Şiiri Antolojisi, Halk Türküleri gibi kitaplarda onun imzasını görürüz. Bir de oğluyla birlikte yazdığı Âşık Meslekî, Âşık Kâmili, Âşık Ruhsati, Erzurumlu Emrah gibi eserlerde.

Daha 1918’de Konya’da öğretmenliğe başladığı günlerde folklor araştırmalarına da başladı. Bir yandan derleme, tarama çalışmalarını yürütürken, bir yandan da topladıklarını işleme, değerlendirme çalışmalarına girişti.

Çalıştı, çabaladı, çıktığı yolda güçlüklerle karşılaşsa da yılmadı, yıllarca yürüdü. Akıp giden zamana karşı durdu bir bakıma. Zaman geçip giderken folklor değerlerimiz kaybolmasın istedi. Bir adım ötede, bunların halk ağzı ve halk zevkiyle işlenerek millî kütüphanemiz için değişmez, kılına dokunulmaz demirbaş nüshalar durumuna getirilmesini amaçladı.

Onun karınca gibi çalışarak oluşturduğu metinlerin kılına dokunulmaz demirbaş nüshalar olup olmadığı tartışılabilir; belki böyle bir amaç belirlemenin gerekli olup olmadığı da. Ancak, onun oluşturduğu eserler halk ağzından özellikler, halk zevkinden izler taşımaktadır.

Folklor ona göre şu başlıklarda toplanır: Millî destanlar, destan tipi hikâyeler, halk hikâyeleri, halk masalları, mitler ve halk efsaneleri halk fıkraları, atasözleri, türküler.

SÖZ, YAZI, GÖNÜL YAYLASI

“Bu masallar, bu hikâyeler, sözlü gelenekteki ağız tadıyla işlenerek halk klâsiklerimizin demirbaş nüshaları meydana getirilebilir... Bu destanlar, bu efsaneler, bizi kendi dar kabuğundan çıkarıp toplumun gönül yaylasına ulaştıracak yeni eserlerin yazılmasına yol açabilir... Bu güzellemeler, bu yiğitlemeler; şu manasız şiir çırpınmaları yerine, yüreklere derinlik, enginlik verecek bir şiir çağlayanı olabilir... Bu türküler, koşmalar ve bu ilâhîler, nefesler ses ve saz sanatçılarımızın dillerine tat, tellerine halavet katacak bir ezgi demeti olabilir.. Folklor edebiyatımıza, folklor müziğimize ait olan kimi eserler de, batı tekniği ile işlenerek yeni bir sanat, yeni bir edebiyat şekline can verilebilir...” (3)

O bu türlerin hepsini sever ama masallara sevdalıdır. “Ben masal analarının dizi dibinde yetiştim. Tadı damağımda kalmıştı onların masallarının. (...) sonra bu masalların birer sanat değeri olduklarına inandım. Sözlü bir gelenek hâlinde sürüp gelen bu masalları aynı anlatış tadıyla kaleme almaya çalıştım.”

KALBİN GÜLEN VE AĞLAYAN TELLERİ

Eflatun Cem Güney, geleneksel halk hikâyelerimizi ve masallarımızı derlemekle kalmadı, kendisi de masallar yazdı. Bu nedenle Masalcı Baba olarak ünlendi.

“Ya şu tandır başı; ne masallar, ne masallar var orada; makas kesmedik, iğne batmadık masallar. Hele iki tekerleyip bir yuvarlamasını bilen masal ustalarından dinlenirse tadına doyum olmaz. Doğrusu, ağızlarından bal akar, dilleri de kaymak çalar balın üstüne...” (4)

Eflatun Cem Güney, şehir şehir, köy köy, dağ tepe dolaştı. Masallar dinledi, kaydetti onları, yoğurdu, özümsedi, kendi diliyle yazdı; okuyucuları, daha çok çocukları, gençleri ama her yaştan insanı buluşturdu masallarla.

Çalışmaları ilgi ve beğeniyle izlendi. Masal alanındaki çalışmaları uluslar arası bir seçici kurulca dünya çocuk ve gençlik edebiyatının en iyi örnekleri sayıldı, ona Andersen Ödülü verildi. “Hans Christian Andersen Medal Kurumu” çağdaş masal yazarları içinde, Eflatun Cem’in Açıl Sofram Açıl kitabındaki masalları, 55 milletten şeref listesine aldığı 11 eser arasında en mükemmeli kabul etti, ona Andersen Payesi Şeref Diploması ve Dünya Çocuk Edebiyatı Sertifikası verdi (1956). 1960’ta “Dede Korkut Masalları ile aynı ödül bir kez daha verildi Güney’e.

İNSAN RUHUNDA GEZİ

Eflatun Cem Güney’e göre, halk ruhunun vatanı olan masallarda halk kendini, kendi dilini, kendi kalbini, kalbinin gülen ve ağlayan tellerini bulur: “Bilindiği gibi masallar, halkın hayal gücüyle yarattığı verimlerdir. Fakat bunlar sadece birer kuru hayal değildir: gerçeğin de büyük payı vardır. Halk hikâyelerinde gerçek ön plânda, hayal arka plânda gelir. Bu gerçekler düpedüz değil de masal motifleriyle anlatılır. Bu bakımdan kendi toplumumuzun yaşantılarını da bize öğretir. Hele insanı insana tanıtıcı yönü daha kuvvetlidir. Gerçekten masallar insan ruhlarında yapılmış gezilerdir. Halk ruhunun vatanı olan bu eserlerde halk kendini, kendi dilini, kendi kalbini, kendi kalbinin gülen ve ağlayan tellerini buluyor.”

