--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Yazarlardan
Eleştiri ve Kitap Tanıtımları
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Üç senaryo, tekmili
birden, kitapçılarda!
Vedat
Türkali’nin "Kara Çarşaflı Gelin", "
Güneşli Bataklık" ve "Analık Davası"
senaryoları, bir zamanlar Yeşilçam’ı anlatan giriş
yazısı eşliğinde kitap haline getirildi.
ALİN TAŞÇIYAN
Senaryo yazma heveslisi pek çok kişi arayıp sorar: Nasıl
yazayım? Ben de piyasadaki kitapları okumalarını söylerim.
Bülent Oran gibi kağıdın ortasına, yukarıdan aşağıya bir
çizgi çek sağ tarafa diyalogları yaz diyemeyeceğime göre!
Rahmetli Mahmut Tali Öngören’in, Semir Aslanyürek’in
senaryo yazım tekniği kitaplarını öneririm. Bir de kitap
haline getirilmiş senaryoları okumalarını... Böylece
ellerinde evire çevire inceleyebilecekleri somut örnekler
bulunur.
Vedat Türkali’nin iki tanesi filme çekilmiş üç
senaryosundan oluşan "Üç Film Birden" bundan sonraki
kitap öneri listemde yer alacak kuşkusuz. Yalnız senaryolar
nedeniyle değil, Türkali’nin Türk sinema endüstrisine
içinden ve yerinde eleştiriler getirdiği, bir dönemi, bir
sistemi, bir mesleği deneyim ve birikimlerinin ışığında
yorumladığı 1977 tarihli uzun giriş yazısı nedeniyle de.
Türkali’nin çizgiüstü kişiliği, yıllardır
sürdürdüğü sosyalist mücadele ve yaşam kavgası uğruna
verdiği küçük ödünlerle biçimlenen sinema anlayışı bu
yazıda belirginleşiyor.
Türkali kitabın adını "Parasız gençlik,
öğrencilik yıllarında en sevindirici sinema muştusuydu
Şehzadebaşı sinemalarındaki üç film birden duyurusu"
gerekçesiyle koymuş. Sinema uğraşında kendisini
alçakgönüllülükle tanımlıyor:
"Yirmi yıla yakın bir süreden beri de sinema
emekçisiyim; ekmeğimi film üretimi alanında senaryo yazarak,
ara sıra film yöneterek kazanıyorum. Anlatması uzun sürer,
baskılı sinema ortamında gönlümce film yönetmek olanağına
bir türlü kavuşamadım. Ama gönlünce film yönetme olanağı
sağlamışlara adı edilebilecek senrayo yazdığım oldu. Bu
yüzden daha çok senariste çıktı adım. Senarist miyim,
yönetmen miyim bilmem ama, delikanlılık günlerimdeki kadar
sinema tutkulusuyum. Yalnız sevmekle kalmam, inanırım da
sinemaya... Etkisine, yetkisine, yeteneğine, geleceğine
inanırım."
Kırka yakın senaryo yazıp üç film yöneten Vedat
Türkali, yetmişli yıllarda Türkiye’nin sosyo - ekonomik
yapısından soyutlamadan "tefeci - bezirgan ilişkisi"
olarak özetlediği Türk sinema endüstrisinin üretim biçimini
ve ilişkilerini açıkça ortaya koyuyor. Senaristliğin bu geri
sistem içinde "iyice talihsiz bir iş" olduğunu da
anlatıyor.
Türkali’nin kitaba, Bekir Yıldız’ın "Kara
Çarşaflı Gelin"e kaynaklık eden üç öyküsünün
"Kara Çarşaflı Gelin", "Kaçakçı Şahan"
ve "Barutçu Maho"yu alması uyarlama konseptinin
anlaşılması bakımından önemli. Bir ya da birkaç öykünün
nasıl bir dramatik yapıya oturtulup karakterlere uygun
diyaloglar yazılabileceğini karşılaştırmalı olarak
inceleme olanağı sağlıyor.
Kitap haline getirilen üç senaryodan ikisi,
"Kara Çarşaflı Gelin" ve "Güneşli
Bataklık" Murat Film adına Süreyya Duru tarafından filme
çekildi. "Analık Davası"nın hakları da satın
alındı ama bu projenin gerçekleşmesi mümkün olmadı.
Türkali, projelerin geliştirilip senaryoların yazım
aşamasını da okura aktararak bir film serüveninin perde
arkasını okurun gözünde canlandırıyor. Süreyya Duru ile
ilişkilerini, filmler sansürün hışmına uğradığında
dayanışmalarını gözler önüne seriyor. İkilinin, Yine
Bekir Yıldız’ın bir öyküsü olan "Bedrana"dan
başlayarak kırsal kesimde töre ve feodal yapı içine
sıkışmış insan unsurunu gerçekçi biçimde yansıtmak için
verdiği uğraşı ibretle okunuyor.
Üç Film Birden
Vedat Türkali
Senaryo
Gendaş Kültür
436 s.
Fiyatı: 11.500.000 TL.
(Milliyet Kültür-Sanat)
Türk edebiyatı İngilizcede
Bilkent Üniversitesi'nin yayımladığı Near East Review ve Yapı Kredi'nin desteğiyle İngiltere'de çıkan Agenda dergileri, Türk edebiyatının yabancı dillerde yaygınlaşması için önemli adımlar
METİN CELAL
Türk edebiyatı kendi içine kapalı bir
edebiyat. Dünya edebiyatı ile bağları tek yönlü. Alıcı
konumunda. Çeviriler sadece yabancı dillerden Türkçeye
yapılıyor. Birkaç yazarımızın kendi çabalarıyla yapılan,
yayımlanan çevirileri dışında Dünya'da bir Türk
edebiyatının varlığından söz etmek olanaksız. Bu durumu
netlikle tespit edebiliyor, yakınıyoruz, ama iş bir şey
yapmaya gelince nedense bir teşebbüsümüz olmuyor.
Türk edebiyatı kapısına gelmiş en büyük şansı,
Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı'nda
konuk ülke olma şansını geçtiğimiz yıl tepti. Eğer bu
şansı kullanabilseydik en az elli yazarımızın kitapları
başta Almanca olmak üzere dünya dillerine çevrilecekti.
Türkiye'nin konuk ülke olma tartışmaları yapılırken bu
konuda hemen hiç görüş belirtilmemesi de ilginçti. Dünya'da
tanınma, dünya dillerine çevrilme arzusundaki
yazarlarımız bile sessiz kaldılar. Bu sessizlik halini,
dünyada tanıma arzusundaki eksikliği araştırırken çok
ilginç bir tablo ile karşılaştım. Türk edebiyatı dünyaya
kendini tanıtma konusunda daha yolun başında bile değildi.
Bizim kendi edebiyatımızı dünya dillerine çevirecek
enstitülerimiz olmadığı gibi, türkologları - çevirmenleri
çeviri yapmaya özendirecek destek programlarımız da yoktu,
Türk edebiyatını tanıtacak düzenli yayınlarımız da... Bu
alanda tek çalışma yılda bir kez yayımlanan 'Turkish Pen'
dergisiydi.
Yoksulluk,
kuraklık
Bu yoksul ve kurak ortam nedeniyle yabancı dillere çeviri,
Türk edebiyatını tanıtmak açısından atılan her adım beni
heyecanlandırıyor. 'Near East Review' adlı bir derginin yayın
hayatına başlaması bu nedenle beni sevindirdi. 'Near East
Review' uluslararası şiir ve edebiyat dergisi altbaşlığı
ile çıkıyor. George Messo'nun
editörlüğündeki dergi Ankara Bilkent Üniversitesi'nin bir
yayını. Dergi yılda iki kez ocak ve eylül aylarında
yayımlanacak.
'Near East Review' adından da anlaşılabileceği gibi
yakındoğu edebiyatını ve şiirini İngilizcede tanıtmayı
amaçlıyor. Yapı itibariyle ağırlık Türk yazarlarında
olmak üzere yakındoğu ülkelerinden şair ve yazarların
eserleri yer alıyor.
Az sayıda da olsa İngilizce yazan şairlerin ve yazarların
yazıları da dergide yer bulmuş.
'Near East Review' ilk sayısında 21 şairden şiirler
yayımlanmış. Bu şairler arasında
İlhan Berk, Enis Batur, Murathan Mungan, Sunay Akın, Bejan
Matur, Güven Turan Türk
şiirini temsil ediyor. Ayrıca İlhan Berk'le yapılmış bir
söyleşi var. Nâzım Hikmet'in hapishaneden Memet Fuat'a
yazdığı mektuplar da ilgi çekebilecek çeviriler arasında.
'Near East Review' genel görünüm olarak derli toplu, dünyada
yayımlanan edebiyat dergileri havasında. Eğer Türk edebiyatı
ile ilgili yabancı okura ulaşabilecek satış noktalarında
sergilenebilirse ilgi göreceği de bir gerçek. Umarım 'Near
East Review' Bilkent Üniversitesi'nin Türk edebiyatını
tanıtma çalışmalarında bir ilk adım olur...
İngiltere'de
Türk şiiri
İkinci olumlu adım ise Yapı Kredi Yayınları'nın
girişimiyle gerçekleşmiş. Yapı Kredi Yayınları'nın
desteği ile Nâzım Hikmet'in şiirlerinden yapılmış bir
seçmenin 'Beyond The Walls' adıyla Anvil Press tarafından
İngiltere'de yayımlandığını biliyorduk. Şimdi de yine
İngiltere'de yayımlanan Agenda dergisinin 'Çağdaş Türk
Şiiri' özel sayısını desteklemişler. Dergide Ahmet Hamdi
Tanpınar'dan Bejan Matur'a uzanan bir çizgide 44 şairimizden
şiir çevirileri yer alıyor. Sunuş yazısında da
belirtildiği gibi Türk şiiri hakkında bir antoloji
oluşurmaktan çok çeşitli eğilimleri simgeleyecek şairlerden
örnekler vermeye çalışmışlar. Zaten bir antoloji
çalışmasının dergi boyutlarına sığmayacağı da bir
gerçek. Sonuç itibariyle 120 sayfalık bir seçki bu. Agenda'da
Güven Turan'ın Çağdaş Türk Şiirimizi tanıtan ve özel
sayıyı bu anlamda çerçeveleyen bir yazısı da yer alıyor.
Dergide ayrıca Alev Adil'in Nâzım Hikmet'in seçme şiirleri
kitabı 'Beyond The Walls'u
ve İrlanda'da yayımlanmış ilk kitabı, Lale Müldür'ün
şiir kitabı 'Water Music' ve Hulki Aktunç'un 'Twelfh Songs'unu
tanıtan ilk yazısı da dikkati çekiyor. Agenda'da Londra'da
yaşayan Türk şairleri Alev Adil,
Moris Farhi, Roni Marguiles, Şavkar Altınel ve Mevlut Ceylan'a
da bir bölüm ayırmışlar. Çağdaş Türk Şiiri hakkında
ön bir bilgi sağlayacak ve yeni okumalara yöneltecek bir sayı
ortaya çıkmış.
Duyduğuma göre Yapı Kredi Yayınları, bu tür destekleme
çalışmalarını Fransızca,
İtalyanca, İspanyolca gibi diğer dillerde de sürdürmeyi
düşünüyor ve çeşitli yayınevleri ve dergilerle
görüşmeleri sürdürüyor. Sanıyorum yakında iyi haberler
almaya devam edeceğiz.
(Radikal Kitap)
Salâh Birsel'in "Salâh Bey Tarihi"nin ilk kitabı
Kahveler kitabı
Keyifli Salâh Bey Tarihi'ni keşfetmek isteyenler durmayın !
ULUS FATİH
Salâh Birsel'i tanırdım. Daha 3 yıl öncesine kadar bu tümcede 'd' harfi kullanılmazdı. Şöyle bir dize anımsıyorum 'Aşk bizi birleştirdi, kim ayırabilir ki? Ölüm bizi ayırdı, kim birleştirebilir ki?'. Salâh Bey uzun yıllar Bostancı'daki Çağlayan Cafe'de Salı toplantılarının baş konuğuydu, orası kapatılınca Hatay Restaurant'ın alt katında toplantılar sürdü. Toplantılar bütüncül olarak edebi sayılmasa da, oraya söyleşi, özlem giderme ve insanların günlük konulardaki düşünce alışverişini sağlaması açısından severek giderdim. Ama başlangıçta Salâh Birsel gibi değerli köşetaşı olabilmiş bir yazar için katıldığımı da belirtmeliyim. Her değerli yazar ve yaşamı gerçekten özümleyebilmiş her değerli insan için abartılacak bir yanı yoktu, bu bir aleladelikten ziyade, yaşama karşı oluşturmaya çalıştığı kendi özel kimliğinin, üstüne başına yakışmışlığından ve bu kimliği yaşama sunuş becerisindeki doğallığından ileri geliyordu. Şimdi orada yapaylıktan uzak, gereksiz kızgınlık ya da küskünlük gibi üstünkörü davranışlardan sakınımlı, donanımlı bir portreyle pek çok zaman geçirip, belirgin olmasının özellikle istenmediği bir deneyim zenginliğinin bizlere yansıtılarak, yaşama karşı öyle pek sıkça görülmeyen bir 'denge' kazandığımızı düşünüyorum...
Olgunlaşmak
Bu dengeyi onun yapıtlarında daha iyi görürüz, örneğin denemelerinde, ilk kitabı ile son kitabı arasındaki dil ve biçem farkı yok denecek kadar azdır, şiirlerinde ise bu denge korkunç bir görünüme bürünür, çünkü gizil bir ironinin harmanlandığı kısa uyaklı dizeler herhangi bir çarpınca yol açmadan, doyurucu bir şiirsellikle anlağımıza varırlar. Korkunç olan yirmili yaşlarda yazılmış şiirlerde, son yıllarında yine şiire ağırlık vererek yazdıklarının arasında hiçbir fark olmayışıdır, öyle ki bizim bilemeyeceğimiz bir gençlik şiirini dün yazmışçasına okusaydı, kesin olarak buna inanabilirdik, bir şiir anlayışını ilke edinmiş ve belleğinin karanlık adasında, onu saklayarak yıllar ve yıllar sonra gene aynı edebi güç ve aynı enerjik bakışla okuyucuya sunabilmiştir.
Oysa yazın sanatının en güç yanlarından biri; bir dil (sözcükler), bir biçem (omurga, vücut) ve bir yaşam (felsefe, ruh) anlayışının ilke edinilerek,onun bir bileşkeyle tekilleşmesi ve dış dünyaya yansıtılabilmesidir. Olgunlaşmak diye niteleyebileceğimiz bu durumu ayrımsayamadan yazın sanatının fiyordlarına dalış yapanlar ne yazık ki bir daha su yüzüne çıkamıyorlar. İşte Salâh Birsel şiirde bu olguyu genç yaşında başarmış, denemede de aynı tümelliğin, bilincinde yansıdığını algılayamadan 'denemeyi' denememiştir...
Sonuçta insanoğlu yazarken, (aslında) okumayı sürdürür. Bu bir paradoks gibi yazının asla öğrenilemeyeceğine işaret etmez, tam aksine bundan anlaşılır ve yalın bir sonuç çıkarılmalıdır, yazmak okumanın türevidir gibi, ama fark şu olmalıdır, okurken okuduklarımız aritmetik biçimde artma gösterirler, yazarken bu görüngü, geometrik biçimde karlanmalıdır ki yazın sanatının boyutlarını gerçekten kavrayabilelim. Vizörden bir başka olarak yazının pencerelerinden biri de budur sanıyorum.
Gözlerimizi kapadığımızda karanlık duvarların içindeymiş bir duyguya kapılırız, açtığımızda ise bütün yeryüzü gözümüzde canlanır... Bu gözler bir zamanlar Salâh Birsel'i görüyor, anlıyor ve konuşabiliyordu ama şimdi bu satırları yazarken gözlerim açık ve ne ilginçtir ki dört duvar arasındayım ve artık onu ancak gözlerimi kapadığımda görebiliyorum! İyi bir yazar, iyi bir insan olarak, sarı bir halenin içinden bir kurs gibi beliren başı, bir ışık gibi yavaşça yaklaşıyor ve sonra birden kayarak ait olduğu yere, Hades'e doğru dönüp gidiyor... Tanrı bile olmuş şeylerin önüne geçemezmiş. Artık benim için o yok... Peki, onun için ben var mıyım?.. Biliyorum ki ben de onun için yokum. İşte bir Zenon paradoksu gibi, o da, ben de, birer yoktan başka bir şey değiliz... Yıllar önce ikimiz de birbirimiz için var saylayabilirdik, peki bu tuhaf değişkeyi kim sunup, kim hazırlıyor bize... Düşler tanrısı Morpheus mu, çünkü, belki de düşsel bir okyanusun içindeyizdir. Ölüler tanrısı Hades mi... Belki de yaşadığını savlayan birer ölümlüleriz. Zamanın içinde, kim bilir belki de kirpiklerimizi aralayacak kadar bir an bahşedilmiştir bize... Belki yaşanmış bir geçmişle, ölümlü bir gelecek arasında koşturup duran bir an'ız biz. Düşündükçe bedenimden kurtuluyor ve var oluşum bir soyutlamaya dönüşüyor. Ve -özlemler içinde- sarı solgun bir dünyaya doğru yok olup gidiyorum.
Son olarak diyorum ki Şimdi bir siluet gözlerimin önünden uzaklaşırsa -yok mu- oluyor... Peki, ona dokunabilseydim var mı olacaktı?.. Yine de ölümle ilgili iki anekdot aktarmak isterim Pers Kralı Darius mızrakları kalkanları ve tunç sorguçlarıyla, ovada, sabah güneşinin gümrah ışığında destansı biçimde parıldayan ordularına bakıp ağlamaya başlamış, en yakın komutanlarından biri gözyaşlarının nedenini sorunca Şu görkemli ordudan yüz yıl sonra geriye bir şey kalmayacak, onun için ağlıyorum, demiş. İkincisi Melih Cevdet Anday'la ilgili Anday bir kış günü arkadaşlarıyla kahvelerin önünden geçerken, buğulu camın ötesinde, elini kolunu sallayarak oyun oynayan, mihaniki hareketlerle bağırıp çağıran kalabalığa, bu tuhaf pandomim ordusuna bakarak arkadaşına demiş ki 'Aslında bunlar yaşamıyor!..'
Ölümün puslu manzarasından çıkalım ve diyelim ki, işte o değerli yazın eri Salâh Birsel'in, Kahveler Kitabı (Salâh Bey Tarihi 1), başlığı altında sunulan denemelerinden yeni baskı bir kitap var elimde. Salâh Birsel'in ölçülü, gizil esprilerle dolu, İstanbul'da bir zamanlar hayallerin kurulduğu, yazarların çizerlerin gelip geçtiği, meşhur kahvehanelerinin anlatıldığı dizinin ilk kitabı... Adı üstünde Kahveler Kitabı. Salâh Birsel'i okumayan, denemelerini, günlüklerini izlemeyen, şiirlerinin tatlı, kısa akışında gezinmeyen bir kul kalmış mıdır bilemiyorum ama işte bilenlerin bilmeyenlere, görenlerin görmeyenlere anlatacağı bir kitap bu. Beğendiğim bir bölümü aktarmakla yetinerek, Salâh Birsel'in dünyasında gezinmeye başlamanızı diliyor ve iyi bir yazarla tanışmaya çağrılıyorum...
Kâtip Salih Efendi
"Vezneciler'de Letafet Apartmanı yapıldıktan sonra altında da Darüttalim Kıraathanesi açılır. Büyükten büyük bir yerdir burası. Şirvanımsı balkonları vardır. Kapıdan girince sağda solda peykeler görünür. Masası, iskemlesi de pek çoktur. Burada da ramazanlarda karagöz oynatılır. Kâtip Salih Efendi perdesini Fevziye Kıraathanesi'nde kurmamışsa burada kurmuştur. Karagöz oynatılacağı geceler kıraathanenin kapısına Karagöz ile Hacivat'ın resimleri asılır.
1916 yılında Fahri Kopus Darüttalim-i Musiki Heyeti'nin başına geçince kıraathane uzun yıllar bu topluluğun saz sesleriyle çınlamıştır. Buraya her türlü insan gelir. Üniversite profesörlerinden (müderris), öğrencilerden, aktörlerden, musikicilerden -Muhlis Sabahattin burayı evi bilir- üne kavuşmamış ozanlardan, gazetecilerden, ressamlardan tutun da pehlivan ve vali eskilerine, zengin mirasyedilere, top atmış ya da para babası tüccarlara, devlet ileri gelenlerine, satranç ve dama ustalarına değin herkes burayı tanımıştır. (...)
Gençliğinden beri Ahmet Hamdi Tanpınar'da özel bir tutkunluğu vardır buraya. Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Estitüsü adlı romanın kişilerini de çoğunlukla bu kahveden çıkarılmıştır (...) Buradaki konuşmaların başlıca özelliği bir şeyin yeniden, yeniden anlatılmasındır. Bu, kimseyi yormaz. Kahvedekileri tedirgin eden şey yeni düşünceler, yeni sorunlar, ciddi konulardır. Bu gibi ciddi konuşmalara kucak açanlara da dünya düzelticisi anlamına gelen ''Nizamıâlemci'' denir ve bunlar hiç de makbul sayılmaz. Buraya geldiğinin ilk haftasında Tanpınar'ın önünde bir tartışma açılmış ve Tanpınar'ın bir nizamıâlemci olduğu oy birliğiyle karar altına alınmıştır.
Darüttalim Kıraathanesi'nde de her kahvede olduğu gibi felsefeden siyasaya değin her türlü konuya soğan doğranır. Ama burada yine sözü Tanpınar'a bırakmak yerinde olacaktır 'Tarih, Bergson felsefesi, Aristo mantığı, Yunan şiiri, ruh çözüm, ispiritizma, sıradan dedikodu, çıplak öykü, korkunç ya da meraklı serüven, günlük siyasal olay, birbiriyle sarmaş dolaş biri öbürünü yarıda bırakarak, beraberinde her rasgeldiğini taşıyan bir bahar seli gibi kabararak bu konuşmalarda beyhude ve şaşırtıcı bir biçimde akar giderdi. Elbet hiçbirinden de tam açılmazdı. Büyük İskender ya da Anibal, Kant'ın imperatif'leri, bu sayıklamaya benzer konuşmada sadece günlük yaşamı uyuşturmak için icat edilmiş şeylerdi. Zaten en doğru olay bile söyleniş tarzı için anlatılırdı. Birbirlerini o kadar çok dinlemişlerdi ki, hepsi anlatılanı aşağı yukarı önceden bilirdi.'
Söz yine Tanpınar'da
'Burada konuşma yalnız konuşmacının kendisi için, konuşanların yetenekleri içindi ve daha çok sevilmiş bir eserin ya da oyunun yinelenmesine benzerdi Ve de sohbet, bir orta oyunu gibi, önceden belirlenmiş koşullarla sürüp giderdi. Hep aynı sözcüklerle lafa karışılır, aynı yerlerde gülünür, serüven oradakilerden birkaçı arasında geçmişse, ilgililer hep aynı yerlerde bütünleyici açıklamalar yaparlardı. Anlatan yeni yeni ayrıntılara girerse söz kesilir -Bunu yeni uydurdun- denirdi. Ama bu yeni biçim ve parça gelecek programda aynı dikkatle aranırdı.'
...
Adnan Giz, bir yazısında, ''Esafili Şark''ın Direklerarası'ndaki Halk Kıraathanesi'nde de toplandığını yazar.
''Esafili Şark'' üyeleriyle ilgili bir de ''Fon Jallas'' olayı vardır ki onu da buraya aktarmazsak yazarlığımızın karaciğerini daraltmış oluruz.
Cumhuriyet'in ilk yıllarındayız. Herkeslerde para nanay mı nanaydır. Yurtdışından para sağlamanın yolları kimi açıkgözlerin kafalarını kurcalamaktadır.. Aaa, gazetelerde bir haber Amerika'daki Rockfeller kuruluşu Türkiye'de eğitim kurumlarına yardım ediyor.
Membaı İrfan Okulu'nun otuz kadar öğrencisi vardır. Top attı, atacaktır. Okul müdürü Amerikan yardımından başka hiçbir şeyin belini doğrultamayacağı inancındadır. Tıp Fakültesi'nden Dr. Atamanzade Şerafettin bir burs elde edip yurtdışında uzmanlığını bütünlemek isteğindedir. Hüsnü Yaman ise yardımın kendi okulu için hiç de fena olmayacağı düşüncesini besler.
Bütün bunlar Amerikan yardımı lafları ortalarda dolaşmaya başladıktan sonra saptanan olgulardır. Yardım konusu kahvede de günlerce sağdan, soldan çekiştirilmiştir. Derken ortaya bir Fon Jallas adı çıkar. Fon Jallas Cenapları yardım işini görüşmek üzere Türkiye'ye geliyordur.'
Öykünün bundan sonrasını Adnan Giz anlatsın ki biz de boşu boşuna araya girmiş olmayalım. Çünkü bu öyküyü ''Esafili Şark'' kişilerinden tutan odur
'O tarihte bıyıklı olan Emin Ali bir gün bir arkadaşıyla berberine gider. Berber yanlışlıkla bıyığını bir ucunu kesince, Emin -Hepsini kes- buyruğunu verir. Berber bir an duraksarsa da buyruğu yerine getirir. Çünkü Türkiye'de bıyıksızlık modası daha başlamamıştır. Ardından aklına gelen bir muziplikle kaşlarını da kestirir. Ortaya yepyeni bir yüz çıkmıştır. Burası öykünün püf noktasıdır ve gözlerine bir kara gözlük takıp ağzına da bir pipo alınca kırk yıllık dostları bile Emin Ali'yi tanıyamayacaktır. İşte o zaman Emin Ali sevinçle haykırır -Ben Fon Jallas oldum-. Evet, Emin Ali günlerden beri sözü edilen ve dostlarını düşüne giren Rockfeller'in temsilcisi Fon Jallas olacak ve ilk Amerikan yardımı hayaline bel bağlayanları yerden yere vuracaktır. Berberden çıkıp, galiba Atamanzade'nin muayenehanesine giderler. Bir yandan da Hüsnü Yaman'la Membaı İrfan Lisesi Müdürü'ne haberler uçurulur. Onlar da koşarak muayenehaneye gelirler. Bu oyunda Emin Ali ile işbirliği yapan Martı Kaptan'ın tercümanlığı ile görüşme ve pazarlık başlar. Fon Jallas Cenapları, Membaı İrfan Müdürü'ne kaç öğrencisi olduğunu sorar. Müdür, otuz öğrenci dese olmayacak, yüzü aşkın bir sayı söyler. Jaıllas ne kadar yardım istediğini sorar.
Bir yüz bin dolar lafı döner ki o günler için baş döndüren bir sayıdır. Fon Jallas yardım bekleyen üç dosta da bol keseden sözler verir. Ertesi gün, Emin Ali aynı kılıkla Kahve'ye gidip de işi meydana vurunca yer yerinden oynar. Oyuna gelenler, başta o üç kişi ve onların ardı sıra aldananlar, olayı son derece onur kırıcı sayarlar. O kadar ki Nazmi Acar'ın kardeşi Baytar Fahri Bey bir yıldan çok bir süre Emin Ali ile konuşmaz.'
Bir damla gözyaşı
Ne Darüttalim Kıraathanesi'ni ne de Letafet Apartmanı'nı da bulamazsınız, Vezneciler'deki Kuyucu Murat Paşa Külliyesi'nin yanında bulamazsınız artık. Bu güzel kitabın yazarını da artık bulamayacağınız gibi...
Ne garip, bu kitabı ben yazmadım ama elim değiyor, bu kitabı o yazdı ama eli değmiyor. Ölmek; görkemli evren karşısında, toprağa düşen bir damla gözyaşı mıdır...
Tarih; Hakem'in sağ elindeki yüzüğü sol ele geçirmesinden, Nil'de suların çekilmesinden, kılıçların el değiştirmesinden, güneşin batışıyla savaşa ara verilmesinden, ferman yazılırken mürekkebin devrilmesinden sıkça söz eder. Ve kanın kırmızısını kutsal, cüzamın beyazını nur sayar!.. Bu bakımdan yazarımızın değerini, sizlerin anlayışınıza bırakıyorum!... Şu yaşamda, suya damlayan bir su gibi, Salâh Birsel de geldi ve geçti.
''Uzaktaki her şey huzur vericiydi, her şey bir buğu perdesini ardındaydı. Altın sarısı bir kıvılcım, suyla hava arasındaki çizgide parıldadı, suyun üzerinde yüzdü, yaklaştı, genişledi, değişti; nesne, semayla yeryüzü arasında, gökkuşağının kemeri altında asılı kaldı. Huzur veren ama koyu renkli bulutlar ardında dağıldı. Nesne uçuyormuş gibi havada duruyordu. İnci gibi, yapağımsı, parıltılar saçan hava giysi gibi etrafında yayılıyordu; karanfille hafif renklendirilmiş ışık, yüz, kol, bacak gibi görünenlere renk verdi, büyük bir yıldız bir meleğin alnında sessiz bir ışıltıyla parladı, kalkan bir kol ve bir el, bir ışık çizgisi gibi parıldayarak, yukarıdaki fiyonga işaret etti ve yüreğimde bir ses fısıldadı 'Umut Gayret'e gülümser!' (E. Bronte)''.
Bu bahse, Salâh Birsel'den bir anekdot (İnanabilir misiniz bilmem ama sanat için 'Moda' derdi) ve onun anlamlı bir şiiriyle son verelim
Uyumazsa kuzular ağıllarda / Tahtında uyur
kral / Uyku krallara avuntu
Soyunsa da postundan kuzu / Kral yüzer kürklerde / Kürk
krallara giysi
Bir tepeden ötekine / İnlese de vurularak kuzular / Susmak
krallara özgü
Ey kuzu kuzulayan avcı / Bu ne kadar çok Nemrut / Ne kadar az
Yunus Emre
...
Tout au monde existe pour aboutir a un livre... ''Dünyada her şey sonunda bir kitap olmak üzere vardır...''
Kahveler Kitabı/ Salâh Birsel/ Sel Yayıncılık/ Deneme/ 278 s.
(Cumhuriyet)