| Yazın
Sanatı
Kanlı
diktatörler
20. yüzyıl çok fazla
diktatör gördü. Latin Amerika ve Afrika
ülkelerinden sık sık darbe haberleri yer
alırdı gazetelerde, fotoğraflar ise
birbirlerine benzerdi; kanlı rejimler,
nefeslerini sanki halklarının soluklarını
emerek besleniyordu. Mario Vargas Llosa,
"Teke Şenliği" adlı yeni yayımlanan
romanında Dominik Cumhuriyeti'ni otuz yıl
acımasızca yöneten Teke lakaplı Trujillo'nun
iktidarını anlatıyor. Her zamanki eşsiz
üslubuyla Llosa bu sefer Amerika desteğiyle
iktidarda kalan Trujillo'yu tamamen tarihi
belgeler ışığında kaleme almış.
Asuman Kafaoğlu
ABD'nin gözetimi altında
yapılan seçimler ekonomide düşüşün önüne
geçemediğinde, halk ayaklanması yeni bir kriz
döneminin başlamasına neden olmuş. Güç
dengesini elinde tutan ordunun başında bulunan
Rafael Trujillo, bir süre olayların
tırmanmasına izin verdikten sonra yönetime
1930 yılında el koymuş. Mutlak ve acımasız
bir diktatörlük uygulayan Trujillo, ülke
yaşamının her alanında sıkı bir denetim
uygulamış. Ekonomik gelişmeyi hızlandırmakla
birlikte, tarımdan endüstriye tüm sektörleri
kendi ailesinin elinde toplamış. 1961 yılına
dek de iktidarını, kendi kurduğu gizli servis
ajanlarını halkın arasına sızdırarak,
yönetim karşıtı her filizlenmeyi takip ederek
ve yok ederek elinde tutmayı başarmış.
Buraya kadar anlatılanlar çok
tanıdık diktatör portresi çiziyor. Trujillo
ve oğullarının seks düşkünlüğü,
düşmanlarını yok etmekte kullandığı kana
susamışlık ise onu diğer diktatörlerden
ayıran yönü. Aslında acımasız birinin eline
sınırsız güç verildiğinde olanlar, tarihin
sık gördüğü bir tablo, Caligula'dan Hitler'e
her diktatör kendi sapıkça zevklerini
halkları üzerinde kullanmışlar, Trujillo bu
açıdan bakıldığında çok değişik değil.
Llosa uzak sayılacak bir coğrafya üzerinde
yaşanan bu zaman dilimini insanoğlunun en
acımasız yüzünü göstermek için
kullanmış.
"Teke Şenliği" iki
zaman diliminde geçiyor. Birincisi 1961
yılında Trujillo'nun suikastına doğru giden
günleri, ikinci zaman diliminde de olayların
üzerinden otuz beş yıl geçtikten sonra geride
kalan acılar anlatılmış.
ÜÇ BAKIŞ AÇISI
Büyük Antiller'in Küba'dan
sonra en büyük ülkesi olan Dominik
Cumhuriyeti'nin tarihini üç farklı bakış
açısından dile getirmiş Llosa. Romanda ilk
tanıdığımız kişi Urania Cabral adlı,
Dominik kökenli New Yorklu avukat. Trujillo'nun
öldürülmesinden otuz beş yıl sonra ilk kez
ayak bastığı vatanında kendini yabancı
hisseden kırk dokuz yaşındaki bu kadın aynı
zamanda 1961'den beri görmediği babasıyla da
karşılaşıyor. Artık sakat ve dilsiz olan
yaşlı babası Augustin Cabral, Trujillo'nun
senatörü ve bakanı olarak görev yapmış,
diktatörün sadık bir hizmetkârı.
Roman bizi ikinci olarak
Trujillo'nun kendisiyle tanıştırıyor.
Paranoyak ve megaloman diktatör, emrinde
çalışanların sadakatini ağır bedeller
ödeyerek kazanmalarını sağlıyor. Kendisinin
Tanrı tarafından seçilmiş olduğunu ve
ülkesinin iyiliği için eline kana
buladığını sık sık söyleyen biri Trujillo.
Etrafına topladığı yağcı takımını da
kendine bağlamak için akla gelmeyecek taktikler
kullanıyor. Llosa diktatörü ayrıca seks
düşkünü yanıyla tanıtıyor bize.
Romanda yer alan üçüncü
bakış açısı da Trujillo'yu öldürmek üzere
plan yapan dört adam tarafından aktarılıyor.
Bu dört adamın her biri bir dönem diktatöre
yakın olmuş kişiler ama hepsinin kin
beslemelerini sağlayacak acılar onları bu
eyleme yöneltiyor. Kısacası roman gücün en
kötü yüzünü anlatıyor.
HEM TANIDIK HEM YABANCI
Bu romanı okuduktan sonra
Dominik Cumhuriyeti tarihini ne kadar az
bildiğimi fark ettim. Komşusundaki Haiti ve
Küba ile ilgili bilgiler belki hep öne
çıktığı için onların gölgesinde kalan bir
ülke Dominik Cumhuriyeti. Florida sahiline
yakın olmasıyla Amerika'nın Küba'dan sonra
komünizm tehlikesini yaşatmamak için çaba
harcadığı bir yer.
Mario Vargas Llosa, her zamanki
akıcı diliyle bir masal gibi anlatmış
gerçekleri. Bütün bir ülkenin trajedisini de
on dört yaşında küçük bir kızın acısı
şekline sokarak, tarihsel bilgileri
belgesellikten kurtarmış. Romanın birinci
bölümünde çocukluğunu öğrenerek
başladığımız Urania'nın öyküsü, roman
boyunca günümüze dek uzanarak olayların
ardında sıradan insanların nasıl
etkilendiklerini görmemizi sağlamış. Romanın
son bölümünde de roman başından beri tahmin
ettiğimiz gerçekleri net bir dille ortaya
koyarak tarihsel mesafeyi tamamen ortadan
kaldırmış.
Bu tür belgesel dokümanlara
dayanan romanlar bazen kuru bir anlatıma
hapsederler kendini. Aşırı gerçekçi ton
(burada tam anlamıyla gerçekçi çünkü
gerçek olaylara dayanıyor roman) romandan
beklediğimiz, hayal gücünü besleme görevini
tam yerine getirmez. Llosa konuya küçük bir
kızın gözünden yaklaşarak bu katılıktan
sıyırmış romanı. Romanın özellikle ustaca
yazılmış son bölümü, en küçük
karakterleri bile ruhlarının derinlikleriyle
tanıtmayı başarmış. Örneğin ailesiyle tüm
bağları koparan Urania'nın romanın sonunda
yeni tanıdığı yeğenine mektup yazacağını
hem de her ay söylemesi, birçok şeyin
değiştiğinin de göstergesi. Ayrıca kendi
çektiği acıları başka bir genç kızın
çekmemesi için bir çaba olarak da
görülebilir bu bağlantı kurma hamlesi.
Mario Vargas Llosa benim en
sevdiğim Latin Amerikalı yazarlardan biridir.
Kendisi de Peru'da başkanlık seçimlerine
katılmış (ama kazanamamıştı) ve bir dönem
politik kariyer uğruna edebiyattaki
üretkenliğini yavaşlatmış biriydi. Yoksul
ülkelerde dönen siyasi kavgaları ve dolapları
yakından tanıdığını sanıyorum. Bu
romanında iki dünyasını birleştiriyor sanki.
"Teke Şenliği"
Türkçeye de iyi çevrilmiş. Llosa'nın
akıcılığını korumuş çevirmen. Fakat bazı
yerlerde İngilizce sözcüklerin kullanılması
bana gereksiz göründü, örneğin Katolik
rahibelere "sister" denmesini
yadırgadım, Türkçeye girmiş "sör"
kelimesi daha uygun olmaz mıydı? Bir başka
nokta da, dipnotların yazar mı yoksa çevirmen
mi tarafından yazılmış olduklarının pek
açık olmaması.
(Cumhuriyet Kitap)
Zamanda Yolculuk - Gözünü
Güneşe Diken Devler
Nur İçözü,
Morpa Kültür Yayınları, 64s, 1.Basım 2003
Resimleyen Sibel Demirtaş
Okuma yaşı 9-13
Mavisel Yener
Gözünü Güneşe Diken
Devler, on kitaplık "Zamanda Yolculuk"
dizisinin ilk kitabı. Dizinin her kitabında
kısa öyküler var. Öyküler bir bütünü
tamamlayacak biçimde kurgulanmış. Tek tek de
okunabilecek bu kitaplar bütünüyle
Türkiye'deki güzellikleri ve tarih içindeki
önemli söylenceleri çocuklara aktarıyor.