Gözlerini yitirdi, genel olarak sağlığı bozuldu. Ama boş durmadı. Masallar üzerinde yoğunlaştı. Derlediği masalları titizlikle değerlendirdi. Masalları halkın ağzından çıktığı şekilde değil, kendine özgü bir üslûpla anlatmayı tercih etti. 30’u masal olmak üzere 62 kitabı yayımlandı.

“Keloğlan, Peri kızı, Devanası, Yedi Köyün Yüzkarası, İddi ile Bidı, Hılı ile dılı, Kara Ese, Sarı Köse... Bu masal kahramanlarının hamuru, mayası bir ama, huyu, suyu bir değil; akı da var, karası da... Akyürekliler arasında, gönül alıp kâbe yapanlar mı dersin, hakka hakikate tapanlar mı... On parmağını kandil edip yakanlar mı dersin, on parmağında on hüner olanlar mı... (...) Karayürekliler arasında da, kendilerini dev aynasında görenler de vardır, burnu Kaf dağında gezenler de. (...) Saman altından su yürütenler de vardır, ipe un serenler de... Görülüyor ki içlerinde beğenilen, örnek edilmesi değenler de bulunuyor, beğenilmeyen, şerrinden kaçılması gerekenler de... İşte masalların da asıl eğitim değeri burada...” (5)

GÖZLERİMİN SON ÇIRASI

1972’de, ölümüne 9 kala jübilesi yapıldığı gün, “Karlı dağın başına bir güneş çaldı.” der. Oysa, gözlerini kaybettiğinden dağı, karı, güneşi görmesi mümkün değildir. Alçak gönüllü, ince ruhlu bir sanatçı olan Cem, gönül gözüyle görür, yaren diliyle konuşur. Gözlerinin görmeyişine üzülmekle birlikte, son yazdığı kitabı için benzetmesi ilginçtir: “Gözlerimin son çırası.”

Çocuk edebiyatımızın verimli bir yazarı olan Eflatun Cem Güney, birçok masalımızın günümüz Türkçesiyle gün ışığına çıkarılmasında büyük çaba gösterdi. Halk Şiiri Antolojisi, Dertli Kaval , En Güzel Türk Masalları, Halk Türküleri, Bir Varmış Bir Yokmuş, Nasrettin Hoca Fıkraları, Evvel Zaman İçinde, Dede Korkut Masalları, Gökten Üç Elma Düştü, Az Gittim Uz Gittim, Folklor ve Eğitim, Folklor ve Halk Edebiyatı onun bize armağanı kitaplardan bazıları.

“Yıllar tüketmedi, şu kalem tüketti beni. Söyleyecek yeni bir şeyim kalmadı, yazacak, söyleyecek şeyi olanlara bizden selâm olsun.” diyen Eflatun Cem Güney aldı başını gitti 1981 yılı Ocak ayının ilk günlerinde.

Biraz Köroğlu’nun Bolu Beyi’ne seslenişindeki yiğitlik; “Benden selâm olsun Bolu Beyi’ne.” der gibi. Biraz da, durumunu tevekkülle kabullenme, baş kaldırmak bir yana, giderken kalanlara gönülden bir selâm verme.

Bu selâm , “yazacak, söyleyecek sözü olanlara.” Yunus, Mevlânâ, Hacı Bayram-ı Veli, Kaygusuz Abdal, Akşemseddin gibi...

KAYNAKLAR

1) Konur Ertop, “Eflatun Cem Güney Çağdaş Bir Halk Hikâyecisiydi”, Sanat Dergisi, 15 Ocak 1981.

2) Eflatun Cem Güney, Folklor ve Eğitim, s 2, Talim ve Terbiye Dairesi Yayınları, Türk Millî Eğitim Teorisi Geliştirme Araştırmaları Serisi, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1966.

3) Güney, age., s 24-25.

4) Güney, age., s 3.

5) Güney, age., s 10.

Kaynak:http://yayim.meb.gov.tr/dergiler/sayi48/ovat.htm

İNCİLİ YORGAN

Eflatun Cem Güney

Evvel zaman içinde
Kalbur saman içinde
Cinler cirit oynarken
Eski hamam içinde
Bir serçe kanadım
Kırk katıra yüklettim
Ne az gittim, ne uz gittim
Kaf dağına ilettim
Bir nefeste erittim
O dağların karını
Dikilmedik ağacın
Orda yedim narını
Eğrilmedik iplikle
Ne çulhalar dokudum
Elif dedim be dedim
Dağı, taşı okudum
Bir sinek bir kartalı
Sallayıp vurdu yere
Yalan değil, gerçektir
Yer yarıldı birdenbire
Kerpiç koydum kazana
Poyraz ile kaynattım
Nedir diye sorana
Şu masalı anlattım.

Bir varmış bir yokmuş, Allah'ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler cirit oynarken eski hamam içinde, Nalcı Baba derler biri varmış. Helal süt emmiş bir adam olduğu için mi nedir, dişleri haram lokma kesmezmiş. Bundandır, ne ölmüş at aramış, nalını sökecek; ne de bir kol, kanat aramış, yüz suyu dökecek!

