| |
 |
 |
 |
|
Dink Son
Yolculuğuna Uğurlandı |
|
Hrant Dink Balıklı Ermeni
Mezarlığı'nda toprağa
verildi. |
|
|
|
Genel Yayın Yönetmeni olduğu
Agos gazetesi önünde öldürülen
gazeteci Hrant Dink toprağa
verildi.
Hrant Dink için önce Agos
gazetesi önünde bir tören
düzenlendi.
Dink'i son yolculuğuna
uğurlayan ailesi, yakınları,
sivil toplum örgütleri ve siyasi
parti temsilcileriyle
vatandaşlar, sabahın erken
saatlerinden itibaren gazetenin
önünde toplandı.
Hrant Dink'i taşıyan cenaze
arabası gazetenin önüne
geldiğinde, karanfil ve
alkışlarla karşılandı.
Eşi Rakel: "...Ülkenden
Ayrılmadın"
Dink'in eşi Rakel Dink, sessiz
bir saygı yürüyüşü
gerçekleştirdiklerini
belirterek, "Bugün sessizlik ile
büyük bir ses yükselteceğiz"
dedi.
Rakel Dink, konuşmasında,
"Sevdiklerinden, çocuklarından,
burada seni uğurlayanlardan
ayrıldın ama ülkenden
ayrılmadın" dedi.
Gazete önünden beyaz
güvercinler uçuruldu.
Meryemana Kilisesi ve
Patrikhane'de Tören
Hrant Dink'in cenazesi daha
sonra binlerce kişiden oluşan
bir kortej eşliğinde Agos
gazetesi önünden dini törenin
yapılacağı Kumkapı'daki
Meryemana Kilisesi'ne doğru yola
çıkarıldı.

Hrant Dink'in cenazesi,
buradaki tören ve konuşmaların
ardından Kumkapı'daki Ermeni
Patrikhanesi'ne götürüldü.
Dink'in cenazesi alkışlar
eşliğinde kiliseye girerken,
kiliseden de çan sesleri
duyuldu.
"Kendi Etnik Kökenine ve
Vatanına da Bağlıydı"
Buradaki töreni yöneten Türkiye
Ermenileri Patriği Mesrob 2,
Hrant Dink'in kendi etnik
kökenine olduğu kadar, vatanına
da bağlı olduğunu vurguladı.
Mesrob 2, Dink'in bazı
çıkışlarının, din ve ırk farkı
gözetmeksizin insan sevgisi
taşıyan dürüst Anadolu insanı
karakterinin dışavurumu olduğunu
belirtti.
Hrant Dink'in cenazesi
Balıklı Ermeni Mezarlığı'nda
annesi Nivart ve babası Sarkis
Dink'in kabirlerinin yanında
toprağa verildi.
Törene Şahin ve Aksu da
Katıldı
Cenaze törenine, Dink'in ailesi
ve yakınlarının yanı sıra,
Devlet Bakanı Başbakan
Yardımcısı Mehmet Ali Şahin,
İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu,
siyasi partilerin ve sivil
toplum örgütlerinin
temsilcileri, diplomatik misyon
şefleri ile çeşitli ülkelerden
Ermeni cemaatlerinin ruhani
liderleri ve çok sayıda vatandaş
katıldı.
Kaynak:TRT |
|
|
|
|
|
|
Hrant Dink
Uğurlanıyor |
|
23.Ocak.2007, Salı 11:30:02 |
|
|
|
Uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybeden
Hrant Dink son yolculuğuna uğurlanıyor. İçinde
Dink'in cenazesinin bulunduğu meşe ağacından
yapılan, üzerinde altın kabartmalı haç işaretinin
bulunduğu tabut, cenaze aracıyla Agos Gazetesi'nin
önüne getirildi. |
|
|
|


Türk bayrağına sarılı olmayan
Dink'in tabutu, gazetenin önünde sabahın erken
saatlerinden itibaren toplanan binlerce vatandaş
tarafından alkışlar eşliğinde karşılandı. Cenazeyle
birlikte Dink'in eşi Rakel, çocukları Delal, Sera ve
Ararat da gazeteye geldi. Cenazenin gelişiyle
birlikte tüm gazete çalışanları gözyaşlarına
boğuldu. Almanya Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Claudia
Roth, Yavuz Bingöl, Fehmi Koru, Cengiz Çandar'ın da
gazeteye geldiği görüldü.
Daha sonra Hrant Dink'in eşi Rakel Dink, Osmanbey’de
on bini aşkın insana hitap etti. Rakel Dink,
konuşmasında, barış ve kardeşlik mesajları verdi.
Konuşmadan sonra beyaz güvercinler uçuruldu.
Gazetenin önündeki aracın üzerine çıkan Rakel Dink,
"Hiç kimsede insanın dostları uğruna canını
vermesinden daha büyük bir sevgi yoktur. Sevgili
dostlar bugün canımın yarısını, sevgilimi,
çocuklarımın babasını, ailemizin büyüğünü kaybettik.
Sizinle, sağdakine, soldakine, öndekine, arkadakine
rahatsızlık vermeden, slogan atmadan sessiz bir
saygı yürüyüşü yapıyoruz. Bugün sessizlikle büyük
bir ses yükselteceğiz. Yaşı kaç olursa olsun, 17
veya 27 olsun, katil kim olursa olsun, bir zamanlar
bebek olduğunu biliyorum. Bir bebekten katil
oluşturan sorumluları sorgulamadan hiç bir şey
yapılamaz. Onun doğruluğa olan sevgisi, şeffaflığa
olan sevgisi, dostluğa olan sevgisi, onu buraya
getirdi. Dostluğa olan sevgisi onu büyüttü. Diyorlar
ki o büyük adamdı. O büyük mü doğdu? Hayır. O da
bizim gibi doğdu. Gökte değildi. O da topraktandı.
Bizim gibi çüreyen bir beden, yaşayan ruhu yaptığı
iş, kullandığı üslup, gözlerindeki yüreğindeki sevgi
onu büyük yaptı. Büyük düşündü. Büyük söyledi. Bugün
buraya gelerek hepiniz büyük düşündünüz. Siz de
büyüksünüz, bugünle kalmayın bununla yetinmeyin. O
milat yaptı. Siz de mühür oldunuz. Onunla manşetler
değişti. Onun için dokunulmazlar, tabular yoktu.
Büyük bir bedel ödedi. Bedellerin ödediği
gelecekler, Hrantları severek, Hrantlara inananarak
olur. Nefretle, kanı kandan üstün tutmakla olmaz. Bu
yükseliş karşıdakini kendi gibi görerek, kendi gibi
sayarak, kendin sayarak olur. Ah sevgilim
yaptıklarını konuştuklarını kim unutabilir sevgilim?
Hangi karanlık unutturabilir sevgilim? Korku
unutturabilir mi sevgilim? Hayatını zulüm mü yoksa
ölüm mü unutturacak sevgilim? Hayır hiçbir karanlık
unutturamaz sevgilim. Herkesin hakkını herkese geri
verelim sevgilim, sevdiklerinden, çocuklarından,
torunlarından ayrıldın, ülkenden ayrılmadın
sevgilim" dedi.
Vatandaşlar, belirlenen alanda kontrol noktalarından
geçerek alana alınırken, ellerinde "Hepimiz
Ermeniyiz", "Hepimiz Hrant Dink'iz" yazılı dövizler
taşıdıkları görüldü.
Agosd gazetesinin önündeki törenin ardından kortej
Meryem Ana Kilkisesi'ne doğru harekete geçti..
Törene katılanlar alkışlar ve sloganlarla Taksim
istikametine doğru yürüyüşe geçtiler. Cenaze arabası
çiçeklerle donatılırken Hrant Dink'in kızı kortejin
başında babasının portresini taşıyor.
Törende 'Katil devlet hesap verecek' 'Faşizme karşo
omuz omuza' sloganlarının kulanılması dikkat çekti.
Kaynak :http://www.haberkusagi.com, TRT |
|
 
  |
|
|
|
|
|
20.01.2007 23:41 |
|
 |
 |
|
Katil
Zanlısı Ogün S. Yakalandı |
|
Gazeteci Hrant Dink'in
katil zanlısı Ogün S'nin yakalandığı
bildirildi |
|
|
|
Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan, Gazeteci Hrant Dink'in katil zanlısının
yakalandığını açıkladı.
Katil zanlısı Ogün S. Samsun'da yakalandı.
Emniyet birimlerinin, kamera
görüntüleri üzerinde yaptığı çalışmalar sonuç
verdi. Bu görüntülerden elde edilen ve basına
dağıtılan fotoğraflardan zanlının, Trabzonlu
Ogün S. olduğu tespit edildi.
Ogün S'nin Trabzon nüfusuna
kayıtlı olduğunun belirlenmesi üzerine, zanlının
babası Ahmet S'nin de aralarında bulunduğu 10
dolayında kişi polis tarafından gözaltına
alındı. Ardından Ogün S'nin Samsun Otogarı'nda
yakalandığı bildirildi.
Öte yandan Ahmet S'nin
televizyonlardaki görüntülerden oğlunu tanıyarak
ihbarda bulunduğu belirtiliyor.
Hrant Dink'in katil zanlısı Ogün S'nin üç gün
önce İstanbul'a gidiyorum diyerek Trabzon'dan
ayrıldığı kaydediliyor.
Kaynak: http://www.trt.net.tr/wwwtrt/hdevam.aspx?hid=168268&k=0 |
|
Hrant Dink’e hain pusu
Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink,
gazetesinin önünde uğradığı silahlı saldırıda yaşamını
yitirdi. Dink başından ve boynundan 3 kurşunla
vurularak öldürüldü.
|
 |
 |
| Gazeteci Hrant
Dink, Agos Gazetesi çıkışında kurşunlanarak öldürüldü. |
Güncelleme: 12:29 TSI 20 Ocak 2007
Cumartesi
İSTANBUL -
Haftalık olarak Ermenice ve Türkçe yayınlanan Agos
Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink,
Halaskargazi Caddesi üzerinde bulunan gazetenin
çıkışında kimliği belirsiz kişi ya da kişilerin
silahla saldırısına uğradı. Dink başından ve boynundan
aldığı 3 kurşunla olay yerinde yaşamını yitirdi.
Video Haber
Dink’in katilinin kamera görüntüsü için tıklayın
|
|
BASIN DUYURUSU
Genel Yayın Yönetmenimiz kardeşimiz, dostumuz, en can
yakınımız Hrant Dink’i bilinçli ve alçakça bir cinayet
sonucu kaybettik.
Acımız hiçbirşeyle mukayese edilemez.
Kendini hala insan hissedebilenlerin başı sağ olsun.
AGOS Çalışanları
PRESS RELEASE
Our dearest friend , our brother , the editor in chief of
AGOS newspaper Hrant Dink has been assasinated ruthlessly.
There are no words to explain our pain.
Our deepest condolences for those who can still feel
themselves as human beings.
AGOS Members |
|
|
|
Hrant Dink
15.9.1954’te Malatya’da doğdu.
Yedi yaşında ailesiyle birlikte İstanbul’a göçtü.
Kısa süre geçmeden anne ve babasının boşanması nedeniyle
iki kardeşiyle birlikte ortada kaldılar ve Gedikpaşa’daki
Ermeni Protestan Kilisesi’nin çocuk yuvasına kondular.
Üç kardeş ilkokulu bu Kiliseye bağlı İncirdibi
İlkokulu’nda okuyup, yazları da okulun Tuzla’daki kampında
barındılar.
Hrant Dink Ortaokulu Becziyan, liseyi ise Üsküdar’daki
Surp Haç Tıbrevank yatılı okulunda tamamladı.
Lisenin ardından İstanbul Fen Fakültesi’nde Zooloji lisans
okumaya başlayan Dink bu esnada ilkokuldaki yuvada
tanıştığı Silopu doğıumlu Ermeni Varto aşiretinden Rakel
Yağbasan ile evlendi ve aynı zamanda Türkiye Ermenileri
Patriği Şınorhk Kalustyan’ın yanında çalışmaya başladı.
zooloji lisansı bitiren Dink bu kez İstanbul
Üniversitesi’nde Felsefe okudu ve bu esnada da üç çocuk
sahibi oldu.
Dink ve eşi bu tarihlerde Tuzla’daki Çocuk Kampı’nı
yönetmeyi üstlendiler ve Tuzla Kampı’nın Devlet tarafından
elden alınması sırasında mücadele ettiler.
Dink bu dönemde siyasal görüşleri nedeniyle ve değişik
vesilelerle üç kez gözaltına alındı ve tutklandı.
1980-1990 yılları arasında iş hayatıyla yetinen ve
kardeşleriyle birlikte bir kitabevi işleten Dink 1990
yıllarından itibaren tekrar Türkiye Ermeni Toplumu
içindeki faal yaşantısına döndü.
Bu yıllarda Marmara gazetesinde “Çutak’ rumuzuyla Ermeni
tarihiyle ilgili Türkiyede çıkan kitaplara ilişkin
kritikler yazdı.
1996’da birkaç arkadaşıyla birlikte ve dönemin Patriğinin
de teşviğiyle AGOS gazetesini kurdu.
Dink bu tarihten itibaren de yazdığı yazılarla ve Türk ve
yabancı basında dile getirdiği görüşlerle dikkat çekti.
Amerika, Avustralya, Avrupa ve Ermenistan’da çok sayıda
konferansa katılan Dink Ermeni Kimliği ve Ermeni Tarihi
üzerine geliştirdiği yeni söylemlerle tanındı.
Davalar
Dink Türkiye’de bu aşamada değişik yargılamalara tabi oldu
ve bazı davaları da halen sürüyor.
Dink 2002 yılında Urfa’da verdiği bir konferansta “Ben
Türk değil Türkiyeliyim ve Ermeniyim” dediği için
“Türklüğü aşağılamaktan” üç yıl yargılandı ve sonunda bu
davadan beraat etti.
Geçen yıl bir makalesi nedeniyle açılan davadan ise yine
Türklüğü aşağılamak suçundan altı ay hapse mahkum oldu ve
bu cezası ertelendi. Dink bu dava için Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi’ne başvurmaya hazırlanıyor.
Dink’in şu an yargılandığı iki dava daha var. Bunlardan
biri yargıyı etkilemek suçuyla kendisi ve AGOS’un yazı
İşleri Müdürü olan oğlu Arat Dink ve gazetenin imtiyaz
sahibi Sarkis Seropyan hakkında süren dava.
İkincisi ise 22 Mart 2007 tarihinde başlayacak olan bir
Türklüğü aşağılamak davası daha.
Bu davada Hrant Dink Reuters Ajansı’na “eEvet 1915’te olan
bir soykırımdı çünkü 4 bin yıldır bu topraklarda yaşayan
bir halk ve onun uygarlığı artık yok” dediği ve bu haber
AGOS Gazetesinde yayınlandığı için yine oğlu Arat Dink ve
Sarkis Seropyan ile birlikte üç yıl hapis istemiyle
yargılanacak.
Ödüller
2005 yılında Türkiye’de İnsan Hakları Derneği tarafından
Dink’e “Ayşe Nur Zarakolu Düşünce ve İfade Özgürlüğü
Ödülü” verildi.
Dink’e verilen bir diğer ödül ise 2006’da Alman Stern
Dergisi Kurucusu Henri Nannen adına dünya çapında tanınan
“Düşünce Özgürlüğü ve Cesur Gazetecilik Ödülü” oldu.
Dink’e dünya çapında iki ayrı ödül ise bu yılın 18
Kasım’ında Hollanda ve 24 Kasım’ında ise Norveç’te
verildi.
Hollanda’da verilen ödül Pen Award fikir ve düşünce
özgürlüğü,
Norveçte verilen ise Bjornson İnsan Hakları Ödülüydü
Dink halen AGOS Gazetesi’nin genel yayın yönetmenliğini ve
yazarlığını yapıyor.
Bu gazeteyi Türkiye’nin demokrat ve muhalif seslerinden
biri haline getirmeye, özellikle Ermeni toplumunun
uğradığı haksızlıkları kamuoyu ile paylaşmaya çabalıyor.
Gazetenin en temel hedeflerinden biri de Türk ve Ermeni
halkları, Türkiye ile Ermenistan arasında yeniden diyalog
kurabilecekleri bir ortamın gerçekleşmesine katkıda
bulunmak.
Dink değişik demokratik platformlarda ve sivil toplum
örgütlerinde elden geldiğince görev alıyor.
|
|
|
|
Hrant Dink was born in Malatya
on 15.9.1954.
At
the age of seven, he migrated to İstanbul together with
his family.
He
got his primary and secondary education in Armenian
schools. Immediately
after lyceum, he got married.
He
graduated from Zoology Department of İstanbul University?s
Science
Faculty. Then he continued his education at Philosophy
Department of the
same universities Literature Faculty for a while.
Since 1996 he works as the columnist and editor-in chief
of AGOS weekly
newspaper which can be regarded as the voice of Armenian
community.
He
tries to make this newspaper a democrat and oppositional
voice of Turkey
and also to share the injustices done to Armenian
community with public
opinion.
One of the major aims of the newspaper is to contribute to
dialogue between
Turkish and Armenian nations and also between Turkey and
Armenia.
He takes part in various democratic
platforms and civil society
organizations.
|
| |
|
Son
yazıları
Niçin hedef seçildim?
Başlarken bir not: Hiç işlemediğim “Türklüğü
aşağılamak” suçundan 6 aya mahkum oldum. Şimdi artık son
çare olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidiyorum.
17 Ocak tarihine kadar avukatlarım başvuruyu
gerçekleştirecekler ve benden de başvuruya eklemek için
olayların gelişimini anlatan bir yazı istediler. Ben de
dosyaya konacak bu yazıyı kamuoyuyla paylaşmayı uygun
gördüm. Çünkü benim için AİHM’in kararı kadar ve hatta
ondan daha fazla Türkiye toplumunun vicdani kararı önemli.
Birkaç hafta sürecek bu yazı dizisindeki bazı bilgileri ve
ruh halimi muhtemelen AİHM’e başvurmak mecburiyetinde
kalmasaydım ilelebet kendime de saklayabilirdim. Ama madem
ki iş bu noktaya kadar geldi olan biten herşeyi paylaşmak
galiba en iyisi...
Sadece benim değil, sadece Ermenilerin de değil... Tüm
kamuoyunun merak ettiği ve sormaktan kendini alamadığı
soru şu: “Türklüğü aşağılamak suçlamasıyla 301’den
soruşturma ya da dava açılan hemen herkes için bir
biçimiyle teknik ya da hukuki çözüm bulundu ve dava
mahkumiyete varmadan daha ilk celselerde sonuçlandı da,
Hrant Dink niye 6 aya mahkum oldu?”
Hafif atlatılanlar...
Bu aslında yanlış bir tespit ya da gereksiz bir soru
değil. Anımsanırsa eğer Orhan Pamuk için dava celsesi
başlamadan daha, “Ne yapılabilir de dava düşürülebilir?”
diye az takla atılmadı. Kimine göre Adalet Bakanlığı’nın
yargılama için izin vermesi gerekiyordu, dolayısıyla oraya
sormak gerekirdi. Nitekim öyle de yapıldı. Topun kendisine
atıldığını gören Adalet Bakanı ise sıkışmışlığın arasında
bir yandan Pamuk’a ateş püskürdü, bir yandan da ortaya
çıkıp “Ben böyle bir şey demedim” demesi için çağrılarda
bulundu. Sonuçta “Pamuk davası”nın ilk celsesi gerçekleşti
ve bu ilk duruşma esnasında yaşanan vandalist saldırılarla
Türkiye dünyaya rezil olunca, davanın ikinci celsesi aynı
şekilde yaşanmasın diye de ikinci celsenin yapılmasına
bile gerek kalmadan dava düşürüldü ve Pamuk’un 301
macerası teknik bir çözümle sona erdirilmiş oldu. Benzer
sürecin daha hafifi ise Elif Şafak davasında yaşandı.
Öncesinde hayli patırtısı koparılan dava daha ilk
celsesinde, Şafak’ın mahkemeye görünmesine bile gerek
kalmadan, sona erdirildi. Bu teknik çözümlerden herkes
memnundu. Başbakan Tayyip Erdoğan dahi Şafak’a telefon
açıp geçmiş olsun dileğinde bulundu. Benzer “Hafif
atlatmaları” Ermeni Konferansı’nın sonrasında yazdıkları
nedeniyle haklarında “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla
dava açılan gazeteci ve akademisyen arkadaşlar da
yaşadılar.
Cevaplanamayan...
Bu davaların bu şekilde hafif atlatılmış olmasını
kıskandığım sanılmasın. Aksine bu davaların ya da
soruşturmaların açılmış olması dahi mağdurları açısından
çok ağır bir bedeldir ve tüm bu davalardan yargılanan
arkadaşların yaşamış oldukları haksızlığın ne gibi bir
ağırlık taşıdığını en iyi bilenlerdenim ve
paylaşanlardanım. Benim derdim onların davalarında
gösterilen kaygı ve telaşın, Hrant Dink davasında niçin
gösterilmediğini sorgulamak ve cevaplamak. Nitekim gördük
ki, bu hafif atlatmalar Hükümet’e bir tür obsiyon verdi ve
301’in kaldırılmasını isteyen Avrupa Birliği’nin baskısı
karşısında, “Sonuçları güzel” bu uygulamalar örnek olarak
gösterilebildi ancak Hükümet’in 301’e ilişkin elinin
kolunun bağlı kaldığı ve Avrupa Birliği yetkililerine
herhangi bir cevap yetiştiremediği tek örnek ise Hrant
Dink’in mahkumiyet almış olması oldu. Konu o davaya
geldiğinde diller kilitlendi. Sahi, “Türklüğü aşağılamak
suçlamasıyla 301’den soruşturma ya da dava açılan hemen
herkes için bir biçimiyle teknik ya da hukuki çözüm
bulundu ve dava mahkumiyete varmadan daha ilk celselerde
sonuçlandı da, Hrant Dink, üstelik de hiç suç işlemediği
bir yazısında, niçin 6 aya mahkum oldu?”
Ermeni olmamın rolü
Evet, bu cevaba hepimizin ihtiyacı var! Özellikle de
benim. Sonuçta bu ülkenin bir yurttaşıyım ve ısrarla
herkesle eşit olmak istiyorum. Ermeni olduğum için
kuşkusuz bundan önce birçok olumsuz ayrımcılıklar yaşadım.
Sözgelimi 1986 yılında Denizli 12. Piyade Alayı’na kısa
dönem askerlik (8 aylık) için gittiğimde, devremdeki tüm
arkadaşlarıma yemin töreninden sonra erbaş rütbesi
taktılar ve bir tek beni ayırıp er olarak bıraktılar. İki
çocuk sahibi koca bir adamdım, umursamamam gerekiyordu
belki. Üstelik bir tür rahatlık dahi sağlamıştı. Nöbet ya
da daha zorlu görevler de verilmeyecekti. Amma velakin
fena koymuştu bu ayrımcılık. Tören sonrasında herkes
ailesiyle mutluluğunu paylaşırken, teneke barakanın
arkasında, tek başıma iki saat boyunca ağladığımı hiç
unutamıyorum. Alay komutanımın odasına çağırıp, “Üzülme,
bir sorunun olursa gel bana” deyişi hâlâ belleğimde bir
yara. 301’den yargılanış, aklanış ya da mahkum oluş bir
rütbe takdimi değil hiç kuşkusuz. Dolayısıyla “Onlara
verilmediğine göre bana da verilmemeliydi”, hele hele de
“Bana verdiklerine göre onlara da verilmeliydi” arayışında
asla olamam. Ama ayrımcılığa uğramanın tecrübeleriyle
pişmiş biri olarak ussal refleksimin şu soruyu sormaktan
da hiç geri durmadığını itiraf etmeliyim: “Benim Ermeni
olmamın bu sonuçta bir rolü oldu mu?”
Bildiklerim ve sezdiklerim
Bu soruya karşılık, bildiklerimi ve sezdiklerimi yan yana
getirdiğimde verebileceğim bir cevap var elbet. Özeti de
şu: Birileri karar verdi ve “Bu Hrant Dink artık çok
olmaya başladı... Ona haddini bildirmek gerek” diyerek
harekete geçti. Kabul ediyorum, kendimi ve Ermeni
kimliğimi çok merkeze alan bir iddia bu. Abarttığım öne
sürülebilir. Ne var ki benim ruhsal algılamam bu...
Elimdeki veriler ve yaşadıklarım bana bu iddiam dışında
bir seçenek bırakmıyor. İyisi mi şimdi bana düşen tüm
yaşadıklarımı ve sezgilerimi sizlere aktarmak. Sonrası
sizin bileceğiniz.
Haddimin bildirilmesi
Öncelikle Hrant Dink’in “Çok olmasına” biraz açıklık
getireyim. Dink zaten epeyi bir süredir dikkatlerini
çekiyor, canlarını sıkıyordu. 1996 yılıyla birlikte,
AGOS’u çıkardığından beri Ermeni toplumunun sorunlarını
dile getirirken, haklarını talep ederken ya da tarihin
konuşulmasına ilişkin Türk resmi tezinin hoşuna gitmeyen
kendi duruşunu sergilerken, arada bir çizmeyi aştığı
olmuyor değildi ancak asıl bardağı taşıran damla 6 Şubat
2004 tarihinde AGOS’ta yayınlanan “Sabiha Gökçen” haberi
oldu. Dink imzasıyla ve “Sabiha-Hatun’un sırrı” başlığıyla
verilen haberde Gökçen’in Ermenistanlı akrabaları
konuşuyor ve Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’in
aslında yetimhaneden alınmış bir Ermeni yetim olduğunu
iddia ediyorlardı. Bu haber, Türkiye’nin en çok satan
gazetesi Hürriyet’te 21 Şubat 2004 tarihinde AGOS’tan
alıntılanarak manşetten verilince olanlar oldu ve
Türkiye’de yer yerinden oynadı. 15 günü aşkın bir süre tüm
köşe yazarları habere ilişkin olumlu, olumsuz yorumlarda
bulundular, değişik kesimlerden değişik beyanatlar
verildi. Tüm bunların içinde en önemlisi ise Genelkurmay
Başkanlığı’nın yaptığı yazılı açıklama oldu. Genelkurmay
bu haberi yapanlara karşı “Böyle bir sembolü amacı ne
olursa olsun tartışmaya açmak, milli bütünlüğe ve
toplumsal barışa karşı bir cürümdür” açıklamasıyla tepki
koyuyordu. Onlara göre bu haberi yapanlar art niyetliydi,
Türk kadınının miti ve sembolü haline dönüştürülmüş bir
kişinin Türklüğünü birden bire onun üstünden çekerek o
kimlikte deprem yaratmaya çalışıyorlardı. Kimdi bu
densizler, kimdi bu Hrant Dink? Ona haddi bildirilmeliydi!
Resmi sohbete davet
Genelkurmay bildirisi 22 Şubat Pazar günü yayınlandı.
Evimde, televizyon haberlerinden dinledim uzun bildiriyi.
O gece çok rahat değildim. Ertesi gün muhakkak birşeyler
olacağını seziyordum. Nitekim tecrübelerim ve sezgilerim
beni yanıltmadı. Ertesi gün sabahın erken saatinde çaldı
telefonum. İstanbul Vali yardımcılarından biri arıyordu.
Sert bir tonla, habere ilişkin elimdeki belgelerle
Valiliğe beklediğini bildirdi. “Bu çağrının hangi amaçla
yapıldığını?” sorduğumda ise “Sohbet etmek ve elinizdeki
belgeleri görmek” şeklinde yanıtladı. Tecrübeli gazeteci
dostlarımı aradım, bu çağrının hangi anlama geldiğini
sordum. “Bu tür sohbetlerin gelenekten olmadığı gibi bunun
yasal bir prosedür de olmadığını ancak elimdeki belgelerle
davete icabet etmemin doğru olacağını” telkin ettiler.
Dikkatli olmalıydım
Tavsiyeye uydum ve elimdeki belgelerle birlikte Vali
Yardımcısı’nın yanına gittim. Hayli nazikti Vali
Yardımcısı. İçeri buyur ettiğinde, odasında biri bayan iki
kişi daha oturuyordu. Nazikçe “Onların kendisinin
yakınları olduğunu, sohbetimizde hazır bulunmalarında bir
mahzur görüp görmediğimi?” sordu. “Bir mahzur görmediğimi”
söyleyip oturduğumda zaten ortamın nazikliğini
kavramıştım. Hiç beklemeden girişi yaptı Vali Yardımcısı.
“Hrant bey” diyordu “Siz, tecrübeli bir gazetecisiniz.
Daha dikkatli haber yapmanız gerekmez mi? Sonra böyle
haberlere ne gerek var? Bakın ortalık nasıl allak bullak
oldu. Hayır, biz sizi biliyoruz ama sokaktaki adam ne
bilsin? Bu tür haberleri başka bir niyetle yapıyorsunuz
sanabilir. Bakın şu elimdeki evrakı görüyor musunuz?
Ermeni Patriği’nin bir başvurusu vardı, bazı internet
sitelerinde Ermeni toplumunun bazı kurumlarına yönelik
bazı densizler terör sayılabilecek girişimlerde bulunmaya
çalışıyorlarmış. İşte biz de onları aradık ve Bursa’da
bulduk, sonunda adalete de teslim ettik. Ama bakın işte
sokaklar ne gibi insanlarla dolu. Bu tür haberlere daha
dikkat etmek gerekmez mi?” Vali Yardımcısı’nın bu girişle
başladığı sohbete, odadaki misafirlerden erkek olan da
katıldı ve ondan sonra da zaten sözü bir daha başkasına
bırakmadı. Vali Yardımcısı’nın sözlerini daha da net bir
üslupla bu kez o yineledi. Dikkatli olmamı, ülkeyi ve
ortamı gerecek girişimlerden kaçınmamı telkin ediyordu:
“Sizin yazdığınız bazı yazılardan, her ne kadar üslubunuza
katılmasak da, niyetinizin kötü olmadığını
anlayabiliyoruz, ancak herkes bunu böyle anlamayabilir ve
toplumun tepkisini üzerinize çekebilirsiniz” diyerek de
beni kerelerce uyarıyordu. Ben ise haberi hangi niyetle
yaptığımı anlatmakla yetindim. Birincisi ben gazeteciydim
ve bu bir gazeteciyi heyecanlandıracak bir haberdi.
İkincisi de, Ermeni sorununu hep ölenler üzerinden
konuşmak yerine biraz da kalanlar ve yaşayanlar üzerinden
konuşmayı denemek istiyordum. Ama görüyordum ki kalanlar
üzerinden konuşmak daha zordu! Odadan ayrılacaktım ki
götürdüğüm belgeleri görmek ya da almak için ısrar bile
etmediklerini farkettim. Belgeleri isteyip istemediklerini
onlara ben anımsattım ve verdim. Zaten de konuşmaların
içeriğinden, beni hangi amaçla oraya çağırdıkları
belliydi. Haddimi bilmeliydim... Dikkatli olmalıydım...
Yoksa iyi olmazdı!
Artık hedefteydim
Hakikaten de sonrası iyi olmadı. Valiliğe çağrıldığımın
ertesi gününden itibaren birçok gazetede birçok köşe
yazarı Ermeni kimliği üzerine yazmış olduğum deneme
serisinin içinde geçen “Türk’ten boşalacak o zehirli kanın
yerini dolduracak temiz kan, Ermenilerin Ermenistan’la
kuracağı asil damarında mevcuttur” cümlesini cımbızlayarak,
bununla Türk düşmanlığı yaptığımı ortak bir kampanyayla
dile getirmeye başladılar. Bu yayınların ardından ise 26
Şubat günü İstanbul Ülkü Ocakları İl Başkanı Levent
Temiz’in başını çektiği bir grup ülkücü, AGOS’un kapısına
gelerek aleyhime sloganlar attı ve tehditlerde bulundu.
Polis gösterinin olacağını önceden haber almıştı. AGOS
içinde ve kapısında gereken önlemleri aldı. Tüm televizyon
kanalları ve gazete muhabirleri de haberdar edilmişlerdi,
hepsi AGOS’un önündeydi. Grubun kullandığı sloganlar çok
netti: “Ya sev ya terk et”, “Kahrolsun ASALA”, “Bir gece
ansızın gelebiliriz” Grubun lideri Levent Temiz’in yaptığı
konuşmada hedef açık ve seçikti: “Hrant Dink, bundan sonra
bütün öfkemizin ve nefretimizin hedefidir, hedefimizdir.”
Grup gösterisini yapıp dağıldı. Ama ne hikmetse o gün ve
ertesi gün herhangi bir televizyon kanalında (Kanal 7
hariç), herhangi bir gazetede (Özgür Gündem hariç) haber
geçilmedi. Belli ki Ülkücü grubu AGOS’un kapısına
yönlendiren güç, basını ve medyayı da o olumsuz görüntü ve
sloganların ardından blokaj altına -bir iki fireyle-
almayı başarmıştı.
Tehlikenin eşiğinde
AGOS’un önünde benzer bir gösteri de birkaç gün sonra
kendilerini “Asılsız Ermeni İddialarıyla Mücadele
Federasyonu” olarak adlandıran grup tarafından yapıldı.
Ardından da devreye o güne değin hiçbir popülaritesi
olmayan Av. Kemal Kerinçsiz ve onun başkanlığını yaptığı
Büyük Hukukçular Birliği girdi. Kerinçsiz ve arkadaşları
Şişli Cumhuriyet Savcılığı’na giderek, hakkımda suç
duyurusunda bulundular. Bu başvuruyla birlikte,
Türkiye’nin itibarını bütünüyle zedeleyen 301 davalarına
da hız verilmiş oldu. Benimle ilgili ise yeni ve tehlikeli
bir süreç başlıyordu. Gerçi ben hayatım boyunca hep
tehlikelerin etrafında dolaşmıştım. Ya tehlikeler beni çok
sevmişti, ya ben tehlikeleri... Ve işte yine uçurumun
kıyısındaydım. Peşimde tekrar birileri vardı. Onları
seziyordum. Ve onların Kerinçsiz ekibiyle sınırlı ve salt
onlardan oluşacak denli sıradan ve görünür olmadıklarını
çok iyi biliyordum.
Hrant Dink (12 Ocak 2007) AGOS Sayı: 563
Ruh halimin güvercin tedirginliği
Başlangıcında, “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla Şişli
Cumhuriyet Savcılığı’nca hakkımda başlatılan soruşturmadan
tedirginlik duymadım. Bu ilk değildi. Benzer bir davaya
zaten Urfa’dan aşinaydım. 2002 yılında Urfa’da gerçekleşen
bir konferansta yaptığım konuşmada “Türk olmadığımı...
Türkiyeli ve Ermeni olduğumu” söylediğim için “Türklüğü
aşağılamak” suçlamasıyla üç yıldan beri yargılanıyordum.
Duruşmaların gidişatından dahi habersizdim. Hiç
ilgilenmiyordum. Urfa’dan avukat arkadaşlar gıyabımda
yürütüyorlardı celseleri. Şişli Savcısı’na gidip ifade
verdiğimde de hayli umursamazdım. Sonuçta yazdığıma ve
niyetime güveniyordum. Savcı, yazımın sadece birbaşına hiç
bir şey anlaşılmayan o cümlesini değil, yazının bütününü
değerlendirdiğinde, benim “Türklüğü aşağılamak” gibi bir
niyetimin bulunmadığını kolaylıkla anlayacaktı ve bu
komedi de bitecekti. Soruşturma sonunda bir dava
açılmayacağına kesin gözüyle bakıyordum.
Kendimden emindim
Ama hayret işte! Dava açılmıştı. Yine de iyimserliğimi
kaybetmedim. O kadar ki, telefonla canlı olarak
bağlandığım bir televizyon programında, beni suçlayan
avukat Kerinçsiz’e “Çok heveslenmemesini, bu davadan
herhangi bir ceza yemeyeceğimi, eğer ceza alırsam bu
ülkeyi terk edeceğimi” dahi dile getirdim. Kendimden
emindim, gerçekten yazımda Türklüğü aşağılamak gibi bir
niyetim ve kastım -hiç ama hiç- yoktu. Dizi yazılarımın
tamamını okuyanlar bunu çok net olarak anlayacaklardı.
Nitekim işte, bilirkişi olarak tayin edilen İstanbul
Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik heyetin
mahkemeye sunmuş olduğu rapor da bunun böyle olduğunu
gösteriyordu. Endişelenmem için bir sebep yoktu, davanın
şu ya da bu aşamasında muhakkak yanlıştan dönülecekti.
“Ya sabır” çeke çeke...
Ama dönülmedi. Savcı, bilirkişi raporuna rağmen
cezalandırılmamı istedi. Ardından da hakim altı ay
mahkumiyetime karar verdi. Mahkumiyet haberini ilk
duyduğumda, kendimi, dava süresi boyunca beslediğim
ümitlerimin acı tazyiki altında buldum. Şaşkındım...
Kırgınlığım ve isyanım had safhadaydı. “Bak şu karar bir
çıksın, bir beraat edeyim, siz o zaman bu
konuştuklarınıza, yazdıklarınıza nasıl pişman olacaksınız”
diye dayanmıştım günlerce, aylarca. Davanın her celsesinde
“Türkün kanı zehirlidir” dediğim dile getiriliyordu gazete
haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında.
Her seferinde “Türk düşmanı” olarak biraz daha meşhur
ediliyordum. Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu
faşistler, ırkçı küfürlerle. Pankartlarla hakaretler
yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan
telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz daha
artıyordu. Tüm bunlara “Ya sabır” çekip, beraat kararını
bekleyerek dayanıyordum. Karar açıklandığında nasıl olsa
gerçek ortaya çıkacak ve bu insanlar yaptıklarından
utanacaklardı.
Tek silahım samimiyetim
Ama işte karar çıkmıştı ve tüm ümitlerim yıkılmıştı.
Gayrı, bir insanın olabileceği en sıkıntılı konumdaydım.
Hakim “Türk Milleti” adına karar vermişti ve benim
“Türklüğü aşağıladığımı” hukuken tescillemişti. Her şeye
dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi. Benim
anlayışımla, bir insanın birlikte yaşadığı insanları etnik
ya da dinsel herhangi bir farklılığı nedeniyle aşağılaması
ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir yanı olamazdı. İşte bu
ruh haliyle, kapımda hazır bekleyen ve “Daha önce dile
getirdiğim gibi ülkeyi terk edip etmeyeceğim”i teyit etmek
isteyen basın ve medyadan arkadaşlara şu açıklamada
bulundum: “Avukatlarıma danışacağım. Yargıtay’da temyize
başvuracağım ve gerekirse Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’ne de gideceğim. Bu süreçlerden herhangi
birinden aklanamazsam ülkemi terk edeceğim. Çünkü böylesi
bir suçla mahkum olmuş birinin benim kanaatimce
aşağıladığı diğer yurttaşlarla birlikte yaşama hakkı
yoktur.” Bu sözleri dile getirirken yine her zamanki gibi
duygusaldım. Tek silahım samimiyetimdi.
Kara mizah
Ama gelin görün ki beni Türkiye insanının gözünde
yalnızlaştırmaya ve açık hedef haline getirmeye çalışan
derin güç, bu açıklamama da bir kulp buldu ve bu kez de
yargıyı etkilemeye çalışmaktan hakkımda dava açtı. Üstelik
bu açıklamayı tüm basın ve medya vermişti ama onların
gözüne batan ille de AGOS’takiydi. AGOS sorumluları ve
ben, bu kez de yargıyı etkilemekten yargılanır olduk.
“Kara mizah” dedikleri bu olsa gerek. Ben sanığım, bir
sanıktan daha fazla kimin yargıyı etkileme hakkı olabilir
ki? Ama bakın şu komikliğe ki sanık bu kez de yargıyı
etkilemeye çalışmaktan yargılanıyor.
“Türk Devleti adına”
İtiraf etmeliyim ki Türkiye’deki “Adalet sistemi”ne ve
“Hukuk” kavramına olan güvenimi fazlasıyla yitirmiş
durumdaydım. Nasıl yitirmeyeyim? Bu savcılar, bu hakimler
üniversite okumuş, hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar
değiller mi? Okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları
gerekmiyor mu? Ama gelin görün ki, bu ülkenin Yargı’sı bir
çok devlet adamının ve siyasetçinin de dile getirmekten
çekinmediği gibi bağımsız değil. Yargı yurttaşın haklarını
değil, Devlet’i koruyor. Yargı yurttaşın yanında değil,
Devlet’in güdümünde. Nitekim şundan bütünüyle emindim ki,
hakkımda verilen kararda da her ne kadar “Türk Milleti
adına” deniyor olsa da, şu çok açık ki “Türk Milleti
adına” değil, “Türk Devleti adına” verilmiş bir karardı
bu. Dolayısıyla, avukatlarım Yargıtay’a başvuracaklardı,
ama bana haddimi bildirmeye karar vermiş derin güçlerin
orada da etkili olmayacaklarının garantisi neydi? Hem
sonra zaten, Yargıtay’dan hep doğru kararlar mı çıkıyordu?
Azınlık Vakıfları’nın mülklerini elllerinden alan haksız
kararlara aynı Yargıtay imza atmamış mıydı?
Başsavcının çabasına rağmen
Nitekim işte başvuruda bulunduk da ne oldu? Yargıtay
Başsavcısı tıpkı bilirkişi raporunda olduğu gibi suç
unsuru bulunmadığını belirtti ve beraatimi istedi ama
Yargıtay yine de beni suçlu buldu. Ben yazdığımdan ne
kadar eminsem Yargıtay Başsavcısı da o kadar okuyup
anladığından emindi ki, karara da itiraz etti ve davayı
Genel Kurul’a taşıdı. Ama, ne diyeyim ki, bana haddimi
bildirmeye soyunmuş olan ve muhtemelen de davamın her
kademesinde bilemeyeceğim yöntemlerle varlığını
hissettiren o büyük güç, işte yine perde arkasındaydı.
Nitekim Genel Kurul’da da oy çokluğuyla benim Türklüğü
aşağıladığım ilan edildi.
Güvercin gibi
Şu çok açık ki, beni yalnızlaştırmak, zayıf ve savunmasız
kılmak için çaba gösterenler, kendilerince muradlarına
erdiler. Daha şimdiden, topluma akıttıkları kirli ve
yanlış bilginin tesiriyle Hrant Dink’i artık “Türklüğü
aşağılayan” biri olarak gören ve sayısı hiç de az olmayan
önemli bir kesim oluşturdular. Bilgisayarımın güncesi ve
hafızası bu kesimdeki yurttaşlar tarafından gönderilen
öfke ve tehdit dolu satırlarla yüklü. (Bu mektuplardan
birinin Bursa’dan postalandığını ve yakın tehlike
arzetmesi açısından da hayli kaygı verici bulduğumu ve
tehdit mektubunu Şişli Savcılığı’na teslim etmeme rağmen
bugüne değin herhangi bir sonuç alamadığımı yeri gelmişken
not düşeyim.) Bu tehditler ne kadar gerçek, ne kadar
gerçek dışı? Doğrusu bunu bilmem elbette mümkün değil.
Benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi
kendime yaşadığım psikolojik işkence. “Bu insanlar şimdi
benim hakkımda ne düşünüyor?” sorusu asıl beynimi kemiren.
Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve
insanların “A bak, bu o Ermeni değil mi?” diye bakış
fırlattığını daha fazla hissediyorum. Ve refleks olarak da
başlıyorum kendi kendime işkenceye. Bu işkencenin bir yanı
merak, bir yanı tedirginlik. Bir yanı dikkat, bir yanı
ürkeklik. Tıpkı bir güvercin gibiyim... Onun kadar sağıma
soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım. Başım onunki
kadar hareketli... Ve anında dönecek denli de süratli.
İşte size bedel
Ne diyordu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül? Ne diyordu
Adalet Bakanı Cemil Çiçek? “Canım, 301’in bu kadar da
abartılacak bir yanı yok. Mahkum olmuş hapse girmiş biri
var mı?” Sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiş gibi...
İşte size bedel... İşte size bedel... İnsanı güvercin
ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir
misiniz siz ey Bakanlar..? Bilir misiniz..? Siz, hiç mi
güvercin izlemezsiniz?
“Ölüm-Kalım” dedikleri
Kolay bir süreç değil yaşadıklarım... Ve ailece
yaşadıklarımız. Ciddi ciddi, ülkeyi terk edip uzaklaşmayı
düşündüğüm anlar dahi oldu. Özellikle de tehditler
yakınlarıma bulaştığında... O noktada hep çaresiz kaldım.
“Ölüm-Kalım” dedikleri bu olsa gerek. Kendi irademin
direnişçisi olabilirdim ama herhangi bir yakınımın
yaşamını tehlike altına atmaya hakkım yoktu. Kendi
kahramanım olabilirdim, ama bırakın yakınımı, herhangi bir
başkasını tehlikeye atarak, yiğitlik yapmak hakkına sahip
olamazdım. İşte böylesi çaresiz zamanlarımda, ailemi,
çocuklarımı toplayıp, onlara sığındım ve en büyük desteği
de onlardan aldım. Bana güveniyorlardı. Ben nerede olursam
onlar da orada olacaktı. “Gidelim” dersem geleceklerdi,
“Kalalım” dersem kalacaklardı.
Kalmak ve direnmek
İyi de, gidersek nereye gidecektik? Ermenistan’a mı? Peki,
benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki
haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? Orada başım daha
büyük belalara girmeyecek miydi? Avrupa ülkelerine gidip
yaşamak ise hiç harcım değildi. Şunun şurasında üç gün
Batı’ya gitsem, dördüncü gün “Artık bitse de dönsem” diye
sıkıntıdan kıvranan ve ülkesini özleyen biriyim, oralarda
ne yapardım? Rahat bana batardı! “Kaynayan cehennemler”i
bırakıp, “Hazır cennetler”e kaçmak herşeyden önce benim
yapıma uygun değildi. Biz yaşadığı cehennemi cennete
çevirmeye talip insanlardandık. Türkiye’de kalıp yaşamak,
hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye’de demokrasi
mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık
tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi. Kalacaktık
ve direnecektik. Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak
ama... Tıpkı 1915‘teki gibi çıkacaktık yola... Atalarımız
gibi... Nereye gideceğimizi bilmeden... Yürüyerek
yürüdükleri yollardan... Duyarak çileyi, yaşayarak
ızdırabı... Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik
yurdumuzu. Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama
ayaklarımızın götürdüğü yere... Her neresiyse.
Ürkek ve özgür
Dilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak
mecburiyetinde kalmayız. Yaşamamak için fazlasıyla
umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten. Şimdi artık
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruyorum. Bu dava
kaç yıl sürer, bilemem. Bildiğim ve beni bir miktar
rahatlatan gerçek şu ki, hiç olmazsa dava bitene kadar
Türkiye’de yaşamaya devam edeceğim. Mahkemeden lehime bir
karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da
demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda
kalmayacağım. Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor
bir yıl olacak. Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak.
Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya
kalacağım? Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek
güvencem sayacağım. Evet kendimi bir güvercinin ruh
tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu
ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin
ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını
sürdürürler. Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da
özgürce.
Hrant Dink (19 Ocak 2007) AGOS Sayı: 564
|
| |
|
AGOS’a yeni bir soruşturma |
|
Dink davasında ‘Bilirkişi Raporu’ |
|
Ermeni kimliği üzerine |
|
Dink’e, Henri Nannen ödülü |
|
Aldığı hapis cezasını ardından
yapılan basın açıklaması
|
|
Yargıtay: Dink ifade özgürlüğü
sınırında kalmadı |
| |
|
Hrant Dink'i 'yakan'
yazılar
Bilirkişi: Hrant Dink suç işlemedi
Türkçe ve Ermenice yayımlanan Agos Gazetesi Genel Yayın
Yönetmeni Hrant Dink'in 'Ermeni Kimliği Üzerine' başlıklı
yazı dizisinde 'Türklüğü tahkir ve tezyif ettiği'
gerekçesiyle altı ay hapis cezasına çarptırılması düşünce
ve ifade özgürlüğü tartışmalarını yeniden gündeme getirdi.
Gazeteci Hrant Dink, ceza almasına neden olan yazıda
'Türklüğü tahkir ve tezyif etmek' gibi bir niyetinin
olmadığını açıkladı. Nitekim Şişli
2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin görevlendirdiği üç kişilik
bilirkişi heyeti de dizi yazının 6, 7 ve 8'inci bölümleri
incelendiğinde bir suç unsurunun oluşmadığı tespitini
yapmıştı.
Bilirkişi heyetinin raporunu ve yazı dizisinin son üç
bölümünü aynen yayımlıyoruz:
"Dava konusu yayın sanık Hrant Dink tarafından Agos
gazetesinde kaleme alınan yazı dizisinin 8 numaralı
yazısıdır. Bilindiği gibi bu tür yayınlara ilişkin
yargılamalarda suçun tespit edilebilmesi için bütünün ve
bağlamın dikkate alınması gerekmektedir. Zira kimi
durumlarda tek başlarına tahkir olarak nitelendirilebilen
eylemler bir bütünün içinde bu maksada hizmet etmemekte,
kimi zamanlarda ise tek başına tahkir edici olamayan
ifadeler bir bütünün içinde tahkir edici olabilmektedir.
Bu nedenle eylemin tipik olup olmadığı ve suçun diğer
yapısal unsuları bakımından yapılacak değerlendirmede bu
bütünün dikkate alınması gerekmektedir.
Sekiz bölüm de incelenmeli
Dava konusu yayın 'Ermeni Kimliği' başlığı altında yazılan
bir dizi yazının içerisinde yer almaktadır. Bu dizi
çerçevesinde yazar; (1) Kuşaklara Dair (7 Kasım 2003), (2)
Kilisenin Rolü (14 Kasım 2003), (3) Kaç Vartan'ın
Çocukları (5 Aralık 2003 ), (4) Pratik Kimliğin Teorisi
(19 Aralık 2003), (5) Batı: Cennet ve Cehennem (26 Aralık
2003), (6) Ermeni'nin Türk'ü (23 Ocak 2004), (7) 'Türk'ten
Kurtulmak (30 Ocak 2004), (8) Ermenistan'la Tanışmak (13
Şubat 2004) başlıklı yazıları 'Ermeni Kimliği' üst başlığı
altında incelenmektedir. Bilindiği üzere milletler
bakımından kimlik sorunu siyasi ve sosyolojik bir
kavramdır. Milletler tanımları gereği ortak bir kültür ve
amaç çerçevesinde bir araya gelmiş insan topluluklarıdır.
Bu kısa tanımlamada pek çok unsur yer almamakla birlikte,
ortak kültür aranan dil, din, yaşam tarzı, ortak tarih,
coğrafya gibi pek çok unsuru bünyesinde barındırmaktadır.
Milletlerin kimliği dendiğinde ise anılan sosyolojik ve
siyasi pek çok kavramın bir bütünü, o milletin ortak
değerleri ifade edilmektedir. Milletlerin kimliği
kullanılan dilden tarihe, siyasi olaylardan dine, ortak
amaçlardan coğrafi birlikteliğe kadar pek çok kavram ve
kurumdan etkilenmektedir. Örneğin Türk kimliği dendiğinde
kabul edilen dinin, yaşanan siyasal süreçlerin,
savaşların, kültürün, milleti oluşturan bireylerce
benimsenen ortak amaçların -ki örneğin bunlar Anayasamızın
başlangıç bölümünde ifade
edilmektedir- etkisi tartışılmazdır. Milletler bakımından
kimliğin ortaya konması ve ana unsurlarının belirlenmesi
hayati önemdedir. Zira kimlik milletlerin varlık ve
devamlılıkları bakımından son derece önemlidir. Ermeni
kimliğine ilişkin sanıkça yazılan yazıda da bu bağlamda
Ermeni kimliğinin bir değerlendirmesi yapılmaktadır. Bu
çerçevede sanık kuşaklar arasındaki farklılıklara, farklı
ülkelerde yaşayan Ermenilerin kimlik bakımından
durumlarına, 1915 yılında yaşanan olaylara, Batı'ya göç
eden Ermenilere, Ermenistan dışında yaşayan Ermenilerin
Ermenistan'la ilişkilerine değinmektedir. Sanık bakımından
kaleme alınan yazılardan sadece sonuncusu iddianamenin
konusunu oluşturmaktadır.
Sanığın müsnet suç bakımından söz konusu ifadeleriyle
anlatmak istediği husus tüm yazıları ardı ardına
okunduğunda ortaya çıkmaktadır. Buna göre 1915 yılında
yaşanan olaylar soykırım niteliğindedir. Bu olaylar Ermeni
kimliğinde gerek oluşları gerekse daha sonra dünyanın
ilgisizliği nedeniyle ciddi tahribatlara yol açmıştır.
Sonrasında Ermeni toplumu bu olayı ayakta kalmak için
kullanmış, zamanla ise bu olayların gerçekliği ve dünyaya
kabul ettirilmesi bir inada dönüşmüştür. Bu inat yani
soykırım ve dünyaya kabul ettirme sorunu, zamanla Ermeni
kimliğinin asıl unsuru haline gelmiştir. Bu durum Ermeni
kimliğine zarar vermekte ve Ermeni kimliğini
tüketmektedir, sağlıksız bir ruh halinin göstergesidir.
Ermenilerin ruhsal hayatında, ulusal kimliklerinde Türk
unsuru, bu anlamda -1915 olayları anlamında- ciddi etkiler
doğurmaktadır ve Ermenilerin sağlıklı bir kimlik
oluşturabilmeleri için bu etkiden kurtulmaları
gerekmektedir. Bu kurtulma, Türklerin devlet ve toplum
olarak Ermenilerin acılarını paylaştığını ifade etmesi ile
mümkün olacaktır ki bu olasılığın gerçekleşmesi zor
görünmektedir. İkinci yol olarak ise Ermeniler kendi
kimliklerinden bu etkiyi çıkarmalıdır. Bu yol hem daha
kolaydır ve yapılması gereken de budur. Ermeniler 1915'te
yaşanan olayların gerçekliğinin farkındadır. Türkiye'nin
ya da dünyanın bu olayları tanıması ya da tanımaması bir
şeyi değiştirmeyecektir. Dolayısıyla Ermenilerin tek
hedefi bu olayları Türkiye'ye ve dünyaya kabul ettirmek
olamaz. Ermeni kimliğinin sağlığı başka ülkelerin
soykırımı kabul
edip etmemesine bağlı olamaz. Bu yaklaşım hatalıdır. Bu
hatalı yaklaşım artık terk edilmelidir. Ermeni kimliğinin
oluşumu bu bağlamda Türk'e bağlı kalmamalıdır. Ayrıca
Ermenilerin tüm çabalarını dünya üzerinde 'Türk'e baskı
uygulamaya ve soykırımı kabul ettirmeye ayırması, kimliğin
oluşumunu engelleyen bir zaman kaybıdır. Bu anlamda Ermeni
dünyası kendini 'Türk'ten kurtarmalıdır. Bu yapıldığında
Ermeni kimliğinde 'Türk'ten geriye kalacak boşluk sorun
oluşturmayacaktır. Zira bu boşluk Ermenistan devletine
gösterilecek ilgi ve devlet için harcanacak çaba ile
doldurulmalıdır. Ermeni kimliğinin 'Türk'ten kurtuluşunun
yolu, 'Türk'le uğraşmamaktır. 'Türk'ten boşalacak o
zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni'nin
Ermenistan'la kuracağı asil damarında mevcuttur. Yeter ki
mevcudiyetin farkında olsun.
'Türk' ile anlatılmak istenen
159. maddede düzenlenen Türklüğü tahkir ve tezyif suçunun
oluşumu için dava konusu yayında Türk kimliğine ve
Türklüğe yönelik bu tahkir ve tezyifin bulunması, tahkir
ve tezyifin tahkir etmek özel kastıyla yapılması ve
ifadelerin düşünce özgürlüğü kapsamında yer almaması
gerekmektedir. Sanık yazılarında 'Türk'ten bahsetmekte ve
Ermeni kimliğindeki bu Türk olgusundan kurtulmak
gerektiğini ifade etmektedir. Türklüğü tahkir ve tezyif
suçunun oluşabilmesi için, Türk kimliğinin, Türklüğün
tahkir ve tezyife konu olması gerekmektedir. Sanığın
ifadelerinde sürekli olarak bir Türk olgusundan
bahsedilmekte ve bu Türk olgusunun Ermeni kimliğini
olumsuz etkilediğinden ve Ermeni kimliğinden çıkarılması
gerektiği söylenmektedir. Sanığın bu Türk olgusu ile ne
anlatmak istediği ise önceki yazılarından anlaşılmaktadır.
Şöyle ki; sanık Ermeni Kimliği Üzerine (6) Ermeni'nin
Türk'ü, Ermeni Kimliği Üzerine (7) 'Türk'ten Kurtulmak,
Ermeni Kimliği Üzerine (8) Ermenistan'la Tanışmak başlıklı
yazıda bir olgu olarak Türk'le neyi anlatmak istediğini
ifade etmektedir. Sanığın bütün yazıları birlikte
incelendiğinde yazıya konu olan Türk ifadesi ile
anlatılmak istenenin 1915 olayları sebebiyle Ermeni
kimliğinde yer alan anlayış ve bakış açısı olduğudur. 159.
maddede düzenlenen suçun oluşabilmesi için fail Türk
kimliğine, Türklüğe yönelik eylemlerde bulunmalıdır.
'Zehirl
kan' ne demek?
Oysa dava konusu yayında bu yönde bir eylem
bulunmamaktadır. Yayında geçen "Türk'ten boşalacak o
zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni'nin
Ermenistan'la kuracağı asil damarında mevcuttur" ifadeleri
incelendiğinde ise ortaya çıkan sonuç sanığın Ermeni
kimliğinde bir ruhsal sorun olarak ifade ettiği Türk
olgusunu, yani 1915'te yaşananları Ermeni kimliğinin
hayati bir unsuru olarak benimseyip, tüm çabaların ve
birlikteliğin bu olgu üzerine kurulmasını, 1915 olaylarını
soykırım olarak dünyaya kabul ettirme çabası ve inadından
kurtulmak gerektiğini söylemektedir. Sanık daha önceki
yazılarında da bu anlayış ve çabayı Ermeni kimliğini
kemiren bir husus, ruhsal bozukluk ve zaman kaybı olarak
nitelendirmektedir. Zehirli kan olarak ifade edilen husus,
Türklük ya da Türkler değil Ermeni kimliğinde yer alan
sanığın ifadesi ile hatalı anlayıştır. Tüm bu açıklamalar
bir arada değerlendirildiğinde, sanığın ifadelerinin 159.
maddede düzenlenen anlamda Türklüğü tahkir ve tezyif
olarak nitelendirilmesi mümkün değildir. Bir kere ifadeler
Türklere ya da Türk kimliğine yönelik değildir. Aksine
ifadeler Ermeni toplumunun oluşturduğu Türk anlayışına ve
olgusuna yöneliktir. İkinci olarak sarf edilen sözlerde
tahkir, aşağılama, küçük düşürme, zayıflatmak anlamına
gelebilecek bir husus bulunmamaktadır. Salt 1915
olaylarını soykırım olarak nitelendirmek de bu anlamda
159. maddede düzenlenen suçu oluşturmayacaktır. Ermeni
soykırımı iddiaları halen tartışılmakta olup bu konuda
gerek Ermenilerden gerekse Türklerden farklı bakış açıları
ve görüşler ifade edilmektedir. Dolayısıyla bu açıklamalar
tarihi bir
olaya ilişkin görüş açıklamalarıdır. 159. maddede
düzenlenen suç tipinin tipik eylem unsurunu oluşturmadığı
gibi, açıklamalar bölümünde geniş olarak ifade edilen
düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamındadır.
Suçun oluşumu bakımından özel kast aranmaktadır. Nitekim
159. maddenin son fıkrasında, tahkir kastıyla olmayan
eylemlerden bahsedilerek bu husus açıkça düzenlenmiştir.
Yukarda da açıklandığı üzere sanığın davaya konu eylemi,
Ermeni kimliği üzerinedir. Ermeni kimliğinin
değerlendirmesi ve eleştirisi yapılmaktadır. Doğrudan
Türklüğe yönelik bir eylem bulunmadığı gibi, bu amacı
ortaya koyacak bir veri de bulunmamaktadır. Dolayısıyla
sanığın eylemi tipik olarak nitelendirilse dahi, suç için
gerekli olan özel kast sanıkta bulunmamaktadır.
Sonuç
Sanıklar Agos gazetesi yazarı Fırat (Hrant) Dink ve
sorumlu yazıişleri müdürü Karin Karakaşlı hakkında
gazetenin 13.02.2004 tarihli nüshasında yer alan yazı
tarafımızdan değerlendirilmiş ve aşağıdaki sonuçlara
ulaşılmıştır.
Sanıklardan Fırat (Hrant) Dink tarafından yazılan yazının
tam olarak anlaşılabilmesi için yazının parçası olduğu
dizi tümüyle incelenmelidir. Bu inceleme sonucunda dava
konusu yazıda yer alan ifadelerin 159. maddede düzenlenen
Türklüğü tahkir ve Tezyif suçunun tipik eylem unsurunu
oluşturmadığı, ayrıca eylemde suçun oluşumu için gerekli
olan tahkir ve tezyif özel kastının bulunmadığı, 5187
sayılı yeni Basın Kanunu'nun cezai sorumluluğu düzenleyen
11. maddesi cezai sorumluluk bakımından eser sahibinin
sorumlu olduğunu, ancak eser sahibinin belli olmaması veya
yayım sırasında ceza ehliyetine sahip bulunmaması ya da
yurtdışında bulunması nedeniyle Türkiye'de yargılanamaması
veya verilecek cezanın eser sahibinin diğer bir suçtan
dolayı kesin hükümle mahkûm olduğu cezaya etki etmemesi
hallerinde sorumlu yazıişleri müdürünün sorumluluğuna
gidilebileceği hükmüne yer vermektedir. Bu nedenle Agos
gazetesi sorumlu yazıişleri müdürü olması sebebiyle
sanıklar arasında yer alan Karin Karakaşlı'nın durumunun
bu hüküm çerçevesinde yeniden değerlendirilmesi gerektiği
sonuçlarına ulaşılmıştır."
Kaynak:http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=166485 |
|
DİĞER HABERLER İÇİN TIKLAYINIZ |
 |
|
|
|
|
|