Söylencelerin öyküleştirilerek aktarılması
zevkli bir okumaya çekiyor çocukları.
Bulut'la Yıldız birbirine
tıpatıp benzeyen ikiz kardeşler. Bilgisayar
oyunlarını çok seviyorlar. Yıllarca
yurtdışındaki uzay merkezlerinde uzay
mühendisi olarak görev yapmış olan
dedelerinin adı Bilgin dede. Bilgin dede birkaç
yıldır kimselere göstermeden bir buluş
yapmaya çalışıyor. Buluşunu yaptıktan sonra
bunu ilk paylaştığı kişiler torunları. Bu
bir zaman makinesi. İstedikleri zaman dilimine
ayarlayarak, zaman içinde dilediklerince
dolaşabilecekleri bir makine.
Torunlar ve dede, bu makinenin
yardımıyla ülkenin dört bir yanını gezmeye
başlarlar. İlk durakları Antalya bölgesindeki
Aspendos antik tiyatrosudur. Binlerce yıl
öncesine gitmiş, tiyatro yapılmadan önce
orada olmuşlardır. Bu tiyatronun mimari Zeno
ile karşılaşmak hepsini heyecanlandırır.
Buradaki serüvenleri bitip de eve
döndüklerinde hep birlikte bir karara
varırlar. Zaman yolculuğunu bir plan yaparak
gerçekleştireceklerdir. Geziye Ankara'dan
başlarlar. Anıtkabir ilk duraklarıdır. Zaman
makinesini 10 Kasım 1953'e ayarlayıp yola
çıkarlar. Anıtkabir'de büyük bir tören
vardır. Çocuklar çok meraklanırlar. Atatürk
1938'de öldüğüne göre bu tören ne için
yapılmaktadır?
Kitabın bir sonraki bölümden
Ağrı Dağı'na giden Bulut, Yıldız ve Bilgin
dede, burada ilginç kişilerle tanışır.
Dağın adının nereden geldiğini öğrenirler.
İçine düştükleri zaman dilimi onları
geçmişin sır dolu bilgilerine ulaştırır.
Kitabın son öyküsü
Çanakkale'ye yapılan zaman yolculuğudur.
Görkemli Troya kentinde kraliçe Helena ile
tanışırlar. Bu tanışıklık onları tarihin
çok önemli bir olayının tanığı
yapacaktır.
Kitabın sonundaki
"Araştıralım, öğrenelim",
"Bilgi Kutusu" ve "Yolculuk
haritası" geçmişle bugünü birbirine
bağlayan, çocuklara öykülerin başka bir
yönünü de gösteren çalışmalar.
Öğretmenlerin sosyal bilgiler derslerinde
konular geldikçe bu öykülerden yararlanmaları
gerektiğini düşünüyorum. Eğlenceli bir
tarih dersi için iyi bir kaynak.
Yaz dinlencesinde geziye
çıkan çocukların dizinin o bölgeyle ilgili
kitabını yanlarında bulundurmalarını
öneriyorum. Zaman Makinesi tüm çocukları
bekliyor, iyi yolculuklar...
Büyükler, siz de
okuduklarınızı, anne babalarla, eğitimcilerle
ve yazarlarla paylaşmak istiyorsanız, Sihirli
Değnek'in ''Konuk Yorumcu'' bölümü için bir
kitap tanıtabilirsiniz...
|
Paul
Verlaine
Şairler
Prensi
Sembolizmin öncülerinden olan
Paul Verlaine, Rimbaud'nun deyimiyle şiirin
peygamberi, görünmezi gören gerçek bir şair.
Birçok dünya şairinin yanı sıra Yahya Kemal,
Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip
Dıranas ve Cahit Sıtkı Tarancı gibi önemli
şairlerimizi etkilemiş bir şair Paul Verlaine.
Verlaine'in şiirlerinin büyük çoğunluğunu
dilimize aktaran Erdoğan Alkan, bir Fransa
gezisinde ziyaret etti Verlaine'in mezarını.
Şaire duyduğu sevgiyi aşağıdaki yazıyla
dile getiriyor Alkan.
Erdoğan ALKAN
Lise son sınıf
öğrencisiyken Fransızca ders kitabımızdaki
en kısa şiir olduğu için Paul Verlaine'in
Batan Güneşler (Les Soleils Couchants) şiirini
Türkçeye çevirip Varlık dergisine gönderdim.
Çevirim yayımlandı. Duyduğum sevinci
anlatamam. Verlaine'e ilgim böyle başladı.
Mülkiye'deki öğrenciliğimin ilk yıllarında
Yahya Kemal'in bir yazısını okudum.
"Verlaine çevrilemez" diyordu. Beni en
çok işte bu sözler kamçıladı.
Mümkünsüzü gerçekleştirmek tutkusuyla
kendimi Verlaine çalışmalarına verdim.
Karşılaştığım güçlükler olunca Eyüp
sırtlarındaki henüz bir çay ocağı ve
birkaç küçük hasır iskemleden oluşan Piyer
Loti Kahvesi'ne gidip altın boynuz Haliç'i
seyredalmış Fransızların yardımına
başvuruyordum.
40 şiir çevirdim. Paul
Verlaine konusunda en yetkin kalem olan Jean
Richer'nin uzun bir araştırmasını inceledim.
Verlaine'in Ahmet Haşim, Cahit Sıtkı, Yahya
Kemal gibi şairlerimiz üstündeki etkilerini
araştırdım. Bu çalışmalarımı 1961'de,
Samsun'da, Paul Verlaine adlı bir kitapta
giderini kendim karşılayarak yayımladım.
İkinci baskı çok uzun
yıllar sonra Alaz Yayınları'ndan çıktı.
Üçüncü baskı Yön Yayınları'ndan, şiir
sayısı 41.
Varlık Yayınları'ndan
çıkan Paul Verlaine, Zühal Şiirleri, Çapkın
Törenler, Tatlı Şarkı, Sözsüz Romanslar
adlı bu son kitapta (*) 134 şiir var.
ÖZGÜR TENLERİN OZANI
Parnasse Okulu şairi. Giderek,
Sembolizm'in (Simgecilik) öncülerinden. Zühal
Şiirleri, Çapkın Törenler, Tatlı Şarkı,
Sözsüz Romanslar, Usluluk, Eskiden ve Yakında,
Amour, Yan Yana, İthaflar ve Mutluluk'un şairi.
Çiftcinsel.
Rimbaud bir düzyazı şiirinde
eşcinselliğinden yakınır "Sonsuz
gözyaşları döktüm bütün bunlara (...)
Tükenmeye bıraktım bütün gözyaşlarını
gövdemin."
Verlaine bu konuda rahat.
Eşcinsel sevilerin ve
eşcinsel sevilerinin şiirini de yazıyor.
Brüksel'de yayımlanan ve Fransa'nın ülkeye
girişini yasakladığı Dost Kadınlar (Les
Amles) adlı broşürde kadın kadına, lezbiyen
aşklar için yazılmış 6 şiir var.
Bir yazısında
"Ne Gomorrhe ve Sodome'un
adamıyım
Ama Paphos ve Lesbos'dan
yanayım" diyor.
Sodome ve Gomorrhe, adları
Tevrat'ta da geçen, erkek erkeğe
eşcinselliğin yaygın olduğu yerleşim
birimleri. Tanrı taşladı. Paphos,
Aphrodite'in, Lesbos ise seviciliğiyle tanınan
şair Sappho'nun adası.... Çiftcinsel Verlaine
aşkta sınırlamaları kabul etmiyor. Aslında o
hem Sodome'un, Gomorrhe'un, hem Paphos'un ve
Lesbos'un adamı. Les Amies'deki altı şiir de
okura eşsiz imgeler sunuyor. Balkonda şiirinden
"Arkada zengin, loş bir oda, karanlığa
doğru/ Melodramlardaki taht gibi açılıyordu/
Görkemli, hoş kokulu, henüz bozulmuş bir
yatak." Yatılı Kızlar şiirinden
"Biraz rahatlamak için körpe, amber
kokulu/ Gömleklerini çıkardılar, küçüğü
kollarını/ Uzatıp gövdesine büktü arkaya
doğru/ Abla göğüslerini okşayıp öpmeye
başladı." ilkyaz şiirinden
"Yükselen özsuyu, açılan çiçek,/
Çocukluğun yeni yeşeren bir bahçe;/ Gonca
dilin parladığı köpükte/ Ko, gezsin
parmaklarım doyuncaya dek/ Bırak, seyrek
otların arasından/ Yumuşacık çiçeğini
sulayan/ Çiy damlalarını emip içeyim."