Dükkânının, tezgâhının başını bekler; el emeği, alın teriyle kıt kanaat geçinir gidermiş. Yeryüzünde dikili bir ağacı yokmuş ama, filiz gibi üç oğlu varmış. Büyüklerinin adını sanını bilmiyorum. Küçüğünün ki Mıstık mı ne imiş!.. Bunların biri kılıçtan keskin, ikisi birbirinden miskinmiş. Söyleyenlerin ağzına bakılırsa, yalanı da yok! Görünürde büyüklerin başı yerde imiş ama, suyun ağır akanı, insanın yere bakanı derler; karda gezer izlerini belli etmezlermiş. Velakin küçükleri cin fikirli mi dedin, cin fikirljymiş. Her şeye akıl sır erdirir; şeytanı bile suya götürüp susuz geti-rirmiş; bu yüzden, Keloğlan gözüyle bakarlarmış Mıs-tık'a...

Gel zaman, git zaman... Babaları bu dünyadan göçüp gidince, geçim derdine düşmüşler; öyle ya, Nalcı Ba-ba'dan ne miras kalacak. Ne bir dağda bir avuç toprak bırakmış, ne bir bağda bir yeşil yaprak... Kara sabana ko-şulamadıktan geri, daha ne iş var ki, kolundan tutsunlar! Memleket dedikleri avuç içi kadar yer... Boşa koymuşlar, dolmamış, doluya koymuşlar almamış. Kara kara düşünüp dururken Mıstık: «Ağa kardeşlerim demiş, siz varken bana söz düşmez ama, biz burada ağzımızla kuş tutsak, gene emeğimizi ödemez. İyisi mi, gelin kısmetimizi başka yerde arayalım, dünya yıkılmadı ya!»

Bu söz kardeşlerinin de aklına yatmış:

«Doğru söylüyorsun Mıstık; el bir edip, dil bir edip de üçümüz bir arabaya koşulacaksak, küçük tekor önde gider, düş önümüze!» demişler. Demir çarık, demir asa yola düşmüşler. Az gitmişler, uz gitmişler; dere tepe düz gitmişler; derken günün birinde bir tarlaya yetmişler ki, ne görsünler! Ekinler adam boyu; başaklar, başını sallayıp duruyor, yerde kıvrılıp yatan tırpana doğru... Ama tırpan «bana mı!» demiyor. Üç kardeş birbirinin yüzüne bakmış; ötekiler ağzını açmayınca, küçük kardeşleri, küçük teker misali önde yuvarlanarak:

«Ağa kardeşlerim, demiş; bu ekinler tırpan istiyor, tırpan dersem el istiyor, emek istiyor ama, kim bilir eli mi değmedi, gücü mü yetmedi adamın. Her ne ise, yüzüstü bırakıp gitmiş. Kurda kuşa yem olacağına, gelin üçümüz üç elden biçelim. Helal süt emmiş birininse, gelir emeklerimizi öder elbet.»

Olur mu olur. Tarlanın bir başından girip, öbür başından çıkmışlar. Bir de nerde var, nerde yok; bir dev peyda olmamış mı? Üç kardeşin, üçününde tüyleri diken diken olmuş ama, dev:

«Hey insanoğulları, ben her dağ, aştım, her taşı taşıdım ama doğrusu bu tarla belimi büktü. Günlerdir gözlerim yolda, sizin gibi birini bekleyip duruyordum. Allah mı gönderdi sizi! Hakkınızı nasıl ödeyeceğim bilmem...» diye yüzlerine gülünce, yüreklerine bir su serpilmiş. Mıstık:

«Dev baba, demiş. İnsan dediğin kara gün dostudur, elinden geleni esirger mi; bir hakkımız varsa yerden göğe kadar helal olsun. Bizim istediğimiz güler yüz, tatlı dil...»

Bu ağız üstüne dev:

«Vah oğul,'güler yüzle tatlı dilin sözü mü olur; varım yoğum feda olsun sizin gibilere... Hani pek öyle insanlıktan nasibim yok ama, az buçuk bende kaldırım çiğnedim. Yol da bilirim, erkân da! Şu dağın ardında evim, evin önünde bir kuzum, kuzunun başında üç kızım var. Üçü birbirinden gönüllü; yazan Allah hangisini hanginize yazdıysa, yolunuza turab olsun ama, hele şu kuzuyu bir yiyelim de ağız tadıyla, ötesi kolay!..» deyip Mıstık'ın yüzüne bakmış ve el kadar kâğıt vermiş ki eline, karım kızartıp da göndersin kuzuyu diye. Ama Mıstık, devin gözünü pek beğenmemiş. Kâğıdı alıp bir arpa boyu yol gidince, açıp okumuş ki, ne okusun, kendi ayağıyla ölüme gidiyor.

«Kara hatun, bir kuzu gönderiyorum sana, bir insan kuzusu! Vakit, saat deme; sakın çiğ çiğ yeme; şişe tak, dönder, kızartıp gönder!» diye yazmış dev.

«İyiliğe kemlik!..» Başka ne beklenir ki bu kanlı mahlûktan!

Mıstık dilini ısırmış:

«Ya öyle mi! Dur, ben de Keloğlan'lığı ele alayım da bir gör!» deyip, bıçağının ucuyla mektubun ağzını yüzünü düzeltmiş. Sonra, dev karısına varıp estân etmiş, mestân etmiş, tarlabaşını destan etmiş; o da Mıstık yerine emlik kuzunun kanına girmiş.

Dev karısı bu kuzuyu kızartmada olsun, Mıstık bir kolayını bulup kızların bulunduğu odaya girmiş ki, ne görsün, üç kız! Güzel demek de söz mü... Biri çiçek açmış dal gibi, biri kekik kokan bal gibi, biri de, bir ana kuzusu, daha ağzından süt kokuyor

Keloğlan bunları böyle görünce, üç kurşunla üç yerinden vurulmuşa dönüp:

«Siz hangi dağın gülü, hangi dağın sümbülüsünüz?» diye sormuş. Onlar da iki göz iki pınar:

«Sorma yiğit, sorma demişler; bir padişahın kızıyız. Birgün bir şeytana uyup «Viran Bağ» derler, gezilmez bir bağa girmiştik. Dönüp dolaşırken iki dalın konuştuğunu duyduk, kulaklarımıza inanamadık. Daha daha yaklaşıp baktık, gözlerimize inanamadık. Bir garip ağaçtı, bu! Hani öyle ağaç demeye de insanın dili varmaz ya, bir kökten sürmüş iki dal; biri dut, biri armut... Dut dalı çalıp söylüyor; armut dalı da başını eğmiş dinliyordu. Parmağımız ağzımızda kaldı! Gayrı, göz kulak kesilip dinlemeye başladık. Sonra en olduk, neye uğradık bilmiyoruz. Duyup işittiklerimiz uyku olup damarlarımıza mı yayıldı. Yoksa başımız mı döndü, yüreğimiz mi bayıldı; her ne olduysa, gözlerimizi açtığımız zaman kendimizi bu mağarada bulduk. O gün, bugün devler kanımıza aş yürüyor. Üçümüzün üç avuç kanını içerlerse ömürleri, günleri artacak, üç bin yıl daha dünyaya meydan okuyacaklarmış. Bundandır, gündüzleri üçümüzün önünde üç gergef, kendi elimizle kendi kefenimizi işliyoruz. Geceleri de üçümüzün önünde üç ecel tası, sabahlara' kadar gözyaşı döküyoruz. Hangi gün, hangi saat ecel tasımız dolarsa, kefen gömleğimiz de o gün, o saat bitecek; yazan kara yazmış, bizim alın yazımız bu... Ya sen yiğit, sen ne arıyorsun, yel mi attı, sel mi att seni buraya?» diye sormuşlar. Mıstık da:

«Ne yel attı beni, ne sel... Kendi alın terimizi kendi kanımızla ödemeye gönderdi ama dev, vadem doimamış, benim yerime emlik kuzu kebap oluyor şimdi...» diye başlamış, başlarına gelenleri bir bir sayıp döktükten sonra:

«Allah, ecelden aman verirse, biz de kurtuluruz devin elinden, siz de... Gecenin bir vaktinde fırsat bulur da el edersem, el ettiğim yere gelin!» diye tembih üstüne tembih geçtikten geri, tandır başına gelmiş ki, emlik kuzu da nar gibi kızarmış, misk gibi tütüyor. Daha durur mu, tepsiyi başının üstüne almasıyla, tarla başını bulması bir olmuş.

Mıstık'ın burnu kanamadan çıkıp geldiğini görünce, devin gözleri faltaşı gibi açılıp:

«Gördün mü şu oğlanın yaptığını! Biz onun başına bir çorap örelim derken, o bizim başımıza ördü. Ben de bunu yanına korsam bana da dev demesinler!» diye ho-murdanıp durmuş ama, kimin umurunda... Emlik kuzuyu cennetlik gövdeye indirmişler.

Akşam olup da, sular kararırken, dev üç kardeşin yüzüne gülerek alıp evine götürmüş ama, Mıstık —emlik kuzudan ağzs yandığı için— bir daha yaş tahtaya basar-mı, kulaklarını onlardan a/ırmamış. Devlerin, iki taş arasında bir vakit bulup da:

«Hele kan uykuda iken bu üçünün kanına girelim b.u gece! Yarına da Allah kerim, kuyusu derin... Ya kızların kanını içeriz, ya da kendi ayağıyla gelecek kurbanlık kuzulardan birinin...» diye kem küm ettiklerini duyunca, uyku gözlerine haram olmuş. Devler kara taş üstünde kara bıçaklarını bilemeye gidince Mıstık:

«Fırsat bu fırsattır!» deyip kardeşlerine kaş-göz etmiş; kızlara da el eylemiş, gel eylemiş. Yayından fırlayan ok misali, fırlamışlar kapıdan.

Bir de devler gelip bakmışlar ki, ne görsünler, üç kardeşin de yerinde yeller esiyor, üç bacının da... Neye uğradıklarını bilemeyip hemen arkalarına düşmüşler ama, ötekiler çoktan sihirli ırmağı geçip yüreklerindeki korkuyu atmışlar.

Kara dev köpürüp küplere binmiş, Mıstık'a başını sallayarak:

«Bre Keloğlan yapılı» demiş; «bir emlik kuzudan ettin beni, yetmedi; şimdi de üç kızdan ettin, bitmedi, be hancı , sen yolcu iken, elbet yolun düşer bir günl» diye homurdanıp durunca, Mıstık ırmağın öbür başından:

«Sen, kuzu niyetine, kanımıza kasdetmqseydin, bir •emlik kuzudan olmazdın; üç nergefin yanına üç de ecel tası koymasaydın, üç kızdan olmazdın; eden bulur dev baba, eden bulur. Sen yollarımızı gözleyeceğine, elindeki bıçağı tutulacağı gibi tut ki, boynuna gelmesin!» deyip yolu tutmuşlar.

Onlar gidedursun, gelin biz haberi öteki yüzünden verelim:

Günün birinde padişah kızlarının ortadan kaybolduğunu duyunca, ne olduğunu bilememiş. Öyle ya, üçü de aydan arı, günden duru; hiçbirinin kalbinde kara yok; bugüne bugün eteklerinin ucunu bile gören olmamış, kimin parmağı olabilir bu işte! İnce eleyip sık dokumuşlar ama, akıl sır erdirememişler buna.

«Ya dağda, belde kalırlarsa, kara toprak gözlerini nasıl kapayacak! Ya kurda, kuşa yem olurlarsa, yeşil yaprak yüzlerini nasıl örtecek!»

Bu korku yüreğine yapışınca, deli, divane olası gelmiş padişahın:

«Kim kızlarımı bulur da getirirse, beğensin beğendiğini; dilesin dilediğini!» diye ferman üstüne ferman yağdırınca, umut dünyası bu, niceleri yollara dökülmüş; yeri, göğü ellek, fellek etmişler ya, yer demir, gök bakır, güvendikleri dağlara kar yağmış. Bu umut çırası da sönünce saray ,büsbütün padişahın başına zindan olmuş.

Ha işte, dağın, taşın böylesine yasa büründüğü günlerden bir gün, padişahın üç kızıyla Nalcı Baba'nın üç oğlu el ele, kol kola çıkıp gelmesinler mi! Padişah gözlerine inanamamış. Sevincinden ne yapacağını bilmeyerek, üç yiğidin üçününde alnından öperek sağ yanına almış, üç kızının üçünün de gözlerinden öperek, sol yanına almış. Onlar da. Viran bağdan, sihirli ırmağa kadar başlarından geçeni firaklı firaklı sayıp dökünce, bu yiğitlere kanı kaynamış, ille küçüklerine, ille küçüklerine, ciğerine sokası gelmiş padişahın:

«Dileyin benden HUediğinizil» demiş ama, üç kar des:

«Bizim ne dilediğimiz olacak padişahım, sağlığına dileriz.» deyip başlarını önlerine eğmişler, velakin padi şah:

«Kızlarım sırra kadem bastığı gün, ahd üstüne ahd etmiştim, kim bulup da getirirse ona vereceğim diye... Demek yazan Allah, size yazmış bunları! Vezir, vüzera-nın süzüne uyar da bu andımdan dönersem, halka karşı yüzüm kara çıkar, halka karşı kara çıkarsa, hakka karşı da çıkar. O zaman hem dünyamı kendi elimle yıkmış olurum, hem de ahretimi... Şimdi, beni baba yerine kor da «he!» derseniz, hem toy düğün edip, baş - göz ederim sizi; bir gün gelir devlet kuşu da birinizden birinizin başına konar inşallah!» deyip, üç gün, üç gece mühlet vermiş, düşünüp taşınsınlar diye...

İnsan bulunca bunar derler, meğer büyük kardeşlerinin gözü küçük kızdaymış; prtancıl kardeşlerinin gözü de ne onda, ne bunda padişahın tacında, tahdındaymış! Bundandır:

«Öyle bir nimete konduk ki, kapaksız kaynadı, buğu-suz pişti; elimiz kolumuz değmeden gelip önümüze düştü. Yine sağolsun küçük kardeşimiz!» deyip de kısmetlerine çıkanı öpüp de başlarına koyacak yerde, tutup da Mıstık'a bir kuyu kazmayı düşünmezler mil

Padişah üç gün sonra büyük kardeşlerini çağırıp da niyetini sorunca:

«Padişahım» demiş, «büyük kızınızın başımın üstünde yeri var ama! Bugüne bugün yeşilim yok, alım yok; ona layık şekerim yok. balım yok... Çam sakızı, ço: ban armağanı kabilinden olsun, bir «yüzgörümlüğü» hediye edemezsem, sonra ne yüzle bakarım yüzüne!» deyince, padişah gülmüş:

«İlâhi yiğit demiş; hele sen şu umursadığın şeye bak; sarayımda altın su gibi akıyor, beğen beğendiğini al nişanlına!»

Bu söz üstüne büyük:

«Padişahım demiş; adın var sanın var. İnsan senin kızına bir hediye verecek olduktan geri, göz görmedik el değmedik bir şey olmalı, devin mağarasındaki incili yorgan gibi. Altın anahtar, saray kapısından gayrı hangi kapıyı açar ki, o kapıyı açsın; açsa açsa, mağaranın kapısını bizim Mıstık açar, alsa alsa, devin elinden o alır. Ondaki akıl kimde var. Hemen bir buyruğunuza bakıyor!»

Ne yapsın padişah, Mıstık'ı çağırıp bir nice dil döktükten sonra, incili yorganı istemiş ondan...

Mıstık, rüzgârın nereden estiğini anlamış, anlamış ama, korkuya pabuç bırakmamak için:

«Büyük kardeşim büyük kızınıza hediye edecek olduktan geri, incili yorganın da sözü mü olur!» deyip çıkmış; az gitmiş, uz gitmiş; çayır çimen geçerek, lâle sümbül biçerek dere tepe düz gitmiş; derken günlerden bir gün devin mağarasına yetmiş; gayrı neylemiş, netmiş; orası üstümüze lâzım değil, nasıl ettiyse öyle bir ayın oyun etmiş ki, incili yorganı almasıyla, sihirli ırmağı boylaması bir olmuş.

Dev, soluk soluğa ardından koşup gelmiş ki. Mıstık, ırmağın öte gecesinde ettiği işe gülüp duruyor.

«Eeee Keloğlan yapılı seni, bir emlik kuzudan, üç kızdan ettin beni; üstelik bir de yaş tahtaya bastırıp incili yorgandan ettin, öyle mi! Dilerim Allah'tan bu yorganın altında yatan hiç uyanmasın!» diye, öyle bir beddua etmiş ki, vay geldi büyük kardeşin başına...

Mıstık'ın umurunda mı! «Yolcu yolunda gerek» deyip yürümüş ve bir göz yumup açıncaya dek sarayı bulmuş.

İncili yorganı görenler:

«İlâhi, bunu işleyenin elleri dert görmesin, sır ve sihirle işlenmiş sanki!» deyip, büyük sultanın çeyiz odasına kaldırmışlar. Mıstık'ın dönülmez yollardan döndüğünü duyunca, büyük kardeşinin yüzü, gözü kararmış ama, bu defa da ortancıl kardeş saman altından su yürütmeye başlamış.

Padişah bunu da çağırıp sorunca:

«Padişahım demiş, ortancıl kızınızın yüzüm üzre, gözüm üzre yeri var ama, bugüne bugün yüzüğüm yok, kaşım yok, ona layık elmasım yok, taşım yok, büyük kardeşim misali bir yüzgörümlüğü vermezsem, sultanın önünde yüzüm yer etmez mi!»

Padişah buna da gülmüş:

«İlahi- yiğit demişi Hazinemden türlü cevahir taşıp dökülüyor; beğen beğendiğini ver kızıma...»

«Padişahım demiş; il var, ar var; insan bir hediye verecek olduktan geri, akıl, sır ermedik bir şey olmalı; devin mağarasındaki şimşek taşı gibi... İnci, elmas dediğin, anahtar olsa, vezir, vüzera konağından başka hangi kapıyı açar ki, o kapıyı açsın! Açsa açsa mağaranın kapısını bizim Mıstık açar. Alsa alsa devin elinden o alır. Ondaki şeytanlık kimde var; siz bir ferman buyurun yoksa!»

Bakmış ki olacak gibi değil padişah, Mıstık'ı çağırıp, biraz yüzüne güldükten sonra şimşek taşını istemiş.

Mıstık, baltanın neyi kestiğini anlamış, anlamış ama, korkuyu dalına kondurmamak için:

«Ben ne yüzden düşmesini isterim kardeşimin, ne de yüzünü yer etmesini; hele ortancıl kızınıza hediye edecek olduktan geri, istediği şimşek taşı olsun!» deyip yola düşmüş; az gitmiş, uz gitmiş, dağlar, beller geçerek, soğuk sular içerek altı ayla bir güz gitmiş; derken günün birinde devin mağarasına yetmiş; gayrı, neylemiş, netmiş, nemize gerek, nasıl ettiyse, öyle bir allem, kaf-lem etmiş ki, şimşek taşını almasıyla sihirli ırmağı geçmesi bir olmuş.

Dev, tozu dumana katarak ardından koşup gelmiş ki Mıstık, ırmağın öte yanında, oturup duruyor.

«Eee Keloğlan yapılı, bir emlik kuzudan, üç kızdan ettin beni, yetmedi mi? Bir de incili yorgandan ettin, bitmedi mi? Şimdi de şimşek taşından ediyorsun beni. Dilerim Allah'tan buna göz koyanın gözüne uyku girmesin!» diye öyle bir karış vermiş ki, tutarsa vay geldi ortancıl kardeşin başına.

Mıstık:

«Bre baş belası, iyiliğe kemlik edenlerin başı beladan kurtulmaz; niye bunları böyle ettin diye sorma bana; daha ne edip eyleyeceksin diye sor...» deyip sarayın yolunu tutmuş.

Şimşek taşını görenlerin de gözleri kamaşmış:

«Allah Allah, ne çıra gibi tütüyor, ne mum gibi bitiyor; gece gündüz işim işim ışıldıyor, gökyüzünden düşmüş bir yıldız sanki...» deyip ortancıl kızın çeyiz odasına kaldırmışlar.

Mıstık'ın burnu bile kanamadan, dönüp geldiğini görünce, ortancıl kardeşin de elleri böğründe, muradı koynunda kalmış; gayrı nasıl bir dolap çevirsinler! Onlar kara kara düşünedursunlar, padişah Mıstık'ı da çağırıp niyetini sorunca, ne dese beğenirsiniz:

«Padişahım, sevgi dediğin iki başlıdır. Bir ucu benim gönlümde ise, bir ucu da onun gönlündedir. Ben onun yolunda deli, divane olmuşum ne çıkar, bakalım küçük sultanın gönlü nerelerde havalanıyor?» demiş. Padişah da:

«Yerden göğe kadar hakkın var oğul, her gönülde bir arslan yatar; ben de bunu böyle bildiğim için, önceden önce, küçük kızımın ağzını aradım, gördüm ki, kalbinde sen yatıyorsun; senin üstünde dönüp dolanıyor gönül kuşu; gayrı bir diyeceğin kaldı mı?»

Bu söz üzerine Mıstık:

«Öyleyse, başımın üstünde yen var, var ama! Benim ne büyük kardeşim gibi incili yorganım, ne de ortancıl kardeşim gibi şimşek taşım var! Böyle elim boş, yüzüm kara gerdeğe girersem, küçük sultanın başına kakınç olmaz mı? İyisi mi, ya devlet başa, ya kuzgun leşe... Şu mağarayı bir de kendi gözümle dönüp dolaşayım. Belki çam sakızı, çoban armağanı bir şey bulup gelirim...» deyip yollara düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş; inişlerde ter dökerek, yokuşlarda tırnak sökerek bir arpa boyu yol gitmiş, derken devlerin mağarasına yetmiş.

Dev, Mıstık'ı görünce dişlerini bilemeye başlamış:

«Bir sıçrarsın çekirge, iki sıçrarsın çekirge, üçüncüde avucumun içine düşersin çekirge; gayrı lamı, cimi yok, avuç avuç kanını içeceğim senin!» demiş.

Mıstık da boynunu bükmüş:

«Haklısın dev baba, haklısın; bugüne dek kırdığım ceviz kırkı geçti ama ister inan ister inanma, o gün bugün yüreğime bir korku yapıştı: Bir gün gelecek, dev baba beni yiyecek... Bir gün gelecek dev baba beni yiyecek, diye uykuyu durağı yitirdim! Şamdandaki mum gibi, ırmaktaki kum gibi eriyip aktım. Böyle her gün ölüp dirilmekten-se dedim, kurbanlık koyun gibi kendi ayağımla geldim! Yiyeceksen, ye benil İlle şunu da bir kenara ya? ki, bu edip eylediklerimi kendi aklımla etmedim ben. Bunları bir ettiren var bana! Bu ne padişah baba, ne de iki kardeşimden birisi; daha ilerisi, gerisi yok, başım boş değil benim, başım! içinde cinler mi cirit oynuyor, periler mi top oynuyor, bilmiyorum ki. Daha demin, yolda biri oğlak olup önüme düştü, sinek olup omuzuma uçtu; derken gözden kayboldu ya, belki canıma kanıma karışmıştır. Aman deyim dev baba; sen, sen ol da, beni yerken boğazında kalmasın ha!» deyince, devin gözleri dönmüş:

«Deme bre Keloğlan yapılı, demiş; tevekkeli değil, yüzünden, gözünden şeytanlık akıyor senin; Allah onların şerrine uğratmasın. Sana olmuş olanlar, bari bize olmasın; yedi adım ötede dur da tek ne istersen iste bizden!»

Büyük mağaranın kapısını ardına kadar açmışlar ama, üstündeki başındaki cinler bizi de çarpmasın diye yanına, yöresine yaklaşmamışlar. Mıstık da, bıyık altında gülerek göz göz bütün mağarayı gezmiş, nerde ne olduğunu sezmiş ama, ne dev aynasına elini sürmüş, ne de bir iğnesine, hiçbiri gönlünü sarmamış. Derken, yeşil bir kafes içinde, yeşil bir kuş görmüş, tüyleri pırıl pırıl, gözleri yumul yumul bir kuş.

«A kuşum, a cennet kuşum; nasıl olmuş da seni unutmuşum!» deyip almış onu oradan... Gider ayak, devlere de bir «Allahaısmarladık» diyecek olmuş ama, koydunsa bul onları yerinde!

«Kim bilir korkudan başlarını alıp ne yana gittiler; gayrı cehenneme kadar yolları var. Şu garip kuşu da ellerinden kurtardım yal» deyip sihirli ırmağı geçmiş, sarayın yolunu tutmuş.

Gel gelelim, bu cennet kuşu, ne şimşek taşı gibi sarayın gözünü kamaştırmış; ne de incili yorgan gibi parmaklarını ağzında bırakmış; görenler şöyle bir dudak büküp geçmişler. Hele kardeşleri, hele kardeşleri:

«Adımızı bir paralık ettin, bir kuşun diyeti ne ki, ne hediye olsun. Yükte hafif pahada ağır, daha başka şey yok muydu sanki!» diye yeniden onu ölüme sürecek olmuşlar ya, Mıstık, bu sözleri kulağının arkasına atıp:

«Adam sen de, kimsenin gözüne girmeye niyetim yok, beğenmeyen kızını vermesin; ben bir can daha kurtardım ya!» deyip başını öte tarafa çevirmiş.

Ne ise, ister istemez, yeşil kuşu da küçük sultanın odasına kaldırmışlar. Böylece hediye tamamına varınca davullar vurulup, meydanlar kurulmuş. Padişah tamam kırk gün, kırk gece toy düğün edip ahdini yerine getirmiş.

O sabah, Mıstık'la küçük sultan yeşil kuşun sesiyle uyanmışlar. Giyinip düzendikten sonra, gidip padişahın elini, eteğini öpmüşler Padişah da kızını görmüş, gö-nenmiş! güveysini görmüş; güvenmiş; öyle hediye vermemiş ama:

«Evlatlarım; bu dünya, dört kulplu bir teknedir: ikisinden kadın tutar, ikisinden erkek... Bir gün gelir, bu teknenin başına geçerseniz, şu bir çift sözüm kulağınıza küpe olsun! Hele o güne dek, yeşil kafesli odanızda, yeşil kuşu dinleyerek gününüzü gün etmeye bakın» diye dünyalar değer bir baba öğüdü vermiş.

Öteki kızlarıyla, öteki güveylerini de el öpmeye beklemiş ama, o gün ne incili yorgan odasının kapısı açılmış, ne de şimşek taşı odasının! Padişahın yüreğine bir Korku düşüp:

«Acep, gözü götürmeyenlerden biri, yastık çerezlerine bir şeyler katıp katıştırıp da zehirlemiş olrnasm bunları!» diye kara kara düşünmeye başlamış. Vezir vüzera ise:

«Padişahım, böyle korkuyu dalınıza kondurmayın, düğün deyip de geçivermeyin! O kadar konuğu indirip bindirmek dile kolay; kırk gün kırk gece insan öyle bir yorulur ki, doğulmuş ete döner; de yiğitse, gerdek gecesi sabahı başını kaldırabilsin. Alimallah yatak, çektikçe çeker adamı...» diye atıp eğirmişler ama, ertesi sabah gene onlardan bir ses, soluk çıkmayınca, «bunun altında bir çapanoğlu var ama, bunu da bilse bilse kardeşlerinin huyunu, suyunu bilen Mıstık bilir» deyip onu çağırmışlar; o da:

«Vallahi padişahım; demeye ağzım varmıyor ama, gayrı saklayacak yeri kalmadı; Allah bilir ya, kardeşlerimi devlerin bedduası tutmuş olacak. Eğer böyleyse vay başlarına! Ne incili yorgan altındakiler uyanabilir, ne şimşek taşı odasındakiler uyuyabilir. Doğrusu ettikleri şurama çıktı. Böyle bir karış da ben verecektim ya, ne de olsa kardeştir, dilim dolandı yoksa. Zira ben onların yoluna başımı koydukça, onlar benim yoluma kuyu koymadı kazdı, bir kuru taht için...» deyip de, büyük taş altında kalasıca büyük kardeşlerinin kendisine oyn-sdıkları oyunu bir bir sayıp dökünce, padişah sakalını karıştırmaya başlamış:

«Ya, demek bunların gözü ne incili yorganda, ne şimşek taşında, benim tacımda, tahdımda ha! ilâhi, böy-leîerinin gözünü toprak doyursun. Onlar ettiklerini çekiyor ama, ne olduysa, kızlarıma oldu. Kendi elimle başlarını nâra yaktım. Biri incili yorgan altında çürüyüp gidecek; biri de şimşekle çarpılmışa dönecek; ne yapmalı bilmem k"...» deyip vezir vüzeranın yüzüne bakmış ama, onlar bu derde merhem olamayınca Mıstık'a dönüp:

«Hey oğul, üzüm üzüme baka baka kararır derler ama, sen onlara ne gözle bakılacaksa o gözle bakmış olmalısın ki, tek bir damarın bile kardeşlerininkine çekmemiş. Huyun, suyun ak pınardan daha ak, içine bîr saman çöpü bile karışmamış. Üstelik vereceği kadar akıl fikir de vermiş Allah. Devlet kuşu senin gibilerin basına konmayacak da, kimin başına konacak, küçük kızımın talihi varmış doğrusu. Şimdi, bir yolunu yordamını bulur da sarayımın üstüne çöken şu musibete bir çare bulursan, söz bir Allah bir, tacımı, tahtımı sana bağışlarım!» deyince. Mıstık ne desin, göze girmek isteyenler gibi eğirip bükecek değil ya.

«Padişahım, demiş; her sözün benim için bir ferman ama, öyle her aklıma eseni yaparsam, ye emekler yele gider; ya dilekler sele gider. İyisi mi, iki saat olsun, mühlet verin de eni konu düşüneyim bir. Eme yarar bir çare bulabilirsem, gelir önüne dökerim. Vezir, vüzeranız da tartıp teraziler bunları, ondan sonra, Bismillah deyip baslarız ise!»

Doğru söze ne denir. Mıstık, düşünmüş taşınmış; danışacaklara da danışmış ve gidip padişahın önünde el-pençe divan durarak:

«Padişahım; devler de Allah'ın kulu; tutmasına onların da bedduası tutar ama, yetim ahi değil ki bu, yedi kat mermeri delip de geçsin. Bana öyle geliyor ki, şu incili yorganla şimşek taşı alınır da, bunların ah ü zarında olanlara verilirse, uyuyanlar uyanır, ama, uyanık olanları uyutmak zor gib geliyor biraz. Ne ise, hele siz şu dediklerimi yapın, yakıştırın, ötesini bana bırakın, elbet bir maval okur, onları da uyuturuz!» demiş; vezir vüzera da söylediklerini tartıp terazilemiş. Dediği gibi incili yorganı kapı ardında kısmetini bekleyen yetimin yetimi bir kıza vermişler, şimşek taşını da, başını kara kaplı kitaptan kaldırmayan derya gibi birine... Üstelik, Mıstık da okuyacağı mavalı okuyunca uyanamayanlar uyanmış, uyuya-mayanlar da uyumuş. Gayrı günlerini gün, gecelerini gece etmeye başlamışlar ama. büyük kardeşleri olsun ortancaları olsun, edip eylediklerinden öyle bir utanmışlar, öyle bir utanmışlar ki, hani yer yarılsa yere girecekler-miş. Ama padişah yine de ele güne karşı:

«Tek param pul olsun da, kızlarım dul olmasın!» diye, ikisine bir çift laf ederek:

«Be Allah'ın gafilleri, hiç mi feleğin aynasına bakmadınız? Sizde padişah olacak yüz, vebal taşıyacak omuz var mı ki, yağmur yağmadan sele gidiyorsunuz. Is-lâmın şartı beş; altıncısı da haddini bilmek! Baıi şu ettiğiniz, ayağınıza dolaştıktan sonra olsun, haddinizi, hududunuzu bilin de, bir daha çizgiden dışarı çıkmayın, yoksa karışmam, küçük kardeşinizin kılıcı başınızın üstünde!» deyip, gönlünden kopsa da, kopmasa da birer beylik vermiş bunlara; Mıstık'ı da başlarına padişah yapıp köşesine çekilmiş. Cümle âlem ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma daha düştü. Hakkından fazla hak istemeyenlerin başına...

http://www.osmanlimedeniyeti.com/Bilgi/Osmanl%C4%B1%20T%C3%BCrk%20Masallar%C4%B1%20-%20%C4%B0ncili%20Yorgan

İlgili Linkler: