Ana Sayfa

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Yazarlardan Eleştiri ve Kitap Tanıtımları 15
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

 

Ece Ayhan ve Mülkiyet
Ece Ayhan ve mülkiyet
Ece Ayhan'a göre mülkiyet hırsızlıktı.

Ece Ayhan hiçbir zaman düzenle özgürlük arasında bir denge arayışında olmadı. Ve tüm güzel insanlar gibi o da "güzel atlara binip, gitti"

METİN SEVER
"Bütün konserleri izlemek istiyorum ama olmuyor, param yok. Tek birine kaçabiliyorum." Bu sözler ne yazık ki kısa süre önce kaybettiğimiz Türk şiirinin önemli isimlerinden Ece Ayhan'a ait. Hiçbir zaman parayla pulla işi olmayan "kara şairin" bu sözlerini kendisiyle yıllar önce yaptığım, ancak yayınlanmayan söyleşiden kalan bazı küçük notlarının arasında buldum; 1991 yılıydı. Kafamda "Kültürün Mülksüzleri" diye bir kitap projesi vardı. Ve tabii ki aklıma ilk gelen isimlerden birisi oldu Ece Ayhan. Çengelköy'de buluştuk. Sohbet ettik. Ancak ben o projeyi tamamlayamadım ve söyleşi de herhangi bir yerde yayımlanmadı. Bugün o söyleşiden elimde kalan sadece küçük notlar. Ve bu notların arasında benim içimi acıtan, en çarpıcı cümle yukardaki oldu. Türkiye'nin en önemli şairlerinden birisi para bulamadığı
için istediği konsere, sinemaya gidemiyordu. Evet, belki bu bir seçimdi. Ece Ayhan için "mülkiyet hırsızlık", bu Cumhuriyet ise "emlak Cumhuriyeti" idi. Ama bu toplumun düşünürlerine, yazarlarına her zaman yoksulluğu ve acıyı reva gördüğü de bir gerçek.
Nâzım Hikmet'e, "Abajur işi olmadı. Yani tam ben piyasaya abajur çıkarıyorum, bilmem hangi fabrika da tam o sırada ortaya abajur sürdü. Fabrika mamulü karşısında el işi sökmedi. O işi 25 lira açıkla kapattım" (Va-Nu'ya mektup) dedirten bu toplum, Ece'ye bir huzurevinde ölmeyi layık gördü. Ancak bu Ece Ayhan için bir hayalkırıklığı olmadı hiçbir zaman. O zaten bu toplumun bir "kötülük toplumu" olduğunu çoktan biliyordu. Daha çok yoksulluk, mülkiyet ve iktidar üzerine konuştuğumuz o söyleşiden kalan küçük notlarda, bakın neler diyor "kara şair":

Emlak cumhuriyeti
"Mülkiyet hırsızlıktır. Bu cumhuriyet emlak cumhuriyetidir. Ne düşüncemin ne de şiirimin iktidar olmasını istemem. Ben insanın peşindeyim."
"Biletim bitiyor, karşıya geçemiyorum. Emekli maaşım yok, sigortam yok. Konserlere, davetlere gidemiyorum. Sinema günleri için bir arkadaşım para gönderdi, bazen, kırk yılda bir böyle şeyler oluyor. Elde etmek için bir şey yapmam. Kuyruğunu dik tutmak diye bir deyim var ya".
"Cemal Süreya milyarder olabilirdi. Milletvekili olabilirdi. Neden olmadı? Düşünmek lazım. İlla ki bizim gibi yaşamak gerekmiyor ama mekanizmayı da anlamak lazım".
"'Anadolu Ortaçağı'. İşte tam da burada duruyoruz. Bu toplumun insan toplumu olduğu konusunda kuşkularım var, güvenmiyorum, tam anlamıyla kötülük toplumu. Kötülük için toplanıyor ama iyilik için toplanmıyor."
"Asi adam, hırçın adam, tepen adam, genel geçerliliğini iliştirmek isterler bana Bunu biliyorum.. Zokayı yutmayacaksın, kül yutmayacaksın. Örülen bu çemberi kırmak için her şeyi yapacağız."
"Bu toplumdan, bu tarihten olmaktansa
'doğal' bir adam olmayı seçiyorum ben. 1940 Ekim'inde Çanakkale'den İstanbul'a gelmişiz. Karartma geceleri. İstanbul, Sirkeci benim şiirlerimin başkenti olacaktır doğallıkla. Soluk alıp verdiğini gerçekten duyduğum tek kent İstanbul. Eski ve yeni İstanbul'un kimseyi dinlemezliğini seviyorum, başkaldırışını seviyorum, direnmesini seviyorum."
"Gözüm arkada kalmaz. Söyleyeceklerimi söyledim."
Evet, o söyleyeceğini söyledi.

Denge kaygısı
Arthur Miller'ın şu an nerede söylediğini hatırlayamadığım bir sözü vardır. Miller, "Düzenle özgürlük arasında bir denge bulmak zorundayız" der, Ece Ayhan ise hiçbir zaman düzenle özgürlük arasında bir denge arayışında olmadı. Ve tüm güzel insanlar gibi o da "güzel atlara binip, gitti".
Bu arada Ece Ayhan'la ilgili araştırma yapacaklara da küçük bir not: 1991-92 yıllarında çıkan Özgür Ülke gazetesinin kültür-sanat sayfasını hazırlarken kendimce Kürtlerle Türkler arasında bir köprü olsun diye "Gökkuşağı" başlıklı bir köşe açmıştım. Ataol Behramoğlu'nun bir iki yazıdan sonra biraz da günün koşullarından dolayı yazmaktan
vazgeçtiği o köşede Ece Ayhan'ın da beş-altı yazısı çıktı. O yazıların toparlandığını sanmıyorum. Araştırmacılara duyurulur. O sayfalarda rahmetli Mustafa Irgat'ın da sinema yazılarının bulunduğunu bu vesile ile duyurmuş olayım

(Radikal İki)

***

"Papirüs, Mürekkep, Tüy"
Ülkü Tamer
   Rudolf Steiner, Vladimir Dimitriyeviç, De Quincey, Charles Trenet, The North Ship, Nerval, Passeo de los tristos, Louise Labe, Post tenebras spero lucem... Şiirlerinizde böyle özel adlar, böyle sözcükler geçiyorsa hemen "yabancı" şair oluyorsunuz.
     "Türk kültürüne, edebiyatına yabancı sanatçı..."
     Enis Batur da bu yüzden, kimilerince, "yabancı olmaköla suçlananlar arasında.
     Siz de mi öyle düşünüyorsunuz?
     "Vurgun" adlı şiirinden (hem de Kafka’dan bir alıntıyla başlıyor!) bir bölüm okuyalım:
     "Güney açık bir pusudur artık, / ve çok eskiden silik Napoli’de, / değirmi yüzünde Toledo’nun / rastladığım gölge, ansızın / taşa ve güneşe tapan yaban / bozkır çocuğunu bütünler, tütün / kokan elleri ve toprak kökenli / bir çift ufak, devrik göz, / buğday ve dere, / dut, kemik ve nane / öylesine çağrışım dolu / yitik bir yürek işte."
     Şimdi ikinci dizedeki Napoli’yi Mardin, üçüncü dizedeki Toledo’yu Hasankeyf yapıp öyle okuyun isterseniz.
     Enis Batur "yerli" bir şair mi oldu? Üstelik şiirde "bozkır, tütün, toprak, buğday" da var!
     ***
     Sözcüklere ne çok takılıyoruz. Aslında Enis Batur’da sıradan okuru yadırgatan özellik, şiirinin kuruluşundan kaynaklanıyor.
     Geleneksel şiirimizin temelinde "mısra / beyit" yatıyor. Divan şiirimizin ana özelliği bu. Halk şiirimizde, özellikle türkülerimizde, dörtlüklerin ilk ikişer dizesi, son iki dizenin "patlaması"nı hazırlayan "fedai"ler...
     "Mısra / beyit" geleneğinden yola çıkılınca da birtakım dizeler kolayca ezberleniyor, şiirler hatırda kalıyor.
     Bana kalırsa, Enis Batur bu gelenekten değil de, "şiirin bütünlüğü"nden yola çıktığı için "yabancı" kalıyor.
     Yine "Vurgun" şiirinin son dizesi: "Doğduğum çöller ardımdan gelecektir."
     Kendi içinde bütünlüğü olan bir dize. Çok da güzel. Hemen ezberlenir. Böyle bir dizeye birçok şair, şiirin "kurtarıcısı" olarak sarılabilir. Ama daha yukarıda "gelecektir"i hazırlayan bir uyak olmadığı için yalnız kalıyor.
     Çünkü Enis Batur bu tür "vurucu" etkilerle ilgilenmiyor.
     ***
     "Yabancı" bir şair değil Enis Batur. Özgün bir şair. Yaklaşık otuz yıl önce ilk şiirlerini okuduğum zaman da dikkatimi bu çekmişti. Ortak bir şiir dilinin içinde kendi kişiliğini aramak için yola çıkmış bir gençle değil, özgün şiirinin temellerini atmış bir sanatçıyla karşılaşmıştım.
     Ödün vermedi. Bildiğini okudu. O temeller üstüne kurduğu yapıyı yalınlaştırdı. Yalınlaştırırken geliştirdi.
     "Papirüs, Mürekkep, Tüy" (Yapı Kredi Yayınları) onun şiirlerinden seçmeleri içeren bir kitap. 1973’te başlayan bir yolculuğun fotoğrafları.
     Kimi şair vardır, aynı şiiri üretir hep; ustalık edinince, artık yaşamını aynı şiiri üreterek sürdürür. Kimi şair ise, Turgut Uyar’ın "korkulu ustalık" olarak nitelendirdiği bu "fotokopiciliköten kaçar, yeni, taze acemilikler arar.
     Enis Batur’un kitabını okurken, onun acemilikleri şiirin dilinde, kuruluşunda değil, kuytularda, derinlerde, duygularda aradığını daha açık seçik gördüm.
     

BİR DAKİKA ARA     "Petropolis’te"
     Enis Batur’un kitabı "Papirüs, Mürekkep, Tüy'den 1995 tarihli bir şiir... "Petropolis’te":
     
     O sabah çok neşeli uyanmış, yüzünü
     gözünü yıkayıp bahçeye çıkmış hemen,
     çayını içmiş ve yaprakları delen güneşe
     bakmış uzun uzun. Gün boyu sürmüş keyfi,
     birlikte yürümüşler her zamanki gibi,
     birlikte uzanmışlar öğleden sonra
     balkondaki divana, bir ara çalışma
     odasına çekilmiş, sessiz, belki boş
     oturmuş, belki mektup yazmış, kısa,
     dolu bir mektup, akşamüstü gelmiş
     yanına ve "bu gece ben hazırlayacağım
     yemeği de, sofrayı da", demiş çocuksu
     bir kararlılıkla.
     
     İki sahne var sonrasında. İlkinde kapalı
     pencerenin arkasından bakıyoruz: Beyaz
     bir örtü, ortada gümüş şamdan, üç mum
     yanıyor, belli belirsiz yansıyor ışık
     şarap şişesinin üstünden. Konuşuyorlar,
     duyamıyoruz. İkinci sahne, gecenin iyice
     sonundan, sabaha doğru, yatak odasının
     penceresi açık, seher rüzgarında perde
     aralanmış: Stefan sırtüstü uzanmış, Eliza
     göğsüne yatmış, belli ki mutlular çok,
     gövdeleri taştan soğuk.
     

(Milliyet Pazar)