Fransa'nın ünlü lezbiyen
yazarı Elula Perrin Verlaine'in cinsel
şiirlerinin bir araya getirildiği Erotik
Şiirler'e yazdığı önsözde ozana övgüler
yağdırır.
Paul Verlaine, Sade markisi
Donatien Alphonsee François gibi cinsellikte
sınırsız özgürlükten yana. Bu
özgürlükler içinde sübyancılık da var mı?
On altı yaşındaki Mathilde Mautée sübyan
sayılır mı? Aslında bedenen yetişkin olsa da
aslen çocuktu Mathilde. Biz olayı aktaralım
Verlaine Mathilde'le nişanlı.
Ama aile, hakkında çiftcinsellik dedikoduları
da dolaşan delikanlıya güvenemiyor, evliliği
sürekli erteliyor. Nişanlısının evine
yaptığı ziyaretlerin birinde Paul Verlaine bir
fırsatını bulup küçük Mathilde'i öper.
Sorar Mathilde
"Ben şimdi hamile mi
kaldım?"
Bir an duraklayan Verlaine,
olanaktan yararlanıp yanıtlar
"Evet."
İLK AŞKLAR
Şair ve yazar Paul Verlaine 30
Mart 1844'te Metz kentinde doğdu. Babası subay.
Annesi Elisa Dehée kocasından 14 yaş küçük,
zeytinyağı tüccarı varlıklı bir ailenin
kızı.
Daha küçük bir çocukken
Mathilde adlı bir kıza âşık olduğunu yazar
anılarında Verlaine ve onu şöyle betimler
"Sarışındı, öfkeliydi vahşi denecek
kadar. Kıvırcık kısa saçları koyu kestane
rengi gözlerine ve yüzüne ayrı bir canlılık
veriyordu. Tenindeki kızıl lekeler, çiller,
ateşli bir bedende tutuşan kıvılcımlar gibi
geliyordu bana. Dolgun ve canlıydı dudakları.
Geyikler kadar ürkek, oynak bir yürüyüşü
vardı."
Bu bir çocukluk aşkı. İlk
gençlik ve ergenlik aşkı ise lise yıllarında
sevdiği, kendisinden büyük ve evli, teyze
kızı Eliza Moncomble. Liseli delikanlı
annesiyle aynı adı taşıyan teyze kızıyla
Leclure'de mutlu günler yaşar Kırlarda el
eleler "Ah! İlk sevda çiçekleri burcu
burcu kokan/ İlk "evet" dediği an
tatlı bir fısıltıyla/ Sevgili dudakların
sunduğu ilk armağan."
Elisa'dan uzaklaşınca
yüreğine acı bir hüzün çöker "İşte
yapayalnızım, ürkek ve yapayalnız/ Umutsuz,
garip bir öksüz misali ablasız/ Daha çok
üşüyorum ak saçlı bir adamdan./ Sen ey bizi
ısıtan nazlı sevda kadını/ Tatlı,
düşünceli, esmer ve asla şaşmayan/ Ve bazen
bir çocuk gibi öpen alnımızı."
Verlaine'in ilk kitabı Zühal
Şiirleri'nin kaderini bile Elisa
karşılamıştı. Çok sevdiği babasının
ardından, ilk gerçek aşkı Elisa'nın ani
ölümü genç Verlaine'i yıkar ve kendini daha
lise çağlarında içkiye verir Yaşamında
cinsel dönüklük, çiftcinsellik başlar,
avuntuyu Lucien Viotti'nin kollarında arar.
İtiraflar (Confessions) adlı
kitabında yazdıklarından anladığımıza
göre ozan yaşantısında büyük yer tutacak
bazı alışkanlıkları daha lise
sıralarındayken kazanır "On yedi, on
sekiz yaşlarındaydım. İlk kez içtim.
Kadını ilk kez tanıdım. Tanıdım dediğime
bakmayın, senli benli değildim onlar ile. Ne
şakalaşabiliyor ne de ambarlarda yerlerde
yuvarlanabiliyordum kadınlarla. Beni bol bol
işetmekten başka işe yaramayan içkiyi içip
duruyordum."
Öte yandan Victor Hugo'nun
Sefiller'ini (Les Misérables) de okuyor o
günlerde.
Liseyi bitirir. Ailesi yüksek
öğrenim yapmasını istiyor. (Önce hukuk
fakültesine girmeye karar verir, sonra
düşüncesini değiştirip Maliye
Bakanlığı'nın memur sınavlarına
hazırlanır. İçkiye iyice alışmış.
Oğlunun geleceğinden endişelenen babası bir
iş tutması için onu bir sigorta şirketine
yerleştirir. Daha sonra da Belediye Evlendirme
Bürosu'nda görev alır Verlaine. İşi rahat,
yazmaya bol bol zaman buluyor. İlk şiiri Bay
Prudhomme (1) Gelişim Dergisi'nde (Revue de
Progrès) çıkar. Daha sonra Çağdaş
Parnasse'da (Parnasse Contemporaine)
Ormanlarda(2) ve Geçmiş Ola(1)
"Nevermore" adlı şiirleri
yayımlanır.
ZÜHAL ŞİİRLERİ
Çirkin delikanlı en büyük
ilgiyi kendisinden sekiz yaş büyük teyze
kızı, evli Elisa Malcombe'dan görüyordu.
Ormanlarda, Leclure kırlarında düşler içinde
dolaşıp geçmiş günlerden, eski anılardan
söz ederler "Anılar ne istiyorsunuz
benden, anılar?/ Uçuruyordu ardıçkuşlarını
sonbahar/ Sararmış ormanlarda eserken deli
rüzgâr/ Altın mızraklar gibiydi tekdüze
ışıklar./ (...) Ah! İlk sevda çiçekleri
burcu burcu kokan,/ ilk "evet" dediği
an tatlı bir fısıltıyla/ Sevgili dudakların
sunduğu ilk armağan."
Bazen de suskun, titreyen
kamışların uğultusunu, kurbağaların ve
cırcırböceklerinin sesini dinliyorlar.
Şairin tek şiir kitabı
Zühal Şiirleri'nin başına koyduğu şiirden
de anlaşıldığı üzre Zühal Burcu acıların
burcudur "O eski bilgelere göre Zühal
Burcu'nda/ Falcıların gözdesi vahşi,
hırçın avunda/ Mutsuzluktur, acıdır, öfke,
hiddet nasibin (...)"
Elisa gebe, bebek bekliyor.
Sancılarını dindirmek için hekim afyon
hapları verir. Çok sancılı bir anında bu
haplardan üst üste birkaç tane yutar elisa.
Ağrıları diner. Piyanosunun başına oturur.
Hüzünlü ve hülyalı gözleri dalgın, şarkı
söylerken birden fenalaşıp düşer. Tüm
çabalara rağmen kurtarılamaz. Daha önce
babasını yitiren Verlaine'in yaşamı
Elisa'nın ölümüyle büsbütün karararak
"İşte yapayalnızım, ürkek ve
yapayalnız/ Umutsuz, garip bir öksüz misali
ablasız,/ Daha çok üşüyorum ak saçlı bir
adamdan./ Sen ey bizi ısıtan nazlı sevda
kadını/ Tatlı, düşünceli, esmer ve asla
şaşmayan/ Ve bazen bir çocuk gibi öper
alnımızı."
Kitabın Melankolya ve
Hüzünlü Görünümler bölümlerindeki
şiirler Elisa'ya duyulan derin sevgiyi dile
getirir.
ÇAPKIN TÖRENLER
Elisa'yı kaybeden Verlaine'in
lise arkadaşı Lucien Viotti'ye karşı tutkusu
alevlenir. Bu delikanlı için "Yirmi
yaşının ince varlığı, sevimli başı,
giysileri altındaki ergen bedeninin o narin
çizgileriyle gözyaşlarımın arasında
beliriverdi usulca" diyor anılarında.
Brüksel'de yayımlanan ve
Fransa'ya girmesi yasaklanan, altı şiirli Dost
Kadınlar (Les Amies) adlı lezbiyen broşürü
saymazsak, Verlaine yirmi dört yaşında, ikinci
şiir kitabı Çapkın Törenler'i (Les Fêtes
Galentes) çıkarır. Kitap ozanın sanat
anlayışındaki yenilik çabasının bir
örneğidir. Delikanlı Rimbaud'yu çok etkiler
bu kitap. Paul Demeny'ye yazdığı mektupta,
"Parnasse denen yeni edebiyat okulunun iki
peygamberi, iki görünmezi göreni var Alber
Mérat ve gerçek bir şair olan Paul
Verlaine" diyor.
Bizim şairlerimizin de
dikkatinden kaçmamış Çapkın Törenler.
Edebiyata Dair adlı kitapta toplanan
yazılarında Yahya Kemal şunları söyler
"Eski tarzda gazel yazarken, yeniye gitmiş
son elli sene içindeki şairlerimizin zıddına
olarak ben yeni tarzdan eskiye geçmiş gibi
göründüm. Paris'te Paul Verlaine'in Çapkın
Törenler kitabını hararetle okudum (...) Şair
orda eskiyi dile getirir. Aynı şeyi ben de
kendi edebiyatımızda denemek istedim. Ve yüz
kadar gazel ve rubai yazdım."
Cahit Sıtkı, Ziya Osman
Saba'ya yazdığı mektuplarında sık sık söz
eder Verlaine'den.
Kitap çiftcinsel Verlaine ile
eşcinsel Rimbaud arasında sanki gizli bir
bağlantı kurar. Nitekim, Rimbaud gerek ilk
şiirlerinde, gerekse sonradan yazdığı
düzyazı şiirlerinde (Cehennemde Bir Mevsim
İlluminations) ve kitabın etkisine rastlarız.
TATLI ŞARKI
Besteci Charles Sivry
arkadaşı Verlaine'i, ailesi ve üvey kız
kardeşi Mathilde Mauté'yle tanıştırır.
Mathilde adı hiç de yabancı değil Verlaine'e.
Çocukluk aşkı da bu ismi taşıyordu. İlerde
karısı olacak Mathilde'i şöyle tanımlar
"Küçüktü, inceydi. Minik başını
süsleyen kestane rengi saçları vardı. Yüzü
tatlı, solgun ve yuvarlaktı. Hafifçe yukarı
kalkıktı burnu. Gülümseyen dudakları belki
pembeden çok pembemsi, belki kırmızıdan çok
pembeydi. Gözlerinin altında güzel bir maviye
uzanıyordu teninin donuk rengi."
Saplandığı bataklık
yaşamdan, meyhanelerden evlenince
kurtulacağını sanır. Evlilik önerisi olumlu
karşılanır. Şairin üçüncü kitabı Tatlı
Şarkı sevi'nin ve kurtuluş'un kitabıdır.
Kendi kaldığı evle Mathilde'in evi arasında
mekik dokur "Damlayan çatılar, ıslak
duvarlar/ Delik asfalt ve kayan kaldırımlar/
sel suyu, ortalık kavga kıyamet/ İşte yolum
bu, ama ucunda cennet."
Kitaptaki 21 şiirin hemen
hepsinde Mathilde var. Metz'de, Arras
kırlarında. Çiy vurmuş çavdarlar arasında.
Buğdayları ısıtan, yaldızlayan tatlı
güneş altında. Bazen alaca tan'da "Bir
hayal canlanıyor, sütbeyaz, ışık gibi/
Parlayan ve şarkılar söyleyen bir hayal bu/
şair iken Hayat Arkadaşını." Bu küçük
kız hem güzeldir, hem zeki "On altı
yaşının parlaklığında/ Tepeden tırnağa
değişik, ince/ Çocukların arınmış
aklığında (...)/ Güç durumda kaldığı an
zekâsı/ Soylu ruhunun yardımına gelir/
Katışıksızdır tinsel olduğu kadar/ Ne
demişse gerektiği içindir..."
Nikâhın önüne çeşitli
engeller çıkar. Mathilde hastalanır.
Almanya'yla Fransa arasında savaş başlar. Ama
daha çok, Mathilde Mauté'nin ailesinde, bu
içkice şaire, erkeklerle de cinsel ilişkide
bulunduğu söylenen delikanlıya karşı
güvensizlik var.
Sonunda Mathilde'in üvey abisi
besteci Sivry'nin çabalarıyla engeller ortadan
kalkar, düğün tarihi kararlaştırılır.
Şair delikanlı mutlu "Demek bir yaz günü
olacak düğün/ Vurdukça ipekli, atlas giysine/
Güzellik katacak güzelliğine/ Kıvancımın
suç ortağı koca gün."
SÖZSÜZ ROMANSLAR
Birkaç ay mutlu ve dengeli bir
evlilik yaşamı... Sonra Charleville'den,
karısı Mathilde'le aynı yaşlardaki, belki
ondan da küçük bir şair'den, Arthur
Rimbaud'dan bir mektup alır. Ve mektuba
iliştirilmiş şiirler Garipler, Çömelmeler,
Oturanlar. Taşralı delikanlı şair Paris'e
gelmek istiyor ve edebiyat çevrelerinde artık
adı olan Zühal Şiirleri, Çapkın Törenler ve
Tatlı Şarkı şairinden yardım bekliyor.
Coşkulu bir yanıt "Gel
büyük ruh, seni çağırıyoruz ve seni
bekliyoruz."
Anarşist Rimbaud'nun
gelişiyle Paul Verlaine'in aile yaşamı
çöker, iki şair geceleri zilzurna sarhoş
dönerler eve. Mathilde temizlik yapmaya kalksa
uyuyan Rimbaud uyanacak diye yüreği yerinden
oynar Verlaine'in, karısına çıkışır
"Bak öğlen oldu hanım,
uyudu çocuk ruhum/ Yanaşma, gürültünden
uyanır korkuyorum/ adımlar ki uğuldar
gariplerin usunda."
Bazen de uyuyan Rimbaud'nun
çevresinde dolanır, üstüne eğilip ona
dikkatle bakar ve kendinden geçer "Geldim
bu akşam, yatağına eğildim/ Seyrettim o
tapılası bedenini/ Baktım dua eden bir derviş
gibi/ Oy, güneş altında her şey boşmuş,
dedim."
Rimbaud'yla Verlaine sonunda
Paris'ten kaçarlar. Belçika-İngiltere.
İngiltere-Belçika. İki çılgının çılgın
dostluğu başka türlü biter mi? Verlaine
Brüksel'deki bir otelde, kendisini bırakıp
Fransa'ya dönmek isteyen Rimbaud'yu vurur. İki
yıl Belçika'daki Mons Cezaevi'nde yatar. Bir
kulenin en üstünde hücresi. Yalnızca
gökyüzünü ve bu kesit içindeki birkaç
ağaç dalını görebiliyor "Bin ağaç
üstünde damın/ Durgun ve mavi/ Bir ağaç
üstünde damın/ Beşik misali."
Karısı Verlaine'i boşar.
Doğum yatağında karısını döven, ona ilaç
almak için eczaneye giderken yoluna çıkan
Rimbaud'yla Belçika'lara, Londra'lara kaçan
kendisi değilmiş gibi Birds In The Night
şiirinde karısını suçlar "Sabırlı bir
kadın olamadınız (...)/ Çok gençsiniz,
vurdumduymazlığınız/ Bundan, kişi
uçarıdır o yaşta."
Şimdi bir saplama yapıp
geziye dönelim. Mathilde annesiyle birlikte
kocası Paul Verlaine'i Rimbaud'dan kurtarmak
için son bir çabada bulunur. Razı görünür
Verlaine. Brüksel'den trene binerler... Uzun bir
düdük sesi ve Quievrain. Gümrük denetimi var.
İnerler. Verlaine kar suyu gibi kayıplara
karışır birden. Ana kız sağa sola koşturup
damadı ararlar. Son kampana. Verlaine'siz
binerler trene. Pistonlar ağır ağır
çalışıyor, kalkıyor tren. "Çabuk ol
Paul treni kaçırıyorsun" diye
haykırıyor Mathilde. El sallarken alayla
haykırıyor Verlaine
"Evlere şenlik kadın,
havuçların perisi, fareler prensesi,
tahtakurusu. Seni ezip bir kerede atmalı.
Çekmediğim kalmadı elinden. Sonunda dostumun
da kalbini kırdın."
1871 Komün Devrimi sırasında
Paris Belediyesi'nde görev alan Paul Verlaine
devrimi bastıran burjuvazinin terör eylemlerini
kendi çıkarları doğrultusunda ustaca
kullanır. Aslında amacı Rimbaud'yla yaşamak
olduğu halde evinden ve Fransa'dan kaçışına
aranan bir devrimcinin kaçışı havasını
verir. Rimbaud'yla birlikte geldiği Londra'da
daha önce buraya kaçmış olan gerçek Komün
devrimcilerinin büyük yardımını görür.
Artık Londra kazan onlar kepçe. Thames
kıyıları, doklar, kenar mahalleler, Hyde Park,
City, Ulusal Galeri, tiyatrolar, konferanslar,
sergiler... ama İngiliz polisinin gözü de
üstlerinde. Aranan Komün devrimcileri
oldukları için değil, eşcinsel ilişkileri
yüzünden.
