Ana Sayfa
-www.vitrindekikitaplar.com

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Yazarlardan Eleştiri ve Kitap Tanıtımları
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

EskiSayılar: 14 15 16 17 18 19 20 21-27 28-29 30 31 32 33 34 35-36 37 38 39-40 41 42 43 44-45-46 47 48 49 50-54 55-56 57 58 2004/01 02
Yazın Sanatı

Kanlı diktatörler

20. yüzyıl çok fazla diktatör gördü. Latin Amerika ve Afrika ülkelerinden sık sık darbe haberleri yer alırdı gazetelerde, fotoğraflar ise birbirlerine benzerdi; kanlı rejimler, nefeslerini sanki halklarının soluklarını emerek besleniyordu. Mario Vargas Llosa, "Teke Şenliği" adlı yeni yayımlanan romanında Dominik Cumhuriyeti'ni otuz yıl acımasızca yöneten Teke lakaplı Trujillo'nun iktidarını anlatıyor. Her zamanki eşsiz üslubuyla Llosa bu sefer Amerika desteğiyle iktidarda kalan Trujillo'yu tamamen tarihi belgeler ışığında kaleme almış.

Asuman Kafaoğlu

ABD'nin gözetimi altında yapılan seçimler ekonomide düşüşün önüne geçemediğinde, halk ayaklanması yeni bir kriz döneminin başlamasına neden olmuş. Güç dengesini elinde tutan ordunun başında bulunan Rafael Trujillo, bir süre olayların tırmanmasına izin verdikten sonra yönetime 1930 yılında el koymuş. Mutlak ve acımasız bir diktatörlük uygulayan Trujillo, ülke yaşamının her alanında sıkı bir denetim uygulamış. Ekonomik gelişmeyi hızlandırmakla birlikte, tarımdan endüstriye tüm sektörleri kendi ailesinin elinde toplamış. 1961 yılına dek de iktidarını, kendi kurduğu gizli servis ajanlarını halkın arasına sızdırarak, yönetim karşıtı her filizlenmeyi takip ederek ve yok ederek elinde tutmayı başarmış.

Buraya kadar anlatılanlar çok tanıdık diktatör portresi çiziyor. Trujillo ve oğullarının seks düşkünlüğü, düşmanlarını yok etmekte kullandığı kana susamışlık ise onu diğer diktatörlerden ayıran yönü. Aslında acımasız birinin eline sınırsız güç verildiğinde olanlar, tarihin sık gördüğü bir tablo, Caligula'dan Hitler'e her diktatör kendi sapıkça zevklerini halkları üzerinde kullanmışlar, Trujillo bu açıdan bakıldığında çok değişik değil. Llosa uzak sayılacak bir coğrafya üzerinde yaşanan bu zaman dilimini insanoğlunun en acımasız yüzünü göstermek için kullanmış.

"Teke Şenliği" iki zaman diliminde geçiyor. Birincisi 1961 yılında Trujillo'nun suikastına doğru giden günleri, ikinci zaman diliminde de olayların üzerinden otuz beş yıl geçtikten sonra geride kalan acılar anlatılmış.

ÜÇ BAKIŞ AÇISI

Büyük Antiller'in Küba'dan sonra en büyük ülkesi olan Dominik Cumhuriyeti'nin tarihini üç farklı bakış açısından dile getirmiş Llosa. Romanda ilk tanıdığımız kişi Urania Cabral adlı, Dominik kökenli New Yorklu avukat. Trujillo'nun öldürülmesinden otuz beş yıl sonra ilk kez ayak bastığı vatanında kendini yabancı hisseden kırk dokuz yaşındaki bu kadın aynı zamanda 1961'den beri görmediği babasıyla da karşılaşıyor. Artık sakat ve dilsiz olan yaşlı babası Augustin Cabral, Trujillo'nun senatörü ve bakanı olarak görev yapmış, diktatörün sadık bir hizmetkârı.

Roman bizi ikinci olarak Trujillo'nun kendisiyle tanıştırıyor. Paranoyak ve megaloman diktatör, emrinde çalışanların sadakatini ağır bedeller ödeyerek kazanmalarını sağlıyor. Kendisinin Tanrı tarafından seçilmiş olduğunu ve ülkesinin iyiliği için eline kana buladığını sık sık söyleyen biri Trujillo. Etrafına topladığı yağcı takımını da kendine bağlamak için akla gelmeyecek taktikler kullanıyor. Llosa diktatörü ayrıca seks düşkünü yanıyla tanıtıyor bize.

Romanda yer alan üçüncü bakış açısı da Trujillo'yu öldürmek üzere plan yapan dört adam tarafından aktarılıyor. Bu dört adamın her biri bir dönem diktatöre yakın olmuş kişiler ama hepsinin kin beslemelerini sağlayacak acılar onları bu eyleme yöneltiyor. Kısacası roman gücün en kötü yüzünü anlatıyor.

HEM TANIDIK HEM YABANCI

Bu romanı okuduktan sonra Dominik Cumhuriyeti tarihini ne kadar az bildiğimi fark ettim. Komşusundaki Haiti ve Küba ile ilgili bilgiler belki hep öne çıktığı için onların gölgesinde kalan bir ülke Dominik Cumhuriyeti. Florida sahiline yakın olmasıyla Amerika'nın Küba'dan sonra komünizm tehlikesini yaşatmamak için çaba harcadığı bir yer.

Mario Vargas Llosa, her zamanki akıcı diliyle bir masal gibi anlatmış gerçekleri. Bütün bir ülkenin trajedisini de on dört yaşında küçük bir kızın acısı şekline sokarak, tarihsel bilgileri belgesellikten kurtarmış. Romanın birinci bölümünde çocukluğunu öğrenerek başladığımız Urania'nın öyküsü, roman boyunca günümüze dek uzanarak olayların ardında sıradan insanların nasıl etkilendiklerini görmemizi sağlamış. Romanın son bölümünde de roman başından beri tahmin ettiğimiz gerçekleri net bir dille ortaya koyarak tarihsel mesafeyi tamamen ortadan kaldırmış.

Bu tür belgesel dokümanlara dayanan romanlar bazen kuru bir anlatıma hapsederler kendini. Aşırı gerçekçi ton (burada tam anlamıyla gerçekçi çünkü gerçek olaylara dayanıyor roman) romandan beklediğimiz, hayal gücünü besleme görevini tam yerine getirmez. Llosa konuya küçük bir kızın gözünden yaklaşarak bu katılıktan sıyırmış romanı. Romanın özellikle ustaca yazılmış son bölümü, en küçük karakterleri bile ruhlarının derinlikleriyle tanıtmayı başarmış. Örneğin ailesiyle tüm bağları koparan Urania'nın romanın sonunda yeni tanıdığı yeğenine mektup yazacağını ­ hem de her ay ­ söylemesi, birçok şeyin değiştiğinin de göstergesi. Ayrıca kendi çektiği acıları başka bir genç kızın çekmemesi için bir çaba olarak da görülebilir bu bağlantı kurma hamlesi.

Mario Vargas Llosa benim en sevdiğim Latin Amerikalı yazarlardan biridir. Kendisi de Peru'da başkanlık seçimlerine katılmış (ama kazanamamıştı) ve bir dönem politik kariyer uğruna edebiyattaki üretkenliğini yavaşlatmış biriydi. Yoksul ülkelerde dönen siyasi kavgaları ve dolapları yakından tanıdığını sanıyorum. Bu romanında iki dünyasını birleştiriyor sanki.

"Teke Şenliği" Türkçeye de iyi çevrilmiş. Llosa'nın akıcılığını korumuş çevirmen. Fakat bazı yerlerde İngilizce sözcüklerin kullanılması bana gereksiz göründü, örneğin Katolik rahibelere "sister" denmesini yadırgadım, Türkçeye girmiş "sör" kelimesi daha uygun olmaz mıydı? Bir başka nokta da, dipnotların yazar mı yoksa çevirmen mi tarafından yazılmış olduklarının pek açık olmaması.

(Cumhuriyet Kitap)

Zamanda Yolculuk - Gözünü Güneşe Diken Devler
Nur İçözü, Morpa Kültür Yayınları, 64s, 1.Basım 2003
Resimleyen Sibel Demirtaş
Okuma yaşı 9-13

Mavisel Yener

Gözünü Güneşe Diken Devler, on kitaplık "Zamanda Yolculuk" dizisinin ilk kitabı. Dizinin her kitabında kısa öyküler var. Öyküler bir bütünü tamamlayacak biçimde kurgulanmış. Tek tek de okunabilecek bu kitaplar bütünüyle Türkiye'deki güzellikleri ve tarih içindeki önemli söylenceleri çocuklara aktarıyor. Söylencelerin öyküleştirilerek aktarılması zevkli bir okumaya çekiyor çocukları.

Bulut'la Yıldız birbirine tıpatıp benzeyen ikiz kardeşler. Bilgisayar oyunlarını çok seviyorlar. Yıllarca yurtdışındaki uzay merkezlerinde uzay mühendisi olarak görev yapmış olan dedelerinin adı Bilgin dede. Bilgin dede birkaç yıldır kimselere göstermeden bir buluş yapmaya çalışıyor. Buluşunu yaptıktan sonra bunu ilk paylaştığı kişiler torunları. Bu bir zaman makinesi. İstedikleri zaman dilimine ayarlayarak, zaman içinde dilediklerince dolaşabilecekleri bir makine.

Torunlar ve dede, bu makinenin yardımıyla ülkenin dört bir yanını gezmeye başlarlar. İlk durakları Antalya bölgesindeki Aspendos antik tiyatrosudur. Binlerce yıl öncesine gitmiş, tiyatro yapılmadan önce orada olmuşlardır. Bu tiyatronun mimari Zeno ile karşılaşmak hepsini heyecanlandırır. Buradaki serüvenleri bitip de eve döndüklerinde hep birlikte bir karara varırlar. Zaman yolculuğunu bir plan yaparak gerçekleştireceklerdir. Geziye Ankara'dan başlarlar. Anıtkabir ilk duraklarıdır. Zaman makinesini 10 Kasım 1953'e ayarlayıp yola çıkarlar. Anıtkabir'de büyük bir tören vardır. Çocuklar çok meraklanırlar. Atatürk 1938'de öldüğüne göre bu tören ne için yapılmaktadır?

Kitabın bir sonraki bölümden Ağrı Dağı'na giden Bulut, Yıldız ve Bilgin dede, burada ilginç kişilerle tanışır. Dağın adının nereden geldiğini öğrenirler. İçine düştükleri zaman dilimi onları geçmişin sır dolu bilgilerine ulaştırır.

Kitabın son öyküsü Çanakkale'ye yapılan zaman yolculuğudur. Görkemli Troya kentinde kraliçe Helena ile tanışırlar. Bu tanışıklık onları tarihin çok önemli bir olayının tanığı yapacaktır.

Kitabın sonundaki "Araştıralım, öğrenelim", "Bilgi Kutusu" ve "Yolculuk haritası" geçmişle bugünü birbirine bağlayan, çocuklara öykülerin başka bir yönünü de gösteren çalışmalar. Öğretmenlerin sosyal bilgiler derslerinde konular geldikçe bu öykülerden yararlanmaları gerektiğini düşünüyorum. Eğlenceli bir tarih dersi için iyi bir kaynak.

Yaz dinlencesinde geziye çıkan çocukların dizinin o bölgeyle ilgili kitabını yanlarında bulundurmalarını öneriyorum. Zaman Makinesi tüm çocukları bekliyor, iyi yolculuklar...

Büyükler, siz de okuduklarınızı, anne babalarla, eğitimcilerle ve yazarlarla paylaşmak istiyorsanız, Sihirli Değnek'in ''Konuk Yorumcu'' bölümü için bir kitap tanıtabilirsiniz...

Paul Verlaine

Şairler Prensi

Sembolizmin öncülerinden olan Paul Verlaine, Rimbaud'nun deyimiyle şiirin peygamberi, görünmezi gören gerçek bir şair. Birçok dünya şairinin yanı sıra Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dıranas ve Cahit Sıtkı Tarancı gibi önemli şairlerimizi etkilemiş bir şair Paul Verlaine. Verlaine'in şiirlerinin büyük çoğunluğunu dilimize aktaran Erdoğan Alkan, bir Fransa gezisinde ziyaret etti Verlaine'in mezarını. Şaire duyduğu sevgiyi aşağıdaki yazıyla dile getiriyor Alkan.

Erdoğan ALKAN

Lise son sınıf öğrencisiyken Fransızca ders kitabımızdaki en kısa şiir olduğu için Paul Verlaine'in Batan Güneşler (Les Soleils Couchants) şiirini Türkçeye çevirip Varlık dergisine gönderdim. Çevirim yayımlandı. Duyduğum sevinci anlatamam. Verlaine'e ilgim böyle başladı. Mülkiye'deki öğrenciliğimin ilk yıllarında Yahya Kemal'in bir yazısını okudum. "Verlaine çevrilemez" diyordu. Beni en çok işte bu sözler kamçıladı. Mümkünsüzü gerçekleştirmek tutkusuyla kendimi Verlaine çalışmalarına verdim. Karşılaştığım güçlükler olunca Eyüp sırtlarındaki henüz bir çay ocağı ve birkaç küçük hasır iskemleden oluşan Piyer Loti Kahvesi'ne gidip altın boynuz Haliç'i seyredalmış Fransızların yardımına başvuruyordum.

40 şiir çevirdim. Paul Verlaine konusunda en yetkin kalem olan Jean Richer'nin uzun bir araştırmasını inceledim. Verlaine'in Ahmet Haşim, Cahit Sıtkı, Yahya Kemal gibi şairlerimiz üstündeki etkilerini araştırdım. Bu çalışmalarımı 1961'de, Samsun'da, Paul Verlaine adlı bir kitapta giderini kendim karşılayarak yayımladım.

İkinci baskı çok uzun yıllar sonra Alaz Yayınları'ndan çıktı. Üçüncü baskı Yön Yayınları'ndan, şiir sayısı 41.

Varlık Yayınları'ndan çıkan Paul Verlaine, Zühal Şiirleri, Çapkın Törenler, Tatlı Şarkı, Sözsüz Romanslar adlı bu son kitapta (*) 134 şiir var.

ÖZGÜR TENLERİN OZANI

Parnasse Okulu şairi. Giderek, Sembolizm'in (Simgecilik) öncülerinden. Zühal Şiirleri, Çapkın Törenler, Tatlı Şarkı, Sözsüz Romanslar, Usluluk, Eskiden ve Yakında, Amour, Yan Yana, İthaflar ve Mutluluk'un şairi.

Çiftcinsel.

Rimbaud bir düzyazı şiirinde eşcinselliğinden yakınır "Sonsuz gözyaşları döktüm bütün bunlara (...) Tükenmeye bıraktım bütün gözyaşlarını gövdemin."

Verlaine bu konuda rahat.

Eşcinsel sevilerin ve eşcinsel sevilerinin şiirini de yazıyor. Brüksel'de yayımlanan ve Fransa'nın ülkeye girişini yasakladığı Dost Kadınlar (Les Amles) adlı broşürde kadın kadına, lezbiyen aşklar için yazılmış 6 şiir var.

Bir yazısında

"Ne Gomorrhe ve Sodome'un adamıyım

Ama Paphos ve Lesbos'dan yanayım" diyor.

Sodome ve Gomorrhe, adları Tevrat'ta da geçen, erkek erkeğe eşcinselliğin yaygın olduğu yerleşim birimleri. Tanrı taşladı. Paphos, Aphrodite'in, Lesbos ise seviciliğiyle tanınan şair Sappho'nun adası.... Çiftcinsel Verlaine aşkta sınırlamaları kabul etmiyor. Aslında o hem Sodome'un, Gomorrhe'un, hem Paphos'un ve Lesbos'un adamı. Les Amies'deki altı şiir de okura eşsiz imgeler sunuyor. Balkonda şiirinden "Arkada zengin, loş bir oda, karanlığa doğru/ Melodramlardaki taht gibi açılıyordu/ Görkemli, hoş kokulu, henüz bozulmuş bir yatak." Yatılı Kızlar şiirinden "Biraz rahatlamak için körpe, amber kokulu/ Gömleklerini çıkardılar, küçüğü kollarını/ Uzatıp gövdesine büktü arkaya doğru/ Abla göğüslerini okşayıp öpmeye başladı." ilkyaz şiirinden "Yükselen özsuyu, açılan çiçek,/ Çocukluğun yeni yeşeren bir bahçe;/ Gonca dilin parladığı köpükte/ Ko, gezsin parmaklarım doyuncaya dek/ Bırak, seyrek otların arasından/ Yumuşacık çiçeğini sulayan/ Çiy damlalarını emip içeyim."

Fransa'nın ünlü lezbiyen yazarı Elula Perrin Verlaine'in cinsel şiirlerinin bir araya getirildiği Erotik Şiirler'e yazdığı önsözde ozana övgüler yağdırır.

Paul Verlaine, Sade markisi Donatien Alphonsee François gibi cinsellikte sınırsız özgürlükten yana. Bu özgürlükler içinde sübyancılık da var mı? On altı yaşındaki Mathilde Mautée sübyan sayılır mı? Aslında bedenen yetişkin olsa da aslen çocuktu Mathilde. Biz olayı aktaralım

Verlaine Mathilde'le nişanlı. Ama aile, hakkında çiftcinsellik dedikoduları da dolaşan delikanlıya güvenemiyor, evliliği sürekli erteliyor. Nişanlısının evine yaptığı ziyaretlerin birinde Paul Verlaine bir fırsatını bulup küçük Mathilde'i öper. Sorar Mathilde

"Ben şimdi hamile mi kaldım?"

Bir an duraklayan Verlaine, olanaktan yararlanıp yanıtlar

"Evet."

İLK AŞKLAR

Şair ve yazar Paul Verlaine 30 Mart 1844'te Metz kentinde doğdu. Babası subay. Annesi Elisa Dehée kocasından 14 yaş küçük, zeytinyağı tüccarı varlıklı bir ailenin kızı.

Daha küçük bir çocukken Mathilde adlı bir kıza âşık olduğunu yazar anılarında Verlaine ve onu şöyle betimler "Sarışındı, öfkeliydi vahşi denecek kadar. Kıvırcık kısa saçları koyu kestane rengi gözlerine ve yüzüne ayrı bir canlılık veriyordu. Tenindeki kızıl lekeler, çiller, ateşli bir bedende tutuşan kıvılcımlar gibi geliyordu bana. Dolgun ve canlıydı dudakları. Geyikler kadar ürkek, oynak bir yürüyüşü vardı."

Bu bir çocukluk aşkı. İlk gençlik ve ergenlik aşkı ise lise yıllarında sevdiği, kendisinden büyük ve evli, teyze kızı Eliza Moncomble. Liseli delikanlı annesiyle aynı adı taşıyan teyze kızıyla Leclure'de mutlu günler yaşar Kırlarda el eleler "Ah! İlk sevda çiçekleri burcu burcu kokan/ İlk "evet" dediği an tatlı bir fısıltıyla/ Sevgili dudakların sunduğu ilk armağan."

Elisa'dan uzaklaşınca yüreğine acı bir hüzün çöker "İşte yapayalnızım, ürkek ve yapayalnız/ Umutsuz, garip bir öksüz misali ablasız/ Daha çok üşüyorum ak saçlı bir adamdan./ Sen ey bizi ısıtan nazlı sevda kadını/ Tatlı, düşünceli, esmer ve asla şaşmayan/ Ve bazen bir çocuk gibi öpen alnımızı."

Verlaine'in ilk kitabı Zühal Şiirleri'nin kaderini bile Elisa karşılamıştı. Çok sevdiği babasının ardından, ilk gerçek aşkı Elisa'nın ani ölümü genç Verlaine'i yıkar ve kendini daha lise çağlarında içkiye verir Yaşamında cinsel dönüklük, çiftcinsellik başlar, avuntuyu Lucien Viotti'nin kollarında arar.

İtiraflar (Confessions) adlı kitabında yazdıklarından anladığımıza göre ozan yaşantısında büyük yer tutacak bazı alışkanlıkları daha lise sıralarındayken kazanır "On yedi, on sekiz yaşlarındaydım. İlk kez içtim. Kadını ilk kez tanıdım. Tanıdım dediğime bakmayın, senli benli değildim onlar ile. Ne şakalaşabiliyor ne de ambarlarda yerlerde yuvarlanabiliyordum kadınlarla. Beni bol bol işetmekten başka işe yaramayan içkiyi içip duruyordum."

Öte yandan Victor Hugo'nun Sefiller'ini (Les Misérables) de okuyor o günlerde.

Liseyi bitirir. Ailesi yüksek öğrenim yapmasını istiyor. (Önce hukuk fakültesine girmeye karar verir, sonra düşüncesini değiştirip Maliye Bakanlığı'nın memur sınavlarına hazırlanır. İçkiye iyice alışmış. Oğlunun geleceğinden endişelenen babası bir iş tutması için onu bir sigorta şirketine yerleştirir. Daha sonra da Belediye Evlendirme Bürosu'nda görev alır Verlaine. İşi rahat, yazmaya bol bol zaman buluyor. İlk şiiri Bay Prudhomme (1) Gelişim Dergisi'nde (Revue de Progrès) çıkar. Daha sonra Çağdaş Parnasse'da (Parnasse Contemporaine) Ormanlarda(2) ve Geçmiş Ola(1) "Nevermore" adlı şiirleri yayımlanır.

ZÜHAL ŞİİRLERİ

Çirkin delikanlı en büyük ilgiyi kendisinden sekiz yaş büyük teyze kızı, evli Elisa Malcombe'dan görüyordu. Ormanlarda, Leclure kırlarında düşler içinde dolaşıp geçmiş günlerden, eski anılardan söz ederler "Anılar ne istiyorsunuz benden, anılar?/ Uçuruyordu ardıçkuşlarını sonbahar/ Sararmış ormanlarda eserken deli rüzgâr/ Altın mızraklar gibiydi tekdüze ışıklar./ (...) Ah! İlk sevda çiçekleri burcu burcu kokan,/ ilk "evet" dediği an tatlı bir fısıltıyla/ Sevgili dudakların sunduğu ilk armağan."

Bazen de suskun, titreyen kamışların uğultusunu, kurbağaların ve cırcırböceklerinin sesini dinliyorlar.

Şairin tek şiir kitabı Zühal Şiirleri'nin başına koyduğu şiirden de anlaşıldığı üzre Zühal Burcu acıların burcudur "O eski bilgelere göre Zühal Burcu'nda/ Falcıların gözdesi vahşi, hırçın avunda/ Mutsuzluktur, acıdır, öfke, hiddet nasibin (...)"

Elisa gebe, bebek bekliyor. Sancılarını dindirmek için hekim afyon hapları verir. Çok sancılı bir anında bu haplardan üst üste birkaç tane yutar elisa. Ağrıları diner. Piyanosunun başına oturur. Hüzünlü ve hülyalı gözleri dalgın, şarkı söylerken birden fenalaşıp düşer. Tüm çabalara rağmen kurtarılamaz. Daha önce babasını yitiren Verlaine'in yaşamı Elisa'nın ölümüyle büsbütün karararak "İşte yapayalnızım, ürkek ve yapayalnız/ Umutsuz, garip bir öksüz misali ablasız,/ Daha çok üşüyorum ak saçlı bir adamdan./ Sen ey bizi ısıtan nazlı sevda kadını/ Tatlı, düşünceli, esmer ve asla şaşmayan/ Ve bazen bir çocuk gibi öper alnımızı."

Kitabın Melankolya ve Hüzünlü Görünümler bölümlerindeki şiirler Elisa'ya duyulan derin sevgiyi dile getirir.

ÇAPKIN TÖRENLER

Elisa'yı kaybeden Verlaine'in lise arkadaşı Lucien Viotti'ye karşı tutkusu alevlenir. Bu delikanlı için "Yirmi yaşının ince varlığı, sevimli başı, giysileri altındaki ergen bedeninin o narin çizgileriyle gözyaşlarımın arasında beliriverdi usulca" diyor anılarında.

Brüksel'de yayımlanan ve Fransa'ya girmesi yasaklanan, altı şiirli Dost Kadınlar (Les Amies) adlı lezbiyen broşürü saymazsak, Verlaine yirmi dört yaşında, ikinci şiir kitabı Çapkın Törenler'i (Les Fêtes Galentes) çıkarır. Kitap ozanın sanat anlayışındaki yenilik çabasının bir örneğidir. Delikanlı Rimbaud'yu çok etkiler bu kitap. Paul Demeny'ye yazdığı mektupta, "Parnasse denen yeni edebiyat okulunun iki peygamberi, iki görünmezi göreni var Alber Mérat ve gerçek bir şair olan Paul Verlaine" diyor.

Bizim şairlerimizin de dikkatinden kaçmamış Çapkın Törenler. Edebiyata Dair adlı kitapta toplanan yazılarında Yahya Kemal şunları söyler "Eski tarzda gazel yazarken, yeniye gitmiş son elli sene içindeki şairlerimizin zıddına olarak ben yeni tarzdan eskiye geçmiş gibi göründüm. Paris'te Paul Verlaine'in Çapkın Törenler kitabını hararetle okudum (...) Şair orda eskiyi dile getirir. Aynı şeyi ben de kendi edebiyatımızda denemek istedim. Ve yüz kadar gazel ve rubai yazdım."

Cahit Sıtkı, Ziya Osman Saba'ya yazdığı mektuplarında sık sık söz eder Verlaine'den.

Kitap çiftcinsel Verlaine ile eşcinsel Rimbaud arasında sanki gizli bir bağlantı kurar. Nitekim, Rimbaud gerek ilk şiirlerinde, gerekse sonradan yazdığı düzyazı şiirlerinde (Cehennemde Bir Mevsim İlluminations) ve kitabın etkisine rastlarız.

TATLI ŞARKI

Besteci Charles Sivry arkadaşı Verlaine'i, ailesi ve üvey kız kardeşi Mathilde Mauté'yle tanıştırır. Mathilde adı hiç de yabancı değil Verlaine'e. Çocukluk aşkı da bu ismi taşıyordu. İlerde karısı olacak Mathilde'i şöyle tanımlar "Küçüktü, inceydi. Minik başını süsleyen kestane rengi saçları vardı. Yüzü tatlı, solgun ve yuvarlaktı. Hafifçe yukarı kalkıktı burnu. Gülümseyen dudakları belki pembeden çok pembemsi, belki kırmızıdan çok pembeydi. Gözlerinin altında güzel bir maviye uzanıyordu teninin donuk rengi."

Saplandığı bataklık yaşamdan, meyhanelerden evlenince kurtulacağını sanır. Evlilik önerisi olumlu karşılanır. Şairin üçüncü kitabı Tatlı Şarkı sevi'nin ve kurtuluş'un kitabıdır. Kendi kaldığı evle Mathilde'in evi arasında mekik dokur "Damlayan çatılar, ıslak duvarlar/ Delik asfalt ve kayan kaldırımlar/ sel suyu, ortalık kavga kıyamet/ İşte yolum bu, ama ucunda cennet."

Kitaptaki 21 şiirin hemen hepsinde Mathilde var. Metz'de, Arras kırlarında. Çiy vurmuş çavdarlar arasında. Buğdayları ısıtan, yaldızlayan tatlı güneş altında. Bazen alaca tan'da "Bir hayal canlanıyor, sütbeyaz, ışık gibi/ Parlayan ve şarkılar söyleyen bir hayal bu/ şair iken Hayat Arkadaşını." Bu küçük kız hem güzeldir, hem zeki "On altı yaşının parlaklığında/ Tepeden tırnağa değişik, ince/ Çocukların arınmış aklığında (...)/ Güç durumda kaldığı an zekâsı/ Soylu ruhunun yardımına gelir/ Katışıksızdır tinsel olduğu kadar/ Ne demişse gerektiği içindir..."

Nikâhın önüne çeşitli engeller çıkar. Mathilde hastalanır. Almanya'yla Fransa arasında savaş başlar. Ama daha çok, Mathilde Mauté'nin ailesinde, bu içkice şaire, erkeklerle de cinsel ilişkide bulunduğu söylenen delikanlıya karşı güvensizlik var.

Sonunda Mathilde'in üvey abisi besteci Sivry'nin çabalarıyla engeller ortadan kalkar, düğün tarihi kararlaştırılır. Şair delikanlı mutlu "Demek bir yaz günü olacak düğün/ Vurdukça ipekli, atlas giysine/ Güzellik katacak güzelliğine/ Kıvancımın suç ortağı koca gün."

SÖZSÜZ ROMANSLAR

Birkaç ay mutlu ve dengeli bir evlilik yaşamı... Sonra Charleville'den, karısı Mathilde'le aynı yaşlardaki, belki ondan da küçük bir şair'den, Arthur Rimbaud'dan bir mektup alır. Ve mektuba iliştirilmiş şiirler Garipler, Çömelmeler, Oturanlar. Taşralı delikanlı şair Paris'e gelmek istiyor ve edebiyat çevrelerinde artık adı olan Zühal Şiirleri, Çapkın Törenler ve Tatlı Şarkı şairinden yardım bekliyor.

Coşkulu bir yanıt "Gel büyük ruh, seni çağırıyoruz ve seni bekliyoruz."

Anarşist Rimbaud'nun gelişiyle Paul Verlaine'in aile yaşamı çöker, iki şair geceleri zilzurna sarhoş dönerler eve. Mathilde temizlik yapmaya kalksa uyuyan Rimbaud uyanacak diye yüreği yerinden oynar Verlaine'in, karısına çıkışır

"Bak öğlen oldu hanım, uyudu çocuk ruhum/ Yanaşma, gürültünden uyanır korkuyorum/ adımlar ki uğuldar gariplerin usunda."

Bazen de uyuyan Rimbaud'nun çevresinde dolanır, üstüne eğilip ona dikkatle bakar ve kendinden geçer "Geldim bu akşam, yatağına eğildim/ Seyrettim o tapılası bedenini/ Baktım dua eden bir derviş gibi/ Oy, güneş altında her şey boşmuş, dedim."

Rimbaud'yla Verlaine sonunda Paris'ten kaçarlar. Belçika-İngiltere. İngiltere-Belçika. İki çılgının çılgın dostluğu başka türlü biter mi? Verlaine Brüksel'deki bir otelde, kendisini bırakıp Fransa'ya dönmek isteyen Rimbaud'yu vurur. İki yıl Belçika'daki Mons Cezaevi'nde yatar. Bir kulenin en üstünde hücresi. Yalnızca gökyüzünü ve bu kesit içindeki birkaç ağaç dalını görebiliyor "Bin ağaç üstünde damın/ Durgun ve mavi/ Bir ağaç üstünde damın/ Beşik misali."

Karısı Verlaine'i boşar. Doğum yatağında karısını döven, ona ilaç almak için eczaneye giderken yoluna çıkan Rimbaud'yla Belçika'lara, Londra'lara kaçan kendisi değilmiş gibi Birds In The Night şiirinde karısını suçlar "Sabırlı bir kadın olamadınız (...)/ Çok gençsiniz, vurdumduymazlığınız/ Bundan, kişi uçarıdır o yaşta."

Şimdi bir saplama yapıp geziye dönelim. Mathilde annesiyle birlikte kocası Paul Verlaine'i Rimbaud'dan kurtarmak için son bir çabada bulunur. Razı görünür Verlaine. Brüksel'den trene binerler... Uzun bir düdük sesi ve Quievrain. Gümrük denetimi var. İnerler. Verlaine kar suyu gibi kayıplara karışır birden. Ana kız sağa sola koşturup damadı ararlar. Son kampana. Verlaine'siz binerler trene. Pistonlar ağır ağır çalışıyor, kalkıyor tren. "Çabuk ol Paul treni kaçırıyorsun" diye haykırıyor Mathilde. El sallarken alayla haykırıyor Verlaine

"Evlere şenlik kadın, havuçların perisi, fareler prensesi, tahtakurusu. Seni ezip bir kerede atmalı. Çekmediğim kalmadı elinden. Sonunda dostumun da kalbini kırdın."

1871 Komün Devrimi sırasında Paris Belediyesi'nde görev alan Paul Verlaine devrimi bastıran burjuvazinin terör eylemlerini kendi çıkarları doğrultusunda ustaca kullanır. Aslında amacı Rimbaud'yla yaşamak olduğu halde evinden ve Fransa'dan kaçışına aranan bir devrimcinin kaçışı havasını verir. Rimbaud'yla birlikte geldiği Londra'da daha önce buraya kaçmış olan gerçek Komün devrimcilerinin büyük yardımını görür. Artık Londra kazan onlar kepçe. Thames kıyıları, doklar, kenar mahalleler, Hyde Park, City, Ulusal Galeri, tiyatrolar, konferanslar, sergiler... ama İngiliz polisinin gözü de üstlerinde. Aranan Komün devrimcileri oldukları için değil, eşcinsel ilişkileri yüzünden.

İki şairin Londra serüveni kayvgayla sonuçlanır. Geçimi üstlenen Verlaine. Evinden para getirtiyor, Fransızca dersler veriyor. Rimbaud gezip tozuyor. Akşamlarıysa zevkle acı arasında hazin saatler yaşatıyor Verlaine'e. O günleri Serseriler adlı şiirinde şöyle anlatır Rimbaud "Nice acımasız akşamları borçlu olduğum zavallı kardeş! Dalga geçiyordum güçsüzlüğüyle (...) Saçma sapan erdemler buluyordu bende ve garip nedenler sıralıyordu. Bu şeyştansı bilgini alayla yanıtlayıp pencerenin önüne atıyordum kendimi ve içinden ender müzik şeritleri geçen kırın ötelerinde gelecekteki bir gece şöleninin hayaletlerini yaratıyordum (...)"

Huysuzluklarıyla, alaylarıyla, tembelliğiyle çekilmez olur Rimbaud. Bıçak kemiğe dayanır. Verlaine Londra'yı ve huysuz dostunu terk edip Brüksel'de bir otele yerleşir.

Verlaine'in giyisilerini ve kitaplarını satarak Londra'da bir süre daha kalan Rimbaud bütün parasal olanaklar bitince Brüksel'deki Verlaine'e ağlamaklı, içli mektuplar yollar, bağışlanmasını ister. Olumlu yanıt alınca da Verlaine'in annesiyle birlikte kaldığı Liégois Oteli'nde soluğu alır. Birkaç mutlu saatten sonra aralarında yine tartışma başlar. Rimbaud ille de Fransa'ya dönmek istiyor. Öfkeli, sinirli Verlaine birkaç kez çıkıp aşağı iner, içer ve yukarı çıkar. Rimbaud'yu Paris'e dönmek düşüncesinden vazgeçirmeye çalışır. Başaramayınca da odanın kapısını kilitler. Sırtını kapıya verip bir iskemleye oturur. Rimbaud karşı duvara yaslanmış, ayakta. "Gitmek mi istiyorsun, al sana" diye haykırarak elindeki tabancayı ateşler. Birinci kurşun Rimbaud'yu bileğinden vurur, ikincisi yere saplanır.

Rimbaud Roche'daki ailesinin yanına döner, Verlaine Mons Cezaevi'ne atılır (1873). Sözsüz Romanslar'ın yayını Verlaine'in hapishanede yattığı yıla rastlar. Ancak, şiirler, daha önce yazıldığı için hapishane yaşantısının değil, Rimbaud'yla birlikte oldukları günlerin ürünüdür "Hüzün dolu bir şevk bu/ Sevdalı yorgunluk bu." "Ey tedirgin sevi -kuşkulu, korkak- Sallayıp genç ve yaslı saatleri/ Bu gariban sevdayla ölmeli mi/ Aşkın salıncağında sallanarak!" Rimbaud bir şiirinde (3) şu dizeyi yazmış "Yağmur çiseliyor kente." Verlaine'in üzgün yüreği çiseleyen yağmurla birlikte ağlıyor "Kente yağan yağmurlar/ Yüreğimde ağlıyor/ Bu nasıl hüzündür ki/ Canevimi dağlıyor?" Kırdalar. Rimbaud uzanmış, Verlaine başını göğsüne koymuş "Terütaze göğsünde bırak başım gezinsin (...) Sen dinlenirken biraz göğsünde uyuyayım." "Sen az uzaklaşıver/ Umutsuzluklar başlar."

USLULUK

Kitabın orijinal adı Sagesse. Usluluk'un yanı sıra Bilgelik anlamına da gelen bir sözcük. Şiirler 1874-1880 arasında yazılmış. Mistik.

16 Ocak 1875'te Paris'ten çıkar. Cezaevi sicilinde şunlar yazılı "Karakteri zayıf, ama ıslah olabilir."

Kendini tümüyle Tanrı'ya verir. Dinsel şiirler yazıyor artık "Ey Tanrım beni aşkla yaraladın!"

Cezaevinde yattığı için, cezasını çekmiş bir suçlu olarak artık kendisini kötülüklerden arınmış görüyor. Eski günah günlerini yeniden yaşamaktan korkuyor. Akşam yatmadan önce ellerini kavuşturup ruhuna seslenerek ondan uslu durmasını istiyor "Her gün geçen günlerin şavkı vurmadan ruhum/ Kızıl aydınlığında bakır renk ışıkların./ Çılgınlıklardan sıyrıl, kötülüklerden arın/ Ellerini kavuştur ruhum, gözlerini yum." Bunları söylüyor ama o günah günlerindeki mutluluğuna duyduğu özlemi de dile getiriyor "Kızgın olduğu kadar yüce bir saldırışla/ Öldürmeli mi dersin eski anılarımı?/ Boraya karşı, ruhum, diz çök duaya başla."

Arthur Rimbaud İngilizcesini hayli ilerletmiş, şimdi Almanca öğreniyor. Bunun için Stuttgart'ta. Verlaine'den bir mektup alır "İsa yolunda birbirimizi sevelim!" Bu acayip mektuba alaylı bir yanıt verir. Yanıt Verlaine'i kızdırmaz, tersine, coşturur. Çünkü şimdi Tanrı adına iki görevi yerine getirecek, hem eski dostunu kazanacak hem de Rimbaud'nun ruhunu günahtan arıtacak.

İki dost Stuttgart'ta bir kafedeler. Edebiyattan söz ediyorlar. Verlaine Usluluk (Sagesse) adlı kitabındaki dinsel esinli şiirlerini, Crimen Amoris'in gizemli dizelerini okur. Rimbaud ise Verlaine'e, Brüksel'deki Germain Nouveau'ya ulaştırması için İlluminations'ın elyazmalarını verir. Sonra Rimbaud'nun önerisi üzerine bir birahaneye girerler. Sabahleyin çöpçüler Verlaine'i sokaktan toplar.

"ESKİDEN VE YAKINDA"

Karısı onu boşayınca tutunduğu tek dal da kırılır. Bir aile reisinin dağılan yuvadan dolayı duyduğu üzüntü değil bu. Sığınabileceği son barınaktan yoksun kalmanın telaşı.

İngiltere'de, Boston'da, Fransızca dersleri vererek geçimini sağlamaya çalışıyor. Sadece üç öğrencisi var.

Fransa'da. Yine nazı annesine geçer. Onun verdiği parayla satın alacağı çiftlikte tarımsal üretim denemelerine başlar. Yanında da bir delikanlı Öğrencilerinden Lucien Létinois. Üç uzun yıl kollarının üstünde tutmaya çalıştığı kaya başının üstüne düşer, yeniden içkiye başlar. Otuz altı yaşındaki bir erkekle yirmi üç yaşındaki bir gencin birlikteliği dikkatlerden kaçmaz. Ayrıca ikisi de çiftçi değil, ikisi de topraktan anlamıyor, zaten pek ilgilenmiyorlar da. Verlaine sonunda çiftliği zararla satar.

Ateşli bir tifoya tutulan Létinois ölür

"Ama büyük korkusunda ormanın

İşte uğursuz Tazı

Ölüm."

"Altı yıl sürecek bu, sonra uçacak peri

Ve ben dolaşacağım esrik, yaban, serseri."

YENİDEN GURBET YOLUNDA

Paris'ten yine ayrılır. Bataklıkta yürümek kolay değil. Serseriler yolunu kesiyor, dövüyor, parasını çalıp üstündeki giysilerini bile soyuyorlar... Oğlunun bu düşkün durumuna dayanamayan anne Coulommes'daki mülkünü Verlaine'e bağışlar. Borçlar yığıldıkça yığılır. Şubatta bu çiftliği de satar. Ve böylece annesinden kalan son mülk de elinden çıkar. Topal Sone adlı şiirinde "Oy! daha da kötüye gidiyor durum her an/ Kim derdi böyle hazin olacak benim halim" diyerek yakınıyor.

EDEBİYAT EŞKIYASI

Annesi Coulommes'da, Belçikalı bir komşusunun yanında. Oraya da damlar Verlaine. Zilzurna sarhoş, elinde bıçak haykırır annesine "Hemen benimle gelmezsen seni öldürürüm!" Sağa sola saldırır, sövgüler yağdırır evdeki insanlara. Konut dokunulmazlığını ihlal suçuyla bir ay hapis ve para cezasına çarptırılır.

13 Mart 1885. Cezaevinden çıkar. Haziranda Paris'e gelir. Eski bir rahip arkadaşının ve dostlarının yanında. Huzursuz. Rimbaud'yu unutamıyor, eski günlerin tatlı anılarını yeniden yaşamak için kıvranıyor. Birlikte yaşadıkları bir günü dizelere döküyor "Geldim bu akşam, yatağına eğildim/ Seyrettim o tapılası bedenini./ Baktım dua eden bir derviş gibi/ Oy, güneş altında her şey boşmuş, dedim/ (...) Ne zor seni sevmek, aşkım, ince gülüm!/ Kapatacak mı gözlerimizi ölüm/ Tükenecek mi soluk uyurken böyle?"

"AMOUR"

Antoine Fouquet ile eşcinsel ilişkiler yeniden başlar. O ara, Georges adlı küçük bir çocuğun babası olduğunu da nihayet anımsar. Yeni çıkan şiir kitabı "Amour"u oğluna adar. Biriken nafakalara karşılık bir miktar para öder ama sonunda buna da pişman olur.

Çaresiz zavallı annesi son kalan ev eşyalarını da satıp parasını oğluna verir. 400.000 franklık (eski frank) bir varlıktan ancak 20.000 frank kalır. İzbe bir yer kiralar ana oğul. Verlaine aşağıda, annesi yukarıda. Ve daracık merdivenler. Bu izbe, nemli yere başta Mallarmé olmak üzere zamanın ünlü edebiyatçıları gelir, sanat sorunlarını tartışırlar.

Nem ve içki yüzünden hastalanır Verlaine, ayak eklemlerinde yangılar başlar. Gittikçe ilerler hastalığı.

"YAN YANA"

Bir zamanlar Belçika'da yayımlattığı, Fransa'ya girmesi yasaklanan Kadın Dostlar'daki 6 lezbiyen şiire erkek erkeğe cinsel coşkuları ve ilişkileri ekleyerek Yan Yana (Parellement) kitabını çıkarır... Yaşı ilerledikçe daha bir azgın, daha bir gözü pek ve cesur. Üstelik artık yanında annesi de yok. Gecelerini hasta ve sarhoş oğlunun başucunda geçirmekten üşütüp zatürree olur zavallı kadın. Ve 75 yaşında ölür. Üst katın merdiven aralığı dar. Verlaine yürüyemiyor. Sedyeye konsa sedye sığmıyor dar merdivenlere. Tabut pencereden sarkıtarak indirilir.

Yan Yana'da gözüpek eşcinsel ve çiftcinsel şiirlerin yanı sıra, şairin cezaevi yaşamını anlatan şiirler de var. İşte Verlaine'in hapishane koğuşlarında dolaşan küçük bir dişi fareyle sessiz sohbeti "Hanım fare oynuyor/ Akşamı kır renginde kara/ Hanım fare oynuyor/ Kara'da kır maskara./ Yat zili çalınıyor/ Mahpuslar, yatağa uyuyun!/ Yat zili çalınıyor/ Gözlerinizi yumun (...)" Mons Cezaevi eski bir şato. Kulelerin birinde de Verlaine'nin hücresi var. Silindir şeklinde olduğu için avlusundaki mahpuslar da dönerek volta atıyorlar. Tıpkı Tevrat'ta anlatılan, esir alındıktan sonra, döne döne, bir değirmen taşını döndürmek zorundaki Samson gibi "Uyluk kemikleri üstünde halsiz/ Volta atıp dönenlerin/ Alınlarında amansız/ Acılar var sonsuz, derin (...)/ Burda ne Filistin, ne Dalila var/ Çevirin, çevirin haydi/ Ey sevgilisiz Samsonlar/ Yazgının değirmenini (...)/ Haydi babacan hırsızlar, kardeşler/ Haydi tatlı serseriler/ Yakası karan filliler/ Dolandırıcılar, canlar/ Filozofça tütünü savuralım/ Ve atalım voltamızı/ Hiçbir şey yapmamak güzel/ Hiçbir şey yapmamak güzel."

Artık tek dayanağı devletin, sanatçıların ve sanatseverlerin mali yardımları "Yaşamak güç bundan böyle. Alınyazım yakamı bıraksa belki kurtulurum. Sağlığım yerinde olsaydı korkmazdım yoksulluktan. Yine de yazacağım. Güvenle yaşadım 1875'ten 1880'e kadar. Param vardı. Başım dikti. Neden o günlere yeniden dönmeyeyim? Utku, ilgi, dostların sevgisi yol gösteriyor bana. Yardım eli uzatılırsa yenilmem."

Elinde bastonla yürüyen topala Saint-Michel'in içkili kahveleri ve meyhaneleri yabancı değil artık. Bu adam aynı zamanda hastanelerin de sürekli konuğu. Ağrıları, acıları dindiğinde elinden kalemi bırakmıyor. Hastanelerden çıkıp Collard Oteli'ndeki odasına dönünce, özellikle çarşamba günleri, sanatçılar ve sanatseverler eksik olmuyor yanından. Çarşambalar adlı yazı dizisinde şunları söyler "Alınyazım karaysa da çarşambalarım vardı. Sokrates'ın odası değildi ama, kadınlı erkekli kırk kişinin doldurduğu olurdu bazen orayı."

Bu kara günlerinde Verlaine'in en yakın dostu Cazalsadlı bir edebiyatçı. Yazın dünyası yine eşcinsel bir ilişkiden söz eder.ARZUNUN BAŞI ÜSTÜNDE BEYAZ AYAKLARIN."

Dostlarına adanmış şiirlerden oluşan İthaflar piyasada. Ve kitabın en güzel şiiri Rimbaud için yazılmış. Arthur Rimbaud'ya başlığını taşıyan şiir "Ölümlü, melek ve şeytan Rimbaud, budalalar/ Varsın sana toy oğlan, sarhoş adını taksın/ Çayır ejderi, mektepli diye saldırısınlar/ Sen benim kitabımla ilk yeri alacaksın/ (...)/ Tarih senle dikecek ölümün heykelini/ Uzanan yücesine saf aşırılıkların/ Arzunun başı üstünde beyaz ayakların."

Yaşamında erkek dostların yanı sıra sokak kadınları da yer almaya başlar. Kaldırım yosması Philome'ne Boudin'e onu tanıyanlar Esther diyor. Tatlı ve güzel bir kadın. Bir süre Casals ile yaşamış. Şairin yaşantısına giren diğer sokak kadını ise eski kibar orospulardan Eugénie Krantz. Düzenli, iyi bir ev kadını, ama kıskanç ve kavgacı.

Belçika, Londra, Oxford ve Manchester'de söylevler verir. Aldığı söylev bedellerini har vurup harman savurup tamtakır döner Fransa'ya.

1894 Ağustos'unda Şairler Prensi seçilir. Son zamanlarında Verlaine'le en çok ilgilenen kişi Barrès. Önce şairin giderlerini karşılayacak sanatsever zenginler bulur. Sonra on beş kişiden oluşan bir yardım komitesi kurar. komite Verlaine'e ölünceye dek her ay 150 frank ödemeyi üstlenir.

"BU AYYAŞIN CENAZESİNDE BAKANLARIN İŞİ NE!"

10 Ocak 1896. Quartier Latin mahallesinde yağmur altında bir tabut geçiyor. Ardında zamanın ünlü kişileri, devlet adamları var. Vachette Meyhanesi'nin patronu haykırır "Bu ayyaşın cenazesinde bakanların işi ne!"

Babası Maurice Barrès'nin notlarından yararlanarak Philippe Barrès ozanın ölümünü ve cenaze törenini şöyle anlatır "8 Ocak 1896'da Madam Krantz'ın evinde ölmüş. Hiç sevmezmiş Krantz'ı. Kötü Meleğim dediği Esther'i severmiş en çok. Amansız bir hastalığın pençesinde kıvranan Verlaine yatağından düşüyor. Yerden kaldıramıyor onu Madam Krantz. Bütün bir geceyi yerde geçiriyor Verlaine. Bu yüzden de hastalığı daha da artıyor ertesi gün. Esther görmeye geliyor onu. Madam Krantz içeri almıyor. Kapışıyorlar kapıda. Son yılları bu iki kadının kavgalarıyla geçmiş. Son soluğunu verirken bile rahat bırakmıyorlar Verlaine'i. İki kadın kavga kıyamet bağrışırken şair yalvarıyor hasta yatağından "Susun n'olur, çektiğim bana yetmez mi! Bırakın da huzur içinde öleyim."

"Aynı gün akşam 7'de ölür Verlaine. İki kadının şamatası şairin ölümüyle de bitmez. Cenaze odadan çıkarılırken bağırmaya başlar Madam Krantz "Verlaine'in İncil'i çalınmış. Kim çaldıysa hemen versin yoksa rezalet çıkarırım."

Madamn Krantz kilisede bile rahat durmaz. Cenaze töreninde Esther'in bulunmasını istemiyor, "Bu karı girerse ölünün başında yaygarayı koparırım" diyor. Zar zor ikna ediyorlar onu "Kilisenin kapısı tüm insanlara açıktır, bırakın girsin" diyorlar. Ve giriyor Esther. Yüzü hüzün dolu, acıyla karmakarışık. Yanında iki sokak kızı daha var. Gözü yaşlı üç kaldırım çiçeği!

Toprağın koynuna verirler şairi. Esther ne zaman üstüne eğilip haykırır "Verlaine, bütün dostların orda!" Yüce bir çığlık bu. Belli oluyor Verlaine'in onu neden bu denli sevdiği. Bu çocuksu çığlıklar derin, yüce bir büyüyle dolu."

Batignolles Mezarlığı'nda toprağa verilir. Fronçois Copée, Maurice Barrès, Stephane Mallarmé, Mendès ve Jean Moreas birer konuşma yaparlar.

BATİGNOLLES MEZARLIĞINDA

Şair kızım Elif Su'yla Batignolles mezarlığında, Verlaine'in aile mezarı önündeyiz. Annesinin, babasının ve kendi gibi öfkeli, dengesiz noter dedesinin yanında. Batignolles'un onur konuklarından. Mezarı bakımlı. Pembe, beyaz ve sarı çiçeklerle süslü. Bir dal pembe çiçek koparıyorum anı olarak, Verlaine kitaplığımdaki kendi kitaplarından birinin yaprakları arasında da uyusun diye.

Bize girişte verilen "Ünlüler Listesi"ne bakıyoruz. Burda başka dostlarımız da var. Örneğin André Breton Gerçeküstücülük'ün kurucularından. Elif hızlı adımlarla yürüyüp listedeki planın da yardımıyla Breton'u buluyor. Tanrıtanımaz olduğu için mezartaşına haç oyulmamış. Haçsızlardan bir diğeri de yine gerçeküstücü şairlerden Benjamin Peret. İkisinin de yanında yöresinde çiçek yok. Tanrıtanımaz oldukları için, mezarlık yönetimi, Verlaine'in mezarına gösterdiği ilgiyi bu şairlerin mezarlarına göstermiyor.

Çıkış kapısına doğru yürüyoruz kızımla.

Tıpkı Sade gibi rahatça beynini ve bedenini doğal içgüdülerinin buyruğuna bırakmış Paul Verlyaine. Eşcinsel, çiftcinsel ya da tanrısal, bütün aşkların şiirlerini yazmış. En önemlisi, ilk kitabından son kitabına kadar, aşkın acılarını da dile getirmiş.

(*) Paul Verlaine, Zühal Şiirleri, Çapkın Törenler, Tatlı Şarkı, Sözsüz Romanslar. Varlık Yayınları, 2003, 285 sayfa, Fiyatı 10 milyon.

(1) Paul Verlaine, Varlık Yayınları, s. 56.

(2) Paul Verlaine, Varlık Yayınları, s. 66.

(3) Rimbaud'nun kayıp şiirlerinden.

(Cumhuriyet Kitap)

YENİ ÇIKANLAR

Çatalkaram, çingenem
TÜRKİYE'DE ÇİNGENE OLMAK
Mustafa Aksu, Ozan Yayıncılık, 2003, 144 sayfa.

"Karadutum, çatalkaram, Çingenem" ...National Geographic Türkiye'nin aralık sayısında Nazım Alpman'ın "Türkiye'nin Romanları" isimli dosyasını okuduktan sonra dilimden düşmez oldu Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun bu şiiri. Neden bilemiyorum; belki yazının içimde bıraktığı etkiden, belki de bilinçaltımdaki Çingene kavramını tepetaklak ettiğinden...
Gelelim toplum olarak hafızalarımızdaki Çingenelere... İlk aklınıza gelen elbette ki; Taksim, Kadıköy ve birçok merkezi yerde yerli yersiz önünüzü kesen, para için taciz eden, kirli bezlerle arabanızın camlarını silmeye çabalayan, çiçek satan ve ayakkabı boyayan bacak kadar çocuklar ve onları bu zor koşullara teşvik eden analar babalar olacaktır... Eğer siz de Çingeneler hakkında ön yargılıysanız, Ozan Yayıncılık'dan Mustafa Aksu imzasıyla piyasaya çıkmış olan 'Türkiye'de Çingene Olmak' isimli kitabı okumanızı tavsiye ederim.
Aksu, kitabında yıllarca saklamak zorunda kaldığı bu gerçekle; Çingeneliğiyle nasıl yüzleştiğini, halen devam eden; ölünceye kadar da sürdürmekte kararlı olduğu mücadelesini anlatıyor. Kendini ve kendi gibi gizlenerek ya da dışlanarak yaşamak zorunda kalan Çingeneler için yaptıkları yazışmaların ve yaşanmış kısa ama etkili anektodların yer aldığı kitabın önsözü ise yazarın çırpınışındaki haklılığı ispatlar nitelikte: "... Çingenelerin halk arasında hurafelere dayalı nedenlerle inançsız oldukları sanılıyor. Milli Eğitim Bakanlığı'nın ve Türk Dil Kurumu
Başkanlığı'nın sözlüklerinde: 'Arsız, yüzsüz, çığırtkan' olarak tanımlanmış; olumsuz ve küçük düşürücü deyimler yazılmıştır. Milli Eğitim Bakanlığı'nın yayımladığı 'Türkiye ve Çingeneleri' kitabında;
...hırsızlık, fuhuş yaparlar, karılarını, kocalarını aldatırlar" Aksu'nun
verdiği mücadele adı çıkmış 9'a inmez 8'e bir topluluk olan Çingeneler için ne kadar etkili olur bilemiyorum... Bildiğim bu kitap: aynı şartlarda dünyaya gelen, herkes gibi ailelerini seçme şansı olmayan Çingenelerin kafalarımızdaki yalnış tabloyu silmeye çabalayan, Mustafa Aksu'nun mücadelesini taktir etmek için bile okunması gereken bir kitap...
Sebahat Bağbars
(Radikal Kitap)

Erdener Yurtcan'dan 'Güneş Mavi Gülüyor'

Yüreği sevgi dolu olanlar için...

Erdener Yurtcan bir profesör. Yazdığı kitabın kapağında bu unvan yer almıyor. Erdener'in romanını bitirince yaşama gülümseyerek bakıyorsunuz ve her şeyin rengini görmek istiyorsunuz.

Fikret İLKİZ

"Güneş Mavi Gülüyor".. Roman Erdener Yurtcan imzalı. Etik Yayınları tarafından yayımlanmış. Hukuk dünyasının yakından tanıdığı bir isim. Avukat. Profesör Doktor. Kitabın kapağında sadece Erdener Yurtcan yazılı. Unvan yok.

Güneş mavi güler mi? Gülermiş, okuyunca anlaşılıyor. Yolda, otobüste vapurda okuyun. Haliniz vaktiniz yerinde ise uçakta gidip gelirken bitirin. Duruşma beklerken mahkeme koridorlarında bitirebilirsiniz. Öğretim üyesi iseniz ders aralarında veya sınav kâğıdı okumaktan yorulunca dinlenmek için okuyabilirsiniz. Nasıl isterseniz ama şu soruyu da sorun Gülümsemenin rengi olur mu? Oluyormuş. Roman bitince yaşama gülümseyerek bakıyorsunuz. Ve her şeyin rengini görmek istiyorsunuz. Kitabın kapağındaki güneşin rengi mavi değil. Güneş sabahın erken saatlerinde tepsi gibi kıpkırmızı doğar ve hani öylece de akşam vakti batar ya, rengi kırmızıdır. Kayaları, denizi, suları, ağaçları, yeryüzünü alacakaranlıkta bırakır ve gider.

GÜNEŞİN SERÜVENİ

Güneşin yirmi dört saatlik bir günlük serüveninde gündüz, aydınlığın geceyle paylaşımıdır. Roman yirmi dört bölüm... Yurtcan, acaba romanı yirmi dört bölüme sığdırırken bilinçli bir seçim mi yapmış?.. Sanmıyorum sadece romanın ve yaşamın raslantısı. Yazarın kurgusu yirmi dört saat üzerine değil. Bitmeyen sevgilerin yarattığı yaşamın gülümsemesi üzerine kurgulanmış. Belki de roman kahramanlarının yaşamı yirmi dört bölümde anlatılabilir yirmi dört saatlik bir gün gibi...Yaşam da öyle sayılmaz mı? Nasıl yaşadığınızı sorgulamak için soluklandığınızda gülümsüyor musunuz? Yoksa kızgın mısınız? Deneyin ve hissedin. Gülümsemeniz ne renk? Güneşe bakınca size mavi mavi gülümsüyor mu?

Güneşin ışıl ışıl parladığı günlerde umutlarınızın, sevgilerinizin, özlemlerinizin ve aşklarınızın raslantıları yok mu? Romanda yaşayanların var. Ya da karanlık gecelerinizde kırgınlıkları, kızgınlıkları unuttunuz mu? Yalnızlıkları, içinizi ürperten kötü gerçekleri anımsıyor musunuz? Yitirdikleriniz, yaşanmamış aşklarınız, biten dostluklarınız, terkleriniz hiç olmadı mı? Roman kahramanlarının var... Sizin de olmuştur. Güneş o zaman renksizdir. Renksiz rengi bir türlü maviye dönüşmez. Gülümsemez. Ama yaşarsınız. Yazarın dört kelime yedi noktayla özetlediği "yüreği sevgi dolu olanlara......." cümlesinin üstünde; romanda geçen gerçek isimler ve karakterler dışındaki isimler ve karakterlerin kurmaca olduğu yazılmış.

Yurtcan "Romandaki kahramanların kişilerle benzerlikleri ancak raslantı olabilir." diyor. Raslantılar ve benzerlikler sonrası romanın yirmi dördüncü bölümü "Ve perde....." ile sona eriyor. Yaşam bir oyun ve sahnedeki rolünüz...

Tuğrul Yenice ile Begüm Güler hukuk fakültesini bitirip diploma töreninde el ele kürsüye çıkmışlar. Diplomalarını Prof. Dr. Ergun Öncü vermiş. Ünlü avukatlar arasında yerlerini almışlar. Evlenmişler. Kızlarının adı Zeynep, oğullarının adı İzzet. Zeynep mutlu bir hayat sürmüş. Prof. Ergun Öncü ertesi yıl fakülte dekanı olmuş. Begüm'ün babası Av. İzzet Güler ise İstanbul Barosu başkanlığına seçilmiş. Mehmet Öncü sutopu milli takımında defalarca oynamış. Mine Arzuman'la evlenmiş. Avukat olmuşlar. Boşanma davalarının aranan avukatı Mine, bir Fransız şirketinin avukatı ise Mehmet. Çocuklarına Ergun ve Tülin ismini vermişler. Tülin Öncü bir çocuk hastanesi açarak çocuk sağlığına hizmet vermeye başlamış. Ali Savcı ise İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı. Avukat İzzet Bey'in sekreteri Asuman Azak bir banka müdürüyle evlenmiş. Tuğrul'un nikâh şahidi. Ahmet İnce ise Yiğit'in babası ve üzüntüsünden kalp krizi geçirerek hayatını kaybetmiş. Yiğit İnce çeşitli cezaevlerinde yatmış en son İmralı Açık Cezaevi'nden tahliye olmuş. Sonra da bir şirketin muhasebe servisinde çalışmış.

Fakülte yıllarınız bir film şeridi gibi gözünüzün önünden geçiyor. Fakültenin yerini bile bilmiyorsunuz. Nasıl gidilir, yolu nasıl bulunur? Kaydınızı nasıl yaptıracaksınız?.. Nerede kalacaksınız? Yurt müdürünün odası... Raslantı işte.. Yurt müdürünün odasında birbirleriyle karşılaşan İzzet Güler ile Kütahyalı Ali Savcı aynı zamanda hukuk fakültesine kayıt yaptırırlar ve ikisi de aynı odada kalırlar. Artık yıllarca sürecek "can dostluk" böyle bir raslantıyla başlamıştır...Ve perde inmek üzereyken iki dosttan birisi İstanbul Başsavcısı, diğeri ise İstanbul Barosu başkanı olmuştur.

Koskoca İstanbul Üniversitesi, amfiler ve kalabalık ve daha da önemlisi kantin... İzzet Güler'in kızı Begüm ilk dersini sonradan hukuk fakültesi dekanı olan Prof. Dr. Ergun Öncü'den alır... Hukuk tüm olaylara çözüm üretme sanatıdır.

1962 yılının kasım ayı. 27 Mayıs 1960 harekâtının üzerinden kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen üniversitenin sorunları bitmiyor ve artıyor. İstanbul Üniversitesi'nde yaşanan 28 Nisan olayları, rektör Sıddık Sami Onar Hoca'nın polis tarafından üniversite bahçesinde yerde sürüklenmesi ve yaralanması akıllardan silinmemiş. Ankara Üniversitesi'nin 555 K Eylemi (beşinci ayın, beşinci günü, saat beşte Kızılay Meydanı'nda) unutulmamış. Milli Birlik Komitesi 147 öğretim üyesinin üniversiteye dönmesini sağlamış. Bütün bu olup bitenler arasında Prof.Dr.Ergun Öncü, dekan tarafında uyarılır. Derslerde pek üniversitelerle ilgili sorunları öğrencilerle tartışmayın, bu konulara girmeyin... Öğrenciyi kışkırtmayın... Öncü bu konuşmayı hayatı boyunca unutmaz... Kaçımızın aklında yaşamı boyunca unutmadığı "konuşmalar" kalmıştır? Bu konuşma da öyle bir şey işte... Akılda kalıyor, çünkü hayata dair. Ergun Öncü Bizans entrikalarını bilen birisi... Gerilere gidiyor, eski Harbiye Nezareti'nin dili olsa çok şey anlatacak mutlaka...

SADECE BİR KURGU...

Disiplin soruşturması açılır. Öğrencileri kışkırtmaktan ötürü verilen ifadelerden sıkılan Hoca'nın ruh hali okunmaya değer. Ergun Hoca hakkında ceza verilmesine gerek bulunmadığına dair Disiplin Komisyonu raporuna rağmen üniversite senatosu Hoca'ya kınama cezası verir. Öncü cezaya itiraz eder. Üniversitelerarası Kurul cezayı kaldırır. Soruşturma gizli yürütülmüştür. Kararın alınmasının üzerinden iki gün geçmiştir. Ergun Hoca ikinci sınıftaki dersine girmek üzere amfinin kapısını açar. Kürsüye doğru ilk adımlarını atmıştır ki, sınıfta inanılmaz bir alkış kopar. Bütün öğrenciler kendisini ayakta alkışlamaktadır. Hoca alkışın bitmesini bekler, alkış dinmez. Eliyle öğrencilerin oturmasını işaret eder. Soruşturmanın gizliliğine azami ölçüde riayet etmiştir. Çok yakın arkadaşlarının dışında fakültede kimseyle bu konuyu konuşmamıştır. O gün öğrencilerine söylediği ilk cümle şuydu "Bu öğrenci için her şeyin en iyisini yapmak benim boynumun borcudur." Acaba şimdi hocalarını alkışlayan öğrenciler var mı? Kürsülerinden bu sözleri söyleyen hocalara rastlayabiliyor muyuz? Kim bilir... Sonuçta yazarın dediği gibi, bu sadece bir roman ve kurgudan ibaret.

Cengiz Kayserili balık tutmasını seviyor. Yeşilköy'de oturuyor. Tuğrul, fakülteyi kazanınca hem çalışmak ve hem de okumak için iş arıyor. Annesinin üzerindeki yükü azaltacak. Cengiz ağabeyinden yardım istiyor. Onun yardımıyla fakülteden Begüm'ün babası avukat İzzet Güler'in yanında çalışmaya başlıyor. Cengiz Kayserili, geçmişe dönüyor ve Tuğrul'a soruyor "Bizim öğrecilik dönemimizde, öğrenci içinde yurt sorunlarına, öğrenci meselelerine en çok eğilinen yer sizin okuldu. Hatta burada birden çok grup değişik isimler altında bir araya gelip çalışmalar yaparlardı. Şimdi bu işler ne âlemde, bilgin var mı?" Sahi, şimdi bu işler ne âlemde acaba ? Bizim hukuk fakültesinden bilgisi olan var mı?

YAŞAMDAKİ BAZI ANLAR

Yiğit, Tuğrul'un arkadaşı... İki dost Hukuk öğrencisi. Yiğit, Cağaloğlu'nda bir derneğe üye...Yiğit bir gün ortadan kaybolur. Babası ve annesi oğlunun peşinde. Polis, Cağaloğlu'ndaki dernekte operasyon yapmıştır. Adliyede savcılık sorgusu sırasında Tuğrul arkadaşını izliyor. İkişerli kelepçelenmiş gençler savcılık sorgusundan geçiyor. İsimler okunuyor. Arasında Yiğit yok... İyi mi kötü mü Tuğrul kestiremiyor. Sizin de mutlaka anlamını bilmediğiniz olaylar ve kestiremediğiniz şeyler olmuştur öğrenciliğinizde.. Sonra Birinci Sulh Ceza Hâkimliği'nin önü... Etrafları kalabalıklaşıyor. "Komünist öğrencileri yakalamış polis. Şimdi tutuklarlar bunları" diye konuşuluyor. Durum Yiğit için de berbat. Tutuklanıyor. Onun için yeni bir sayfa açılıyor. Birden bire ve hiç beklemediğiniz bazı "anlar"da yaşamınızda "yeni sayfalar" açılmadı mı? İyi veya kötü "anlar" yaşamışsınızdır mutlaka...Yaşamınızdaki bazı "anlar" yaşamınıza egemen olmadı mı? Tuğrul, Sultanahmet Ceza ve Tevkifevinde arkadaşı Yiğit ile görüşür. Türk Ceza Yasası'nın ünlü 141'inci maddesiyle Yiğit içeride, Tuğrul dışarıda tanışırlar. Yiğit 141'inci maddeyle suçlanır. "Komünist Öğrenciler" davasını İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi görür. Dosya bilirkişilere gider. Verilen Rapor Yiğit'in idam fermanıdır. Mahkeme sanıkların tümünü mahkûm eder. Öğrenci derneği kisvesi altında bir komünist suç örgütü kurmuşlardır. Dernekte ele geçirilen yasak yayınlar ile bildiriler kuşkuya yer vermeyecek ölçüde gerçekleri gözler önüne sermektedir.(?!). Yiğit'in fakülte öğrenciliği biter. Bölüm sonunda yazar şöyle demiş

"Yiğit , Tuğrul'la cezaevindeki ilk görüşmesinde yolun sonu benim için karanlık demişti ya, keşke yanılsaydı." Romanda 23'üncü bölüm böyle bitiyor. Sondan başa gidelim. Bölüm başlığı "Cellatın kod adı 141".

"Ve Perde..." nin kapanmasına yakın romanın sonu nasıl bitecek diye meraklandığınızda, romanın kahramanları ne olağanüstü ve ne de olağan bir yaşamın kahramanları gibi çekilip gitmiyor sahneden. Aslında romanın kahramanı olmadan kendi yaşadıklarınızdır gözünüzün önünde canlanan...

1960'lı yılların üniversitesi, öğrencileri, sevdaları ve yaşanılanlar. Yazara göre bütün bunlar "kurgu". Benzerlikler bile raslantı. Okuyunca anlaşılıyor. Bu romandaki "kurgu" yaşanmadan kurgulanabilir mi? Romancı Erdener Yurtcan yanıtlamıyor. Romanı hangi rafta nereye koymak gerekiyor bilmiyorum... Koca koca ciltlerle yazdığı Ceza Muhakemesi Usul hukuku kitaplarının mı, yoksa İstanbul Barosu Yayınları arasında çıkan "Avukatın CMUK El Kitabı"nın yayına mı? Bence yeri apayrı. Romanların arasında durmalı. Hoca romanları çoğaltmalı... Belki de sizin yaşadıklarınızdır onları roman kahramanı yapan... Roman bitiyor ve bitirdiğinizde gülümsüyorsunuz... Bakmadan söylüyorum. Güneş mavi gülümsüyor. Yüreği sevgi ile dolu olanlara... Alamadıklarını da, silah zoruyla küreselleştiriyor. Dünyanın ilerici güçleri, devrimci örgütleri, küreselleşen sermayeye karşı (emperyalizm) emeğin küreselleşmesine çaba göstermelidirler. Bütün dünyanın emekçileri, emperyalizme karşı küresel bir güç oluşturmalıdırlar. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, halkların barışsever güçleri, bir üçüncü dünya savaşını, toplumsal yaşam izlencesinden çıkarmayı başarmışlardır. Ancak, emperyalist bir güç, özellikle Amerika Birleşik Devletleri, dünyanın herhangi bir yerindeki mazlum bir halkın ülkesine saldırmaktan geri durmamıştır. Mazlum uluslar, işbirlikçiler yüzünden, emperyalistlere karşı güçbirliği oluşturamamışlardır.

SINIFLI TOPLUMLARIN ÜRÜNÜ

Burjuva toplumbilimcileri, savaşın insan doğasında olduğunu söylüyorlar. Bu kuram, bir kaba mantık ürünüdür. Doğadaki beslenme zincirini, canlının "savaş içgüdüsü" olarak niteliyorlar. Oysa, tarih bize, savaşın insan doğasının değil, sınıflı toplumların bir ürünü olduğunu kanıtlıyor. Uzlaşmaz sınıflı toplumlarda, toplumsal ilişkilerin bir görüngü biçimidir savaş. İnsanın doğayla savaşımı, doğayı değiştirmeyi ve dönüştürmeyi erekler. "Savaşım" kavramı ile "savaş" kavramı, özdeş kavramlar değillerdir. Savaşım, kişinin bir işi başarma, bir sorunu çözümleme, bir durumu değiştirme uğraşıdır. Bir çabanın üst düzeyde sürmesini gerektirir. Barış için de, üst düzeyde savaşım vermeliyiz. Barış içinde barış çağrılarının yükselmesi, savaş rüzgârlarının estiği ya da savaşın adının sık sık yinelenmeye başladığı dönemlerde, savaşı körükleyen toplumsal ya da uluslararası ilişkilere karşı protestodur.

Kaşlı yavrularımız, "Barış Şenliği" ile, savaş çığırtkanlığı yapan basın ve yayın kuruluşlarını, 8.5 milyar dolar için savaş narası atan piyasa adamlarını, yöneticileri protesto ediyorlar. Sanki, Barış Şenliği adlı yapıtlarıyla, Refik Durbaş dostumuza selamlarını ve saygılarını uçurmuşlar. Refik bilsin istiyorum Bu çocukların tümünün adı "Barış"!

YENİ HÜMANİZM

Eski Yunan yazınında ve felsefesinde, barış ve insan sevgisi kavramları, bir birlik ve bütünlük oluştururlar. Kaşlı çocuklarımız da, yapıtlarında, dizgeli bir düşünce yöntemine sahip olmamalarına karşın, böyle bir birliği ve bütünlüğü başarmışlar. İnsanın mantığına, onuruna ve özgürlüğüne yönelik olan barış düşüncesi, hümanizmanın çekirdeğidir. Bütün insanlığın özgürlüğü, kardeşliği, eşitliği düşüncesi, bağımsızlık onuruyla birleştirildiğinde, "yeni hümanizma" ülküsü gerçekleşecektir. Kaşlı çocukların arasında, Doğulu ve Güneydoğulu kardeşleri de var. Onlarla birlikte barışın ateşli dostları, yeni bir dünya kurmaya hazırlanıyorlar. Kaşlı çocuklar, bunların, İslamcıların kurbanı olduklarını biliyorlar. İnanın, biliyorlar. Feodal düzeni savunanların İslamcılar olduğunu anlamışlar. Irak'a asker göndermeyi iştahla isteyenler de İslamcılar. Şule Varsak (8B), bütün savaş kışkırtıcılarına çocuk duyarlığıyla sesleniyor "Savaşta ölen bir çocuk, hayatın ne kokusunu ne de tadını bilebilir!"

Bu güzel yapıtın yayınevi yok. Kaş'taki birkaç sanatsever ve aydın, ceplerinden bastırmışlar. Köy okullarına ve tüm Kaşlı çocuklara gönderilmiş Barış Şenliği. Bu yapıtı edinmek isteyen, "Yusuf Yavuz, Pastacı, Kaş" adresine ulaşırsa, sanırım bir tane edinebilir.

Selam size Kaşlı yavrular.

(Cumhuriyet Kitap)

Bir kez daha Sait Faik

'Gelmiş geçmiş en büyük hikâyecimiz'

23 Kasım 2003 Sait Faik'in doğum yıldönümü idi. 97 yaşında bir yazar olan Sait Faik'i bu kez şiirimizin bir başka ustası, Arif Damar değerlendirdi.

Arif DAMAR

Ben kimi roman ve hikâyeleri, içlerindeki kahramanları uzun yıllar görüşemediğim dostları, arkadaşlarımı, akrabalarımı özler gibi özlediğim için yeniden sonra yeniden okurum. Örneğin B. Tolstoy'un "Savaş ve Barış" romanını Prens Andrey'i, Kutuzov'u, Nataşa'yı, Piyer'i özlediğim için beş altı kez okumuşumdur. İkinci ve üçüncü kez okuyuşumun nedeni Prens Andrey'le Nataşa'nın birbirlerini çok sevmelerine karşın Prens'in ölümü yüzünden evlenememelerine çok üzüldüğüm, yüreğim kaldırmadığı için, belki ikinci ve üçüncü okuyuşumda yazgıları değişir de birlikte mutlu bir yaşam geçirirler diye okudum. Ondan sonraki okumaların roman kahramanlarını birkaç yıl sonra özlediğim içindir.

Sait Faik'in "Kumpanya" adlı uzun hikâyesini yedi sekiz kez okumuşumdur. Aktör Sagfet Ferit'i kumpanyanın müdürü Kör Halit'i ve Sitare'yi o anasının gözü kızı özlediğim için. Aslında Sait Faik'in bunun dışında kalan hikâyelerini ve romanlarını da birkaç kez okumuşumdur. Yaşarsam bundan sonra da okuyacağım gibi.

ŞİİRSEL HİKÂYELER

Ben de Sait Faik'i, Fethi Naci gibi "gelmiş geçmiş en büyük hikâyecimiz" düşüncesini, yargısını paylaşıyorum. Şiir, birçok kez okunur ve hatta ezberlenebilir. Ama çok az hikâye yeniden yeniden okunabilir. Sait Faik, Onat Kutlar bu sanatçıların başında gelir düşünceme göre. Şiirden söz açmışken Sait Faik'in şairliğine değinmek yerine olur. Sait Faik'in hemen bütün hikâyelerinin önde gelen özelliği çok şiirsel olmalarıdır. Bilindiği gibi onun "Şimdi Sevişme Vakti" kitabında bütün şiirleri bir araya getirilmiştir. En son YKY Yayınları'ndan çıkan yeni baskısından benim bilmediğim birçok şiirini okudum. Ne yazık ki Sait Faik çok iyi bir şair değildir. Evet bunlar Sait Faik'in şiirleridir. Etki ve taklitten uzaktırlar. Bana göre zayıflıkları teknik eksikliğidir diyebilirim. Kuşkusuz benzersizdirler. Yaşadığı zamanın ne Nâzım Hikmet ve ne de Orhan Veli şiirinin etkisini taşımazlar ama güçsüz şiirlerdir. Sait'i (yaşım seksene yaklaştı. Sait diyebilirim.) kalıcı kılamazlardı hikâye ve romanları olmasaydı. Tek bir şiiri çok güzeldir Yeis, 1942 yılında yayımlanan "Yeis"i alıntılıyorum

Akşam üstleri geliyor

Tam insanlar işten çıkarken

Salkım salkım tramvaylardan

Bir güzel çocuk yüzüyle gülümsüyor

Namussuz aşkşam üstleri geliyor.

Neremden yakalıyor, bilmiyorum

Ben tam sevmeye hazırlanırken

On altı yaşındaki sevgilimi.

Elini elimle tutmak için

Yirmi dört saatte bir

Sıcak bir laf dinlemek isterken...

Rezil... Tam o saatlerde geliyor

İnkılapçı Gençlik (64) 19 Eylül 1942

Eleştirmen Fethi Naci "Sait Faik'in Hikâyeciliği" adlı incelemesinde (YKY) daha önceki Sait Faik'in "Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor." Cümlesindeki düşünceyi yorumlarken eski görüşünde ısrar ediyor. Şöyle diyor Naci "Niçin? Çünkü buradaki 'sevme' toplumca hoş karşılanmayan, yasaklanan bir 'sevme', bir erkeğin bir erkeğe duyduğu tensel sevgi... Kısaca, o ünlü cümledeki 'insan'ın 'İnsan Hakları bildirgesi'ndeki 'insanla' bir ilintisi yok."

Naci'nin bu yorumuna ben katılmadığım gibi birkaç kişinin dışında hiç kimsenin katılmadığını biliyorum. Örneğin Sait'in yakın arkadaşlarından Naim Tirali'yle bu konuyu konuştum. Naim Tirali anlattı. Sait bir gün Tirali'ye hiç, bir oğlan çocuğuyla ilişkiye girip girmediğini soruyor. Tirali'nin 'Hayır' yanıtından sonra "Sakın yapma, çok pis bir iş!" diyor. O dönemin edebiyat çevrelerinde bilindiği ve benim de bildiğim, gördüğüm gibi Aleksandra adında esmer bir dilbere çılgınca âşıktı. Salâh Birsel bu aşkı ayrıntılarıyla yazmıştır. Ayrıca şimdi çok ünlü bir hanım romancımıza evlenme teklif ettiğini o zaman toy bir genç kız olan bu hanımın Sait'iiiiii çok yaşlı bulduğu için reddettiğini de yakınen biliyorum. Oysa o sırada Sait Faik henüz kırk yaşlarındadır. Ben Sait Faik'i 1943'te bir yaz günü Burgaz'daki evine uğrayınca tanımıştım. Bahçede oturuyorlardı. Sevgili annesi, köpeği yanlarındaydı. Bana kahve ikram edildi. O küfürbaz olarak bilinen Sait Faik beni bahçe kapısına kadar gelerek uğurladı. Can Yücel de böyleydi. Yıllar sonra müzeye dönüştürülen evine (1973) oğlumla birlikte gittim. O zaman doğallığına hiç dokunulmamıştı. Oltası, balıkçı çizmeleri, karyolası, kitapları (Leétromant anımsıyorum) duvardaki yazı. "Bir sanat yapıtının daha güzel bir dünyaya kavuşmak için yazılmamışsa ne değeri olur ki" cümlesi (aklımda kaldığı gibi yazdım. Sözcükler değişik olabilir.

"ÖLÜM YOK Kİ"

Evet sanki Sait yaşıyor, biraz sonra eve dönecekmiş gibi bir zelim içindeydim. Ve "Ölüm Yok Ki" düşüncesi bende ilk orada aklıma geldi. En uzun çalışmalarından biri olan "Ölüm Yok Ki" adlı şiirinde düşünce o gün uyandı. Sonraki bir gidişimde bu atmosfer bozulmuş. Bizler 40'lı 50'li yılların genç devrimcileri her pazar bazen 30-40 kişi Kalpazanka'ya denize girmeye giderdik. Sait'i birçok kez başında hasır şapkasıyla görür, selamlaşırdık. Onu hiçbir gün kravatlı takım elbiseli görmedim. Yazar olmadan ve kişiliğini bulmadan önce böyle resimleri var. Sait halkın içinde, halkla oturup kalkan, onlarla balığa çıkan bir insandı. Öyle takım elbiselerin kravatların halktan insanlarla arasına bir duvar koyacağının bilincindeydi. TV'de "Havada Bulut" adıyla Sait'in hikâyelerinden oluşan bir senaryoda Sait Faik'in o gülünç kıyafetinin ne kadar anlamsız, aykırı olduğunu Ayfer Tunç'un düşünememiş olmasını hem bir hikâyeci olmasını da göz önünde tutarsak şaşkınlığa uğramamak olanaksız hale geliyor. Nitekim Perihan Ergun da bu düşüncemi paylaşan bir açıklama yaptı. "Beyoğlu'nda Beyoğlu'nu Konuşmak" (YKY) kitabında Ara Güler anlatıyor... "Dur, bir şey anlatacaktım. Ben Beyoğlu'nda yürürken hep karşıma bir adam çıkardı. Pardösüsü eskimiş, yağlanmış böyle yakalar? Başı açık, saçları da o kadar taralı değil, elleri cebinde, böyle buralara yürür. Biçimsiz saatlerde görüyordum onu. Hep görüyorum ama bir türlü çıkaramıyorum kim olduğunu, bilmiyorum. Sonunda tanıştım. Kim biliyor musunuz o adam Sait Faik. A. Ünsal-Tahmin ettim."

1954'te cezaevinden yeni çıkmıştım. Çiçek Pasajı'nda bir fıçının üstünde bira içiyordum. Sait Faik'e rastladım. Selamlaştık. Yanında iki tane korkunç adam vardı. Konu renk takım elbisesi, kravatlı, gömleklerinin manşetlerinde altın kol düğmeleri. Nasıl yadırgadım. Anlatamam. Sait Faik'in ne işi vardı bu heriflerle. Birlikte lokantaya girdiler. Sait'i bir daha hiç göremedim.

Evet o şimdi 97 yaşında genç bir adam. (60 yaşına kadar her erkek delikanlıdır.)

DÜNYAYA, TOPLUMA BAKIŞ...

Unutmadan, 15 Kasım 1951'de yayımlanan "Yeryüzü" dergisinin 3. Sayısında (TKP içindeki suçlarımdan biri olarak dayatılan.) Sait Faik'in açtığımız soruları benim Dr. Hulusi Dosdoğru birlikte hazırladığımız ankete verdiği yanıtlar onun dünyaya, topluma bakışı açısından çok önemli açıklamalardır. Bu soruları Sait'e Metin Özek götürdü. Bir süre sonra yanıtları yazdığını ama vermeyeceğini söylemiş. Metin'in büyük ısrarları sonucu alabilmiş. Soru "Sanatın halkın hayat realitesini aksettirici ve onun sosyal mücadelelerini destekleyici olması gerektiğine göre; memleketimizin sanatçıları bu görevlerini yapıyorlar mı? Sait Faik yanıtlıyor - Bugünün sanatkârı halkın içinden bir seçim yaparak hikâyesini, şiirin, makalesini yazdığı içindir ki birinci sualin iki yüzü-cephesi var. Birincisini öyle sanıyorum ki. Bugünkü matbuata bağlanmamış sanatkâr yapıyor. Hem de birçok fedakârlıklar pahasına! Bu sanatkâr, halk tabakaları denildi mi işçi tabakalarında olanı değil olmayanı. Haksızlık göreni kadir göreni, işsizi, hakkı yeneni, kahraman, konu, atmosfer olarak ele alıyor. O bir tarafta, hak yiyeni, mağruru, umursamazı, başkalarının sırtından geçineni hicvettiği içindir ki ancak bir milletin daha iyiye, daha nizamlıya, daha farksıza gitmesi için arzusu bulunan pek az insanı ilgilendiriyor. Böyle bir sanatkârı bugünün ne matbuatı tutuyor, ne devleti ne egoisti. Böyle bir sanatkârdan hemen şüphe ediyorlar. Ya 'komünist' ya 'avare', 'serseri' damgasını yapıştırıyorlar. Halbuki sanatkârın, hiçlikle, haksızlıkla, istismarcılıkla mücadelededir. Sanatkâr bugün iyi şeylere gözünü kapayabilir, yalnız kötülüğünü görür diyeceksiniz. Evet, zamanımızın sanatkârını en çok tahrik eden budur. Devletin, işi iyi giden her ferdin bu sanatkârı dikkatle takip etmesi lâzımdır; elinden gelirse sanatkârı kötü-menfi(!) görüşünden kurtaracak vazifelerini hatırlamamalıdır. Sanatkâr belki de yalnız ve yalnız bunlar için aralarına girmiştir."

Sait Faik yaşarken öykülerini "Yürüyüş", "Gün" gibi sosyalist dergilerde de yayımlamıştır. Örneğin "Kestaneci Dostum" hikâyesini ben 1942'de bu dergide okumuştum. Hatta edebiyat hocamız Salim Rıza Kırkpınar'ın izniyle bütün sınıfımız öğrencilerine de okuyup dinletmiştim.

Sait Faik'in daha yakından tanımak, öğrenmek için Fethi Naci'nin sözü geçen kitabını salık veririm. Son olarak Naci bu çalışmasının (YKY) baskısına "Mumlar" adlı 1949'da yani 22 yaşında "Yeşilgireson" gazetesinde yayımlanan bir öyküsünü de eklemiş. Eleştirmen olanların şair, öykücü, romancı olamadıkları için eleştirmen olduklarına dair yaygın bir söylenti vardır. Öyle anlıyorum ki Naci sürdürseydi çok iyi bir öykücü olabilirdi. Evet öyle.

(Cumhuriyet Kitap)

Ahmet Cevizci editörlüğünde bir 'Felsefe Ansiklopedisi'

Hedef Demokrasi kültürü

Bugünlerde düşünce dünyamız için oldukça büyük bir önem önem taşıdığına inandığım Felsefe Ansiklopedisi'nin ilk cildi yayımlandı. Önsözüne bakılırsa 15 ciltten ve yaklaşık 12.000 sayfadan oluşacak bu ansiklopedi, ülkemizde felsefe kültürünün gelişimine ve yerleşmesine önemli katkılar yapacağa benziyor.

Cemal ŞENER

Batı'da Aydınlanma'nın meşhur ansiklopedisinden sonra felsefenin gelişimi ve yaygınlaşması için büyük bir önem kazanan bu tür bir ansiklopedinin nitelikli örneklerine Almancada, İngilizcede ve Fransızcada rastlamak mümkün. İngilizcede yayımlanan Felsefe Ansiklopedisi 1967 tarihli ve sekiz ciltten oluşuyor. Fransızların felsefe terimlerini olduğu kadar, Batılı ve Batılı olmayan filozofları da kapsayan Felsefe Ansiklopedisi ise 6 yıl önce yayımlandı. İçerik ve yöntem itibarıyla bu ikisinin bir sentezi gibi duran, ama her halükârda ikisinden de daha kapsamlı olacağı izlenimini uyandıran bizdeki bu yeni ansiklopedi projesinin sahibi ve editörü Ahmet Cevizci'yle ansiklopedinin ilk cildi üzerine konuştuk

KOLEKTİF ÇALIŞMA

- Ahmet Bey, tebrik ederim; sadece akademik dünyanın değil, fakat belki Türk toplumunun da felsefeyle olan ilişkisine ivme kazandıracağına inandığım hayli nitelikli bir eser hazırlamışsınız. Böyle bir ansiklopedi, bizde galiba ilk oluyor.

- Hayır, ilk değil. Daha önce yayımlanmış başka ansiklopedilerimiz de oldu. Yakın zamanlardan örneğin Cemil Sena'nın dört ciltlik Filozoflar Ansiklopedisi, Orhan Hançerlioğlu'nun yedi ciltlik Felsefe Ansiklopedisi, hemen akla gelenler. Benim editörlüğünü yaptığım Felsefe Ansiklopedisi'nin, buna rağmen, bazı bakımlardan ilk olduğu söylenebilir. Bir kere bu değerli eserler her şeyden önce bütünüyle tek yazarlı eserlerdi. Oysa, editörlüğünü yaptığım Felsefe Ansiklopedisi, hemen tamamen kolektif bir çalışma, tüm maddeleri olanaklı olduğu ölçüde uzmanları veya ilgili konu üzerinde çalışanlar tarafından yazılan bir eser olarak planlanmıştır. Bu özelliğin esere, ilk cildi çıkarabilmek için acele ettiğim ve dolayısıyla gereğinden fazla madde yazmak zorunda kaldığım dikkate alınırsa herhalde en az yansıdığı birinci ciltte, yüzden fazla yazar bulunmaktadır. Yaklaşık iki yıldan beri sadece eserde yer alacak maddeleri belirlemeye, madde bağlantısı yapmaya, doktora tezlerini ve makaleler bibliyografyasını tarayarak maddelerin uzmanlarını tespit etmeye çalışıyorum.

İkincisi, bundan önceki Felsefe Ansiklopedisi denemeleri, felsefeden sadece belli bir dünya görüşü ya da ideolojiyi anlayıp felsefenin, felsefi düşünüş ya da tavrın kendisini yansıtmak ve yaygınlaştırmak yerine, mutlak doğruluğundan emin olunan o dünya görüşünü empoze etmeye çalıştılar. Dar bir pozitivizm veya çok kaba bir biçimde sunulan bir Marksizm, felsefenin kendisine eşitlenemez. Ben bu eşitlemeyi hiç doğru bulmuyorum, hatta felsefi olmayan, felsefenin özüne aykırı, felsefeye gerçekten zarar veren çok dogmatik bir tavır olarak değerlendiriyorum. Benim hazırlanmasına öncülük ettiğim ansiklopedi, bundan dolayı önce felsefenin kendisini vermeyi, felsefenin kendisini gerçekten felsefi olan bir tavırla ele almayı amaçlıyor. Belli felsefeleri, akımları, hatta disiplinleri öne çıkarmak yerine, tüm felsefeleri veriyor, başta bilim, din ve sanat olmak üzere, insanı ilgilendiren tüm disiplinleri felsefi bir bakışla ele alıyor.

BATI FELSEFESİ

- Ama yine de bütün terim, gelenek ve düşünürleriyle Batı felsefesi merkezde, öyle değil mi?

- Evet, Batı felsefesi merkezde. Fakat bu sadece ansiklopedide değil, gerçekte de böyle. Batı felsefesi, iki bin beş yüzyıldan beri dünyanın en önemli, en etkili, en harekete geçirici entelektüel gücü olmuş. Dolayısıyla, Batı felsefesini tüm çağları, akımları, farklı gelenekleri ve filozoflarıyla vermek kaçınılmaz bir şey. Fakat bundan önce, felsefi düşünüşü mümkün kılan, ortaya çıkaran kavramsal araçları, bütün gelişimleri ve farklı uğraklardaki yeni anlamlarıyla vermeyi amaçlıyorum. Evrensel olan ve olması gereken felsefenin kendisi, belli bir felsefeden ya da felsefe geleneğinden ziyade. Sonra, Batı felsefesini bir bütün olarak ortaya koymakla sınırlı kalmayıp onu mümkün olduğunca sorgulamaya, tartışmaya açmaya da çalışıyorum. Batı felsefesinin sürekliliğini temin eden koşulları gözler önüne sererken onu her daim yenileyen ve güçlendiren karşıtlıkları ortaya çıkarmayı çok önemsiyorum. Söz gelimi, modern ve çağdaş felsefe açısından Anglosakson veya analitik felsefe geleneğiyle Alman-Fransız veya Kıta Avrupası felsefesi geleneğini birlikte veriyoruz. Hatta öyle oluyor ki aynı maddeyi söz konusu farklı felsefe yapma tarzlarını benimsemiş insanlar eliyle ayrı ayrı yazabilmekteyiz.

Bundan da öte, dünyanın Batı felsefesi dışındaki felsefelerini, sözgelimi bir Afrika felsefesini, bir Hint felsefesini, bir Çin felsefesini, varsa eğer hem evrensel ve hem de lokal unsurlarıyla tanıtmayı amaçlıyoruz. Bundan maksadımız da Batı felsefesini yok saymak veya aşmak değil, elbette. Felsefesiz olunamayacağını, insanın olduğu her yerde şu ya da bu düzeyde felsefe olacağını ve dolayısıyla, ülkemizde de felsefe olduğunu, bunun geliştirilmeye, güçlendirilmeye ve yaygınlaştırılmaya muhtaç bulunduğunu, artık nakil düzeyini aşması gerektiğini göstermek.

- Öyleyse, tam yeri gelmişken sorayım, Ansiklopedi'de İslam felsefesi ve Türk düşüncesi de yer alıyor değil mi?

- Evet, evet. İslam felsefesine kesinlikle yer veriliyor. Zaten bu felsefenin gerek ilk teolojik felsefe dönemi ve sonra da Yunan tarzı veya Meşşai felsefe geleneğiyle, gerekse de siyasal bilgelik edebiyatı geleneği ve tasavvufi felsefe geleneğiyle dünya felsefesine, esas itibarıyla sekizinci ve on üçüncü yüzyıllar arasında yaptığı katkıyı yadsımak mümkün değil. Dolayısıyla, İslam felsefesine hem farklı gelenekleri, hem temel problemleri ve kavramları ve hem de filozoflarıyla yer veriyorum. Türk düşüncesine gelince... Burada, ciddi sıkıntılarım var. Bir kere İslamiyet öncesi Türk düşüncesine, Osmanlı, özellikle de Tanzimat dönemi Türk düşüncesine ve Cumhuriyet dönemi düşüncesine yer verileceği kesin. Bunu dediğim gibi, çok gerekli de görüyorum. Ama bunun nasıl ve hangi ölçütlere göre yapılacağı konusunda, Türk felsefi düşüncesinin neliği hususunda problemlerim, gerekli nesnelliği sağlayamamak bakımından endişelerim var. İlk ciltte sadece danışma düzeyinde kalmış editoryal işbirliğini, bir editoryal komite oluşturmak suretiyle kurumsallaştırarak bu güçlüğü de aşabileceğimi sanıyorum.

- Bu söylediklerinizden hareketle, Ansiklopedinin ilk amacının felsefeyi, felsefenin temel terimlerini ve akımlarını, felsefi düşünüşün temel öğelerini tanıtmak, hatta onun düşün dünyamıza yerleşmesine katkı yapmak; ikinci amacının da dünyanın farklı felsefelerini, Batı felsefesini temel alarak tanıtmak olduğu sonucunu çıkartıyorum. Türk düşüncesinin izinin sürülmesi de bu ikinci amacın bir alt amacı olarak gündeme gelip asli bir önem kazanıyor.

- Aynen öyle. Felsefenin neresinde ve ne kadar olduğumuz, şu anda Türk üniversitelerinde fiilen var olan 22 felsefe bölümünde tam olarak ne yaptığımız, bu ülkede yaratıcı ve özgün bir düşünce geleneği tesis edip edemeyeceğimiz sorularına gerçekçi cevaplar bulmaya çalışmak, bu ansiklopedinin en temel amaçlarından biri.

KAPSAMLI BİR ANSİKLOPEDİ

- Felsefe Ansiklopedisi'nin kolektif bir ürün olarak tasarlanmasının bir nedeni de galiba bu?

- Evet. Başka türlüsü, böylesine geniş kapsamlı bir ansiklopedide mümkün değildi zaten, ama bunu da, içtenlikle söyleyeyim, özellikle gözettim. Ve bundan büyük bir memnuniyet duyuyorum. Türkiye'de farklı yerlerde çalışan onlarca felsefeci var ve bunların hemen tamamı, önemli ölçüde bağımsız ve hatta birbirinden habersiz olarak çalışıyor. Sadece iki tane, o da kamuya yeterince ulaşamadığını düşündüğüm, felsefe dergimiz var. Mevcut felsefe kurum ya da dernekleri, kurucularından böyle bir arzu gelmemiş olsa dahi, oldukça kapalı kaldı ve hayli sekter gelişti. Dolayısıyla, felsefecilerimizi yeterince bir araya getiremiyor, ortak ya da kolektif, koordineli çalışmalar yapılamıyor. Yazın ülkemizde yapılan Dünya Felsefe Kongresi'nin bile bir araya getiremediği bütün bu insanların, sadece İstanbul, Ankara ve İzmir'den değil, Van'dan, Diyarbakır'dan, Erzurum'dan, Aydın'dan, Mersin'den, Antalya'dan, Samsun'dan, Muğla'dan, Bursa'dan, vb., neredeyse Türkiye'nin her yerinden insanların katkılarını temin etme olanağı buldum. İtiraf edeyim ki, bu beni fevkalade sevindirdi. Yalnızları ya da unvanları da aştım, sadece "söyleyecek doğru sözü olma"yı ölçü aldım.

Ve itiraf edeyim ki çok da iyi katkılar geldi. Felsefeye olan gerçek ihtiyacın olduğu kadar ilginin de arttığı, felsefeyle ilgili çalışmaların artık bütünüyle profesyonelleşmesi gereken günümüz Türkiye'sinde, felsefe araştırmalarına çok ciddi düzeyde katkı yapmaya hazırlanan bir genç kuşak geliyor. Yaşları 35'in altında olup da başta Fransa ve Amerika olmak üzere, dünyanın çok çeşitli yerlerinde yüksek lisans ve doktora çalışmalarını sürdüren bir dolu genç insan var. Amerikan üniversitelerinde hocalık eden Türk felsefecilere rastladım, ansiklopediyle ilgili hazırlıklar sırasında. Gelecek on yılın, kamuoyunun felsefeye olan ilgisine, felsefe talebine çok daha nitelikli bir karşılık vermek bakımından geçmişle kıyaslanmayacak kadar verimli olacağına inanıyorum.

- İlk cildini çıkardığınız Felsefe Ansiklopedisi'nin kapsamından, kalitesinden, meziyetlerinden söz ettik. Eksikleri de vardır muhakkak?

- Olmaz mı? Bir kere, ikinci ciltte muhakkak oluşturmayı amaçladığım, ve "vitrin yapmak" için değil, fakat kaliteyi biraz daha yükseltebilmek ve daha yüksek bir nesnellik temin edebilmek için daha önce sözünü ettiğim bir editoryal komiteye ihtiyaç var. Böyle bir hizmeti temin edecek arkadaşlarımın hemen hepsiyle konuşamadım. Bunun kadar, hatta daha da önemli bir husus. Akademi dışındaki felsefecilerimizin katkısını temin edemedim. Biliyorsunuz, üniversitelerin zaman zaman yorucu ve hatta boğucu ortamından uzaklaşıp, hayatlarını akademi dışındaki çalışmalarıyla kazanan bir dolu nitelikli felsefecimiz var. İnşallah, onlara da ulaşacağım. Ve nihayet, bunu lütfen yanlış anlamayın, çünkü bakın ne kadar çok iş yapıyorum anlamında söylemiyorum, ansiklopedinin her şeyi bende Yazar tespit etme, madde yazma, gerektiğinde çeviri yapma, yazılarını tercüme ettiğim insanlarla konuşup izin alma, metinlerin dizgisi, eserin sayfa düzeni, tashihi, vs. Bu da, ne kadar iyi niyetli ve dikkatli olursanız olun, kaçınılmaz olarak hatalara yol açıyor. Ben bir de bunları, üniversitede bir dolu ders verirken yapıyorum. Çünkü hayatımı kazanabilmemin başka yolu yok.

- Sahi hocam, niye küçük bir sekretaryanız bile yok? Niye, böyle önemli bir projeye devletin resmi kurumları sahip çıkmaz? Ben Diyanetin İslam Ansiklopedisi'ni biliyorum, senede iki cilt basılabilen bu eser için Diyanet kadrolarında yüzlerce insan çalışıyor.

- Diyanet'in İslam Ansiklopedisi oldukça nitelikli bir ansiklopedi, bu tür bir ansiklopedinin olabilecek en iyisi, her kültürün sahip olması gereken ansiklopedinin olabilecek en kusursuz ifadesi. Cemal Bey, sorunuza gelince, onun muhatabı ben olmasam gerek. Devlet, felsefe klasiklerinin Hasan Âli Yücel döneminde başlayan tercümeleri dışında, felsefeyle pek ilgilenmedi. Onu yönetenlerin, sanıyorum çok daha önemli işleri var. Ama Kültür Bakanlığı, kütüphanelerine üç beş tane bile olsa, ansiklopediden abone olabilir. Bana bu sembolik ve manevi katkı bile yeter.

- Ahmet Bey, kolaylıklar diliyorum. İşiniz zor.

ANSİKLOPEDİNİN TANITIMI

Ahmet Cevizci'nin editörlüğünü yaptığı Felsefe Ansiklopedisi 15 ciltlik ve yaklaşık on iki bin sayfalık bir eser olarak tasarlanmıştır. A harfi maddelerini kapsayan ansiklopedinin ilk cildi kasım ayında çıkmış olup diğer ciltleri dört ayda bir yayımlanacaktır.

Ansiklopedi her şeyden önce, felsefenin temel terim, akım ve gelenekleriyle, düşünce tarihine damgasını vurmuş filozofları tanıtmaktadır. Eser ikinci olarak felsefi bakışı başta bilim, din, eğitim, ekonomi, sanat ve hukuk olmak üzere tüm alanlara tutmayı ve bütün bu alanlara kavramsal bir açıklık getirmeyi amaçlamaktadır.

Ansiklopedide felsefenin bizatihi kendisiyle Batı felsefesi merkezde olmakla birlikte, dünyanın, ya Batı felsefesinin etkisi altında veya ondan kısmen de olsa bağımsız gelişmiş tüm felsefelerine yer verilmektedir. Felsefenin neresinde olduğumuzu ortaya çıkarmayı da hedefleyen ansiklopedinin, en önemli özelliği belli bir felsefe anlayışını ya da izmi öne çıkarmak yerine nesnel bir tavırla bütün felsefe geleneklerine eşit güç ve ağırlıkla yer vermesidir. Çalışmanın bir başka değerli yanı da maddelerin konuların uzmanları veya ilgili konularda fiilen çalışmış veya çalışmakta olan kişiler tarafından kaleme alınmış olmasıdır.

(Cumhuriyet Kitap)

EskiSayılar: 14 15 16 17 18 19 20 21-27 28-29 30 31 32 33 34 35-36 37 38 39-40 41 42 43 44-45-46 47 48 49 50-54 55-56 57 58 2004/01 02

Ö z k a n P A P A T Y A
Genel Yayın Yönetmeni
admin@vitrindekikitaplar.com