İki şairin Londra serüveni
kayvgayla sonuçlanır. Geçimi üstlenen
Verlaine. Evinden para getirtiyor, Fransızca
dersler veriyor. Rimbaud gezip tozuyor.
Akşamlarıysa zevkle acı arasında hazin
saatler yaşatıyor Verlaine'e. O günleri
Serseriler adlı şiirinde şöyle anlatır
Rimbaud "Nice acımasız akşamları borçlu
olduğum zavallı kardeş! Dalga geçiyordum
güçsüzlüğüyle (...) Saçma sapan erdemler
buluyordu bende ve garip nedenler sıralıyordu.
Bu şeyştansı bilgini alayla yanıtlayıp
pencerenin önüne atıyordum kendimi ve içinden
ender müzik şeritleri geçen kırın
ötelerinde gelecekteki bir gece şöleninin
hayaletlerini yaratıyordum (...)"
Huysuzluklarıyla,
alaylarıyla, tembelliğiyle çekilmez olur
Rimbaud. Bıçak kemiğe dayanır. Verlaine
Londra'yı ve huysuz dostunu terk edip
Brüksel'de bir otele yerleşir.
Verlaine'in giyisilerini ve
kitaplarını satarak Londra'da bir süre daha
kalan Rimbaud bütün parasal olanaklar bitince
Brüksel'deki Verlaine'e ağlamaklı, içli
mektuplar yollar, bağışlanmasını ister.
Olumlu yanıt alınca da Verlaine'in annesiyle
birlikte kaldığı Liégois Oteli'nde soluğu
alır. Birkaç mutlu saatten sonra aralarında
yine tartışma başlar. Rimbaud ille de
Fransa'ya dönmek istiyor. Öfkeli, sinirli
Verlaine birkaç kez çıkıp aşağı iner,
içer ve yukarı çıkar. Rimbaud'yu Paris'e
dönmek düşüncesinden vazgeçirmeye
çalışır. Başaramayınca da odanın
kapısını kilitler. Sırtını kapıya verip
bir iskemleye oturur. Rimbaud karşı duvara
yaslanmış, ayakta. "Gitmek mi istiyorsun,
al sana" diye haykırarak elindeki
tabancayı ateşler. Birinci kurşun Rimbaud'yu
bileğinden vurur, ikincisi yere saplanır.
Rimbaud Roche'daki ailesinin
yanına döner, Verlaine Mons Cezaevi'ne atılır
(1873). Sözsüz Romanslar'ın yayını
Verlaine'in hapishanede yattığı yıla rastlar.
Ancak, şiirler, daha önce yazıldığı için
hapishane yaşantısının değil, Rimbaud'yla
birlikte oldukları günlerin ürünüdür
"Hüzün dolu bir şevk bu/ Sevdalı
yorgunluk bu." "Ey tedirgin sevi
-kuşkulu, korkak- Sallayıp genç ve yaslı
saatleri/ Bu gariban sevdayla ölmeli mi/ Aşkın
salıncağında sallanarak!" Rimbaud bir
şiirinde (3) şu dizeyi yazmış "Yağmur
çiseliyor kente." Verlaine'in üzgün
yüreği çiseleyen yağmurla birlikte ağlıyor
"Kente yağan yağmurlar/ Yüreğimde
ağlıyor/ Bu nasıl hüzündür ki/ Canevimi
dağlıyor?" Kırdalar. Rimbaud uzanmış,
Verlaine başını göğsüne koymuş
"Terütaze göğsünde bırak başım
gezinsin (...) Sen dinlenirken biraz göğsünde
uyuyayım." "Sen az uzaklaşıver/
Umutsuzluklar başlar."
USLULUK
Kitabın orijinal adı Sagesse.
Usluluk'un yanı sıra Bilgelik anlamına da
gelen bir sözcük. Şiirler 1874-1880 arasında
yazılmış. Mistik.
16 Ocak 1875'te Paris'ten
çıkar. Cezaevi sicilinde şunlar yazılı
"Karakteri zayıf, ama ıslah
olabilir."
Kendini tümüyle Tanrı'ya
verir. Dinsel şiirler yazıyor artık "Ey
Tanrım beni aşkla yaraladın!"
Cezaevinde yattığı için,
cezasını çekmiş bir suçlu olarak artık
kendisini kötülüklerden arınmış görüyor.
Eski günah günlerini yeniden yaşamaktan
korkuyor. Akşam yatmadan önce ellerini
kavuşturup ruhuna seslenerek ondan uslu
durmasını istiyor "Her gün geçen
günlerin şavkı vurmadan ruhum/ Kızıl
aydınlığında bakır renk ışıkların./
Çılgınlıklardan sıyrıl, kötülüklerden
arın/ Ellerini kavuştur ruhum, gözlerini
yum." Bunları söylüyor ama o günah
günlerindeki mutluluğuna duyduğu özlemi de
dile getiriyor "Kızgın olduğu kadar yüce
bir saldırışla/ Öldürmeli mi dersin eski
anılarımı?/ Boraya karşı, ruhum, diz çök
duaya başla."
Arthur Rimbaud İngilizcesini
hayli ilerletmiş, şimdi Almanca öğreniyor.
Bunun için Stuttgart'ta. Verlaine'den bir mektup
alır "İsa yolunda birbirimizi
sevelim!" Bu acayip mektuba alaylı bir
yanıt verir. Yanıt Verlaine'i kızdırmaz,
tersine, coşturur. Çünkü şimdi Tanrı adına
iki görevi yerine getirecek, hem eski dostunu
kazanacak hem de Rimbaud'nun ruhunu günahtan
arıtacak.
İki dost Stuttgart'ta bir
kafedeler. Edebiyattan söz ediyorlar. Verlaine
Usluluk (Sagesse) adlı kitabındaki dinsel
esinli şiirlerini, Crimen Amoris'in gizemli
dizelerini okur. Rimbaud ise Verlaine'e,
Brüksel'deki Germain Nouveau'ya ulaştırması
için İlluminations'ın elyazmalarını verir.
Sonra Rimbaud'nun önerisi üzerine bir
birahaneye girerler. Sabahleyin çöpçüler
Verlaine'i sokaktan toplar.
"ESKİDEN VE YAKINDA"
Karısı onu boşayınca
tutunduğu tek dal da kırılır. Bir aile
reisinin dağılan yuvadan dolayı duyduğu
üzüntü değil bu. Sığınabileceği son
barınaktan yoksun kalmanın telaşı.
İngiltere'de, Boston'da,
Fransızca dersleri vererek geçimini sağlamaya
çalışıyor. Sadece üç öğrencisi var.
Fransa'da. Yine nazı annesine
geçer. Onun verdiği parayla satın alacağı
çiftlikte tarımsal üretim denemelerine
başlar. Yanında da bir delikanlı
Öğrencilerinden Lucien Létinois. Üç uzun
yıl kollarının üstünde tutmaya
çalıştığı kaya başının üstüne düşer,
yeniden içkiye başlar. Otuz altı yaşındaki
bir erkekle yirmi üç yaşındaki bir gencin
birlikteliği dikkatlerden kaçmaz. Ayrıca ikisi
de çiftçi değil, ikisi de topraktan
anlamıyor, zaten pek ilgilenmiyorlar da.
Verlaine sonunda çiftliği zararla satar.
Ateşli bir tifoya tutulan
Létinois ölür
"Ama büyük korkusunda
ormanın
İşte uğursuz Tazı
Ölüm."
"Altı yıl sürecek bu,
sonra uçacak peri
Ve ben dolaşacağım esrik,
yaban, serseri."
YENİDEN GURBET YOLUNDA
Paris'ten yine ayrılır.
Bataklıkta yürümek kolay değil. Serseriler
yolunu kesiyor, dövüyor, parasını çalıp
üstündeki giysilerini bile soyuyorlar...
Oğlunun bu düşkün durumuna dayanamayan anne
Coulommes'daki mülkünü Verlaine'e bağışlar.
Borçlar yığıldıkça yığılır. Şubatta bu
çiftliği de satar. Ve böylece annesinden kalan
son mülk de elinden çıkar. Topal Sone adlı
şiirinde "Oy! daha da kötüye gidiyor
durum her an/ Kim derdi böyle hazin olacak benim
halim" diyerek yakınıyor.
EDEBİYAT EŞKIYASI
Annesi Coulommes'da,
Belçikalı bir komşusunun yanında. Oraya da
damlar Verlaine. Zilzurna sarhoş, elinde bıçak
haykırır annesine "Hemen benimle gelmezsen
seni öldürürüm!" Sağa sola saldırır,
sövgüler yağdırır evdeki insanlara. Konut
dokunulmazlığını ihlal suçuyla bir ay hapis
ve para cezasına çarptırılır.
13 Mart 1885. Cezaevinden
çıkar. Haziranda Paris'e gelir. Eski bir rahip
arkadaşının ve dostlarının yanında.
Huzursuz. Rimbaud'yu unutamıyor, eski günlerin
tatlı anılarını yeniden yaşamak için
kıvranıyor. Birlikte yaşadıkları bir günü
dizelere döküyor "Geldim bu akşam,
yatağına eğildim/ Seyrettim o tapılası
bedenini./ Baktım dua eden bir derviş gibi/ Oy,
güneş altında her şey boşmuş, dedim/ (...)
Ne zor seni sevmek, aşkım, ince gülüm!/
Kapatacak mı gözlerimizi ölüm/ Tükenecek mi
soluk uyurken böyle?"
"AMOUR"
Antoine Fouquet ile eşcinsel
ilişkiler yeniden başlar. O ara, Georges adlı
küçük bir çocuğun babası olduğunu da
nihayet anımsar. Yeni çıkan şiir kitabı
"Amour"u oğluna adar. Biriken
nafakalara karşılık bir miktar para öder ama
sonunda buna da pişman olur.
Çaresiz zavallı annesi son
kalan ev eşyalarını da satıp parasını
oğluna verir. 400.000 franklık (eski frank) bir
varlıktan ancak 20.000 frank kalır. İzbe bir
yer kiralar ana oğul. Verlaine aşağıda,
annesi yukarıda. Ve daracık merdivenler. Bu
izbe, nemli yere başta Mallarmé olmak üzere
zamanın ünlü edebiyatçıları gelir, sanat
sorunlarını tartışırlar.
Nem ve içki yüzünden
hastalanır Verlaine, ayak eklemlerinde yangılar
başlar. Gittikçe ilerler hastalığı.
"YAN YANA"
Bir zamanlar Belçika'da
yayımlattığı, Fransa'ya girmesi yasaklanan
Kadın Dostlar'daki 6 lezbiyen şiire erkek
erkeğe cinsel coşkuları ve ilişkileri
ekleyerek Yan Yana (Parellement) kitabını
çıkarır... Yaşı ilerledikçe daha bir
azgın, daha bir gözü pek ve cesur. Üstelik
artık yanında annesi de yok. Gecelerini hasta
ve sarhoş oğlunun başucunda geçirmekten
üşütüp zatürree olur zavallı kadın. Ve 75
yaşında ölür. Üst katın merdiven aralığı
dar. Verlaine yürüyemiyor. Sedyeye konsa sedye
sığmıyor dar merdivenlere. Tabut pencereden
sarkıtarak indirilir.
Yan Yana'da gözüpek eşcinsel
ve çiftcinsel şiirlerin yanı sıra, şairin
cezaevi yaşamını anlatan şiirler de var.
İşte Verlaine'in hapishane koğuşlarında
dolaşan küçük bir dişi fareyle sessiz
sohbeti "Hanım fare oynuyor/ Akşamı kır
renginde kara/ Hanım fare oynuyor/ Kara'da kır
maskara./ Yat zili çalınıyor/ Mahpuslar,
yatağa uyuyun!/ Yat zili çalınıyor/
Gözlerinizi yumun (...)" Mons Cezaevi eski
bir şato. Kulelerin birinde de Verlaine'nin
hücresi var. Silindir şeklinde olduğu için
avlusundaki mahpuslar da dönerek volta
atıyorlar. Tıpkı Tevrat'ta anlatılan, esir
alındıktan sonra, döne döne, bir değirmen
taşını döndürmek zorundaki Samson gibi
"Uyluk kemikleri üstünde halsiz/ Volta
atıp dönenlerin/ Alınlarında amansız/
Acılar var sonsuz, derin (...)/ Burda ne
Filistin, ne Dalila var/ Çevirin, çevirin
haydi/ Ey sevgilisiz Samsonlar/ Yazgının
değirmenini (...)/ Haydi babacan hırsızlar,
kardeşler/ Haydi tatlı serseriler/ Yakası
karan filliler/ Dolandırıcılar, canlar/
Filozofça tütünü savuralım/ Ve atalım
voltamızı/ Hiçbir şey yapmamak güzel/
Hiçbir şey yapmamak güzel."
Artık tek dayanağı devletin,
sanatçıların ve sanatseverlerin mali
yardımları "Yaşamak güç bundan böyle.
Alınyazım yakamı bıraksa belki kurtulurum.
Sağlığım yerinde olsaydı korkmazdım
yoksulluktan. Yine de yazacağım. Güvenle
yaşadım 1875'ten 1880'e kadar. Param vardı.
Başım dikti. Neden o günlere yeniden
dönmeyeyim? Utku, ilgi, dostların sevgisi yol
gösteriyor bana. Yardım eli uzatılırsa
yenilmem."
Elinde bastonla yürüyen
topala Saint-Michel'in içkili kahveleri ve
meyhaneleri yabancı değil artık. Bu adam aynı
zamanda hastanelerin de sürekli konuğu.
Ağrıları, acıları dindiğinde elinden kalemi
bırakmıyor. Hastanelerden çıkıp Collard
Oteli'ndeki odasına dönünce, özellikle
çarşamba günleri, sanatçılar ve
sanatseverler eksik olmuyor yanından.
Çarşambalar adlı yazı dizisinde şunları
söyler "Alınyazım karaysa da
çarşambalarım vardı. Sokrates'ın odası
değildi ama, kadınlı erkekli kırk kişinin
doldurduğu olurdu bazen orayı."
Bu kara günlerinde Verlaine'in
en yakın dostu Cazalsadlı bir edebiyatçı.
Yazın dünyası yine eşcinsel bir ilişkiden
söz eder.ARZUNUN BAŞI ÜSTÜNDE BEYAZ
AYAKLARIN."
Dostlarına adanmış
şiirlerden oluşan İthaflar piyasada. Ve
kitabın en güzel şiiri Rimbaud için
yazılmış. Arthur Rimbaud'ya başlığını
taşıyan şiir "Ölümlü, melek ve şeytan
Rimbaud, budalalar/ Varsın sana toy oğlan,
sarhoş adını taksın/ Çayır ejderi, mektepli
diye saldırısınlar/ Sen benim kitabımla ilk
yeri alacaksın/ (...)/ Tarih senle dikecek
ölümün heykelini/ Uzanan yücesine saf
aşırılıkların/ Arzunun başı üstünde
beyaz ayakların."
Yaşamında erkek dostların
yanı sıra sokak kadınları da yer almaya
başlar. Kaldırım yosması Philome'ne Boudin'e
onu tanıyanlar Esther diyor. Tatlı ve güzel
bir kadın. Bir süre Casals ile yaşamış.
Şairin yaşantısına giren diğer sokak
kadını ise eski kibar orospulardan Eugénie
Krantz. Düzenli, iyi bir ev kadını, ama
kıskanç ve kavgacı.
Belçika, Londra, Oxford ve
Manchester'de söylevler verir. Aldığı söylev
bedellerini har vurup harman savurup tamtakır
döner Fransa'ya.
1894 Ağustos'unda Şairler
Prensi seçilir. Son zamanlarında Verlaine'le en
çok ilgilenen kişi Barrès. Önce şairin
giderlerini karşılayacak sanatsever zenginler
bulur. Sonra on beş kişiden oluşan bir yardım
komitesi kurar. komite Verlaine'e ölünceye dek
her ay 150 frank ödemeyi üstlenir.
"BU AYYAŞIN CENAZESİNDE
BAKANLARIN İŞİ NE!"
10 Ocak 1896. Quartier Latin
mahallesinde yağmur altında bir tabut geçiyor.
Ardında zamanın ünlü kişileri, devlet
adamları var. Vachette Meyhanesi'nin patronu
haykırır "Bu ayyaşın cenazesinde
bakanların işi ne!"
Babası Maurice Barrès'nin
notlarından yararlanarak Philippe Barrès
ozanın ölümünü ve cenaze törenini şöyle
anlatır "8 Ocak 1896'da Madam Krantz'ın
evinde ölmüş. Hiç sevmezmiş Krantz'ı.
Kötü Meleğim dediği Esther'i severmiş en
çok. Amansız bir hastalığın pençesinde
kıvranan Verlaine yatağından düşüyor.
Yerden kaldıramıyor onu Madam Krantz. Bütün
bir geceyi yerde geçiriyor Verlaine. Bu yüzden
de hastalığı daha da artıyor ertesi gün.
Esther görmeye geliyor onu. Madam Krantz içeri
almıyor. Kapışıyorlar kapıda. Son yılları
bu iki kadının kavgalarıyla geçmiş. Son
soluğunu verirken bile rahat bırakmıyorlar
Verlaine'i. İki kadın kavga kıyamet
bağrışırken şair yalvarıyor hasta
yatağından "Susun n'olur, çektiğim bana
yetmez mi! Bırakın da huzur içinde
öleyim."
"Aynı gün akşam 7'de
ölür Verlaine. İki kadının şamatası
şairin ölümüyle de bitmez. Cenaze odadan
çıkarılırken bağırmaya başlar Madam Krantz
"Verlaine'in İncil'i çalınmış. Kim
çaldıysa hemen versin yoksa rezalet
çıkarırım."
Madamn Krantz kilisede bile
rahat durmaz. Cenaze töreninde Esther'in
bulunmasını istemiyor, "Bu karı girerse
ölünün başında yaygarayı koparırım"
diyor. Zar zor ikna ediyorlar onu "Kilisenin
kapısı tüm insanlara açıktır, bırakın
girsin" diyorlar. Ve giriyor Esther. Yüzü
hüzün dolu, acıyla karmakarışık. Yanında
iki sokak kızı daha var. Gözü yaşlı üç
kaldırım çiçeği!
Toprağın koynuna verirler
şairi. Esther ne zaman üstüne eğilip
haykırır "Verlaine, bütün dostların
orda!" Yüce bir çığlık bu. Belli oluyor
Verlaine'in onu neden bu denli sevdiği. Bu
çocuksu çığlıklar derin, yüce bir büyüyle
dolu."
Batignolles Mezarlığı'nda
toprağa verilir. Fronçois Copée, Maurice
Barrès, Stephane Mallarmé, Mendès ve Jean
Moreas birer konuşma yaparlar.
BATİGNOLLES MEZARLIĞINDA
Şair kızım Elif Su'yla
Batignolles mezarlığında, Verlaine'in aile
mezarı önündeyiz. Annesinin, babasının ve
kendi gibi öfkeli, dengesiz noter dedesinin
yanında. Batignolles'un onur konuklarından.
Mezarı bakımlı. Pembe, beyaz ve sarı
çiçeklerle süslü. Bir dal pembe çiçek
koparıyorum anı olarak, Verlaine
kitaplığımdaki kendi kitaplarından birinin
yaprakları arasında da uyusun diye.
Bize girişte verilen
"Ünlüler Listesi"ne bakıyoruz. Burda
başka dostlarımız da var. Örneğin André
Breton Gerçeküstücülük'ün kurucularından.
Elif hızlı adımlarla yürüyüp listedeki
planın da yardımıyla Breton'u buluyor.
Tanrıtanımaz olduğu için mezartaşına haç
oyulmamış. Haçsızlardan bir diğeri de yine
gerçeküstücü şairlerden Benjamin Peret.
İkisinin de yanında yöresinde çiçek yok.
Tanrıtanımaz oldukları için, mezarlık
yönetimi, Verlaine'in mezarına gösterdiği
ilgiyi bu şairlerin mezarlarına göstermiyor.
Çıkış kapısına doğru
yürüyoruz kızımla.
Tıpkı Sade gibi rahatça
beynini ve bedenini doğal içgüdülerinin
buyruğuna bırakmış Paul Verlyaine. Eşcinsel,
çiftcinsel ya da tanrısal, bütün aşkların
şiirlerini yazmış. En önemlisi, ilk
kitabından son kitabına kadar, aşkın
acılarını da dile getirmiş.
(*) Paul Verlaine, Zühal
Şiirleri, Çapkın Törenler, Tatlı Şarkı,
Sözsüz Romanslar. Varlık Yayınları, 2003,
285 sayfa, Fiyatı 10 milyon.
(1) Paul Verlaine, Varlık
Yayınları, s. 56.
(2) Paul Verlaine, Varlık
Yayınları, s. 66.
(3) Rimbaud'nun kayıp
şiirlerinden.
(Cumhuriyet Kitap)
|
|
Çatalkaram,
çingenem
TÜRKİYE'DE ÇİNGENE OLMAK
Mustafa Aksu, Ozan Yayıncılık, 2003, 144
sayfa.
"Karadutum, çatalkaram, Çingenem"
...National Geographic Türkiye'nin aralık
sayısında Nazım Alpman'ın "Türkiye'nin
Romanları" isimli dosyasını okuduktan
sonra dilimden düşmez oldu Bedri Rahmi
Eyüboğlu'nun bu şiiri. Neden bilemiyorum;
belki yazının içimde bıraktığı etkiden,
belki de bilinçaltımdaki Çingene kavramını
tepetaklak ettiğinden...
Gelelim toplum olarak hafızalarımızdaki
Çingenelere... İlk aklınıza gelen elbette ki;
Taksim, Kadıköy ve birçok merkezi yerde yerli
yersiz önünüzü kesen, para için taciz eden,
kirli bezlerle arabanızın camlarını silmeye
çabalayan, çiçek satan ve ayakkabı boyayan
bacak kadar çocuklar ve onları bu zor
koşullara teşvik eden analar babalar
olacaktır... Eğer siz de Çingeneler hakkında
ön yargılıysanız, Ozan Yayıncılık'dan
Mustafa Aksu imzasıyla piyasaya çıkmış olan
'Türkiye'de Çingene Olmak' isimli kitabı
okumanızı tavsiye ederim.
Aksu, kitabında yıllarca saklamak zorunda
kaldığı bu gerçekle; Çingeneliğiyle nasıl
yüzleştiğini, halen devam eden; ölünceye
kadar da sürdürmekte kararlı olduğu
mücadelesini anlatıyor. Kendini ve kendi gibi
gizlenerek ya da dışlanarak yaşamak zorunda
kalan Çingeneler için yaptıkları
yazışmaların ve yaşanmış kısa ama etkili
anektodların yer aldığı kitabın önsözü
ise yazarın çırpınışındaki haklılığı
ispatlar nitelikte: "... Çingenelerin halk
arasında hurafelere dayalı nedenlerle
inançsız oldukları sanılıyor. Milli Eğitim
Bakanlığı'nın ve Türk Dil Kurumu
Başkanlığı'nın sözlüklerinde: 'Arsız,
yüzsüz, çığırtkan' olarak tanımlanmış;
olumsuz ve küçük düşürücü deyimler
yazılmıştır. Milli Eğitim Bakanlığı'nın
yayımladığı 'Türkiye ve Çingeneleri'
kitabında;
...hırsızlık, fuhuş yaparlar, karılarını,
kocalarını aldatırlar" Aksu'nun
verdiği mücadele adı çıkmış 9'a inmez 8'e
bir topluluk olan Çingeneler için ne kadar
etkili olur bilemiyorum... Bildiğim bu kitap:
aynı şartlarda dünyaya gelen, herkes gibi
ailelerini seçme şansı olmayan Çingenelerin
kafalarımızdaki yalnış tabloyu silmeye
çabalayan, Mustafa Aksu'nun mücadelesini taktir
etmek için bile okunması gereken bir kitap...
Sebahat Bağbars
(Radikal Kitap)
Erdener Yurtcan'dan 'Güneş
Mavi Gülüyor'
Yüreği sevgi dolu olanlar
için...
Erdener Yurtcan bir profesör.
Yazdığı kitabın kapağında bu unvan yer
almıyor. Erdener'in romanını bitirince yaşama
gülümseyerek bakıyorsunuz ve her şeyin
rengini görmek istiyorsunuz.
Fikret İLKİZ
"Güneş Mavi
Gülüyor".. Roman Erdener Yurtcan imzalı.
Etik Yayınları tarafından yayımlanmış.
Hukuk dünyasının yakından tanıdığı bir
isim. Avukat. Profesör Doktor. Kitabın
kapağında sadece Erdener Yurtcan yazılı.
Unvan yok.
Güneş mavi güler mi?
Gülermiş, okuyunca anlaşılıyor. Yolda,
otobüste vapurda okuyun. Haliniz vaktiniz
yerinde ise uçakta gidip gelirken bitirin.
Duruşma beklerken mahkeme koridorlarında
bitirebilirsiniz. Öğretim üyesi iseniz ders
aralarında veya sınav kâğıdı okumaktan
yorulunca dinlenmek için okuyabilirsiniz. Nasıl
isterseniz ama şu soruyu da sorun Gülümsemenin
rengi olur mu? Oluyormuş. Roman bitince yaşama
gülümseyerek bakıyorsunuz. Ve her şeyin
rengini görmek istiyorsunuz. Kitabın
kapağındaki güneşin rengi mavi değil.
Güneş sabahın erken saatlerinde tepsi gibi
kıpkırmızı doğar ve hani öylece de akşam
vakti batar ya, rengi kırmızıdır. Kayaları,
denizi, suları, ağaçları, yeryüzünü
alacakaranlıkta bırakır ve gider.
GÜNEŞİN SERÜVENİ
Güneşin yirmi dört saatlik
bir günlük serüveninde gündüz,
aydınlığın geceyle paylaşımıdır. Roman
yirmi dört bölüm... Yurtcan, acaba romanı
yirmi dört bölüme sığdırırken bilinçli
bir seçim mi yapmış?.. Sanmıyorum sadece
romanın ve yaşamın raslantısı. Yazarın
kurgusu yirmi dört saat üzerine değil.
Bitmeyen sevgilerin yarattığı yaşamın
gülümsemesi üzerine kurgulanmış. Belki de
roman kahramanlarının yaşamı yirmi dört
bölümde anlatılabilir yirmi dört saatlik bir
gün gibi...Yaşam da öyle sayılmaz mı? Nasıl
yaşadığınızı sorgulamak için
soluklandığınızda gülümsüyor musunuz?
Yoksa kızgın mısınız? Deneyin ve hissedin.
Gülümsemeniz ne renk? Güneşe bakınca size
mavi mavi gülümsüyor mu?
Güneşin ışıl ışıl
parladığı günlerde umutlarınızın,
sevgilerinizin, özlemlerinizin ve
aşklarınızın raslantıları yok mu? Romanda
yaşayanların var. Ya da karanlık gecelerinizde
kırgınlıkları, kızgınlıkları unuttunuz
mu? Yalnızlıkları, içinizi ürperten kötü
gerçekleri anımsıyor musunuz? Yitirdikleriniz,
yaşanmamış aşklarınız, biten
dostluklarınız, terkleriniz hiç olmadı mı?
Roman kahramanlarının var... Sizin de
olmuştur. Güneş o zaman renksizdir. Renksiz
rengi bir türlü maviye dönüşmez.
Gülümsemez. Ama yaşarsınız. Yazarın dört
kelime yedi noktayla özetlediği "yüreği
sevgi dolu olanlara......." cümlesinin
üstünde; romanda geçen gerçek isimler ve
karakterler dışındaki isimler ve karakterlerin
kurmaca olduğu yazılmış.
Yurtcan "Romandaki
kahramanların kişilerle benzerlikleri ancak
raslantı olabilir." diyor. Raslantılar ve
benzerlikler sonrası romanın yirmi dördüncü
bölümü "Ve perde....." ile sona
eriyor. Yaşam bir oyun ve sahnedeki rolünüz...
Tuğrul Yenice ile Begüm
Güler hukuk fakültesini bitirip diploma
töreninde el ele kürsüye çıkmışlar.
Diplomalarını Prof. Dr. Ergun Öncü vermiş.
Ünlü avukatlar arasında yerlerini almışlar.
Evlenmişler. Kızlarının adı Zeynep,
oğullarının adı İzzet. Zeynep mutlu bir
hayat sürmüş. Prof. Ergun Öncü ertesi yıl
fakülte dekanı olmuş. Begüm'ün babası Av.
İzzet Güler ise İstanbul Barosu
başkanlığına seçilmiş. Mehmet Öncü sutopu
milli takımında defalarca oynamış. Mine
Arzuman'la evlenmiş. Avukat olmuşlar. Boşanma
davalarının aranan avukatı Mine, bir Fransız
şirketinin avukatı ise Mehmet. Çocuklarına
Ergun ve Tülin ismini vermişler. Tülin Öncü
bir çocuk hastanesi açarak çocuk sağlığına
hizmet vermeye başlamış. Ali Savcı ise
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı. Avukat İzzet
Bey'in sekreteri Asuman Azak bir banka
müdürüyle evlenmiş. Tuğrul'un nikâh
şahidi. Ahmet İnce ise Yiğit'in babası ve
üzüntüsünden kalp krizi geçirerek hayatını
kaybetmiş. Yiğit İnce çeşitli cezaevlerinde
yatmış en son İmralı Açık Cezaevi'nden
tahliye olmuş. Sonra da bir şirketin muhasebe
servisinde çalışmış.
Fakülte yıllarınız bir film
şeridi gibi gözünüzün önünden geçiyor.
Fakültenin yerini bile bilmiyorsunuz. Nasıl
gidilir, yolu nasıl bulunur? Kaydınızı nasıl
yaptıracaksınız?.. Nerede kalacaksınız? Yurt
müdürünün odası... Raslantı işte.. Yurt
müdürünün odasında birbirleriyle
karşılaşan İzzet Güler ile Kütahyalı Ali
Savcı aynı zamanda hukuk fakültesine kayıt
yaptırırlar ve ikisi de aynı odada kalırlar.
Artık yıllarca sürecek "can dostluk"
böyle bir raslantıyla başlamıştır...Ve
perde inmek üzereyken iki dosttan birisi
İstanbul Başsavcısı, diğeri ise İstanbul
Barosu başkanı olmuştur.
Koskoca İstanbul
Üniversitesi, amfiler ve kalabalık ve daha da
önemlisi kantin... İzzet Güler'in kızı
Begüm ilk dersini sonradan hukuk fakültesi
dekanı olan Prof. Dr. Ergun Öncü'den alır...
Hukuk tüm olaylara çözüm üretme sanatıdır.
1962 yılının kasım ayı. 27
Mayıs 1960 harekâtının üzerinden kısa bir
süre geçmiş olmasına rağmen üniversitenin
sorunları bitmiyor ve artıyor. İstanbul
Üniversitesi'nde yaşanan 28 Nisan olayları,
rektör Sıddık Sami Onar Hoca'nın polis
tarafından üniversite bahçesinde yerde
sürüklenmesi ve yaralanması akıllardan
silinmemiş. Ankara Üniversitesi'nin 555 K
Eylemi (beşinci ayın, beşinci günü, saat
beşte Kızılay Meydanı'nda) unutulmamış.
Milli Birlik Komitesi 147 öğretim üyesinin
üniversiteye dönmesini sağlamış. Bütün bu
olup bitenler arasında Prof.Dr.Ergun Öncü,
dekan tarafında uyarılır. Derslerde pek
üniversitelerle ilgili sorunları öğrencilerle
tartışmayın, bu konulara girmeyin...
Öğrenciyi kışkırtmayın... Öncü bu
konuşmayı hayatı boyunca unutmaz...
Kaçımızın aklında yaşamı boyunca
unutmadığı "konuşmalar"
kalmıştır? Bu konuşma da öyle bir şey
işte... Akılda kalıyor, çünkü hayata dair.
Ergun Öncü Bizans entrikalarını bilen
birisi... Gerilere gidiyor, eski Harbiye
Nezareti'nin dili olsa çok şey anlatacak
mutlaka...
SADECE BİR KURGU...
Disiplin soruşturması
açılır. Öğrencileri kışkırtmaktan
ötürü verilen ifadelerden sıkılan Hoca'nın
ruh hali okunmaya değer. Ergun Hoca hakkında
ceza verilmesine gerek bulunmadığına dair
Disiplin Komisyonu raporuna rağmen üniversite
senatosu Hoca'ya kınama cezası verir. Öncü
cezaya itiraz eder. Üniversitelerarası Kurul
cezayı kaldırır. Soruşturma gizli
yürütülmüştür. Kararın alınmasının
üzerinden iki gün geçmiştir. Ergun Hoca
ikinci sınıftaki dersine girmek üzere amfinin
kapısını açar. Kürsüye doğru ilk
adımlarını atmıştır ki, sınıfta
inanılmaz bir alkış kopar. Bütün
öğrenciler kendisini ayakta alkışlamaktadır.
Hoca alkışın bitmesini bekler, alkış dinmez.
Eliyle öğrencilerin oturmasını işaret eder.
Soruşturmanın gizliliğine azami ölçüde
riayet etmiştir. Çok yakın arkadaşlarının
dışında fakültede kimseyle bu konuyu
konuşmamıştır. O gün öğrencilerine
söylediği ilk cümle şuydu "Bu öğrenci
için her şeyin en iyisini yapmak benim boynumun
borcudur." Acaba şimdi hocalarını
alkışlayan öğrenciler var mı?
Kürsülerinden bu sözleri söyleyen hocalara
rastlayabiliyor muyuz? Kim bilir... Sonuçta
yazarın dediği gibi, bu sadece bir roman ve
kurgudan ibaret.
Cengiz Kayserili balık
tutmasını seviyor. Yeşilköy'de oturuyor.
Tuğrul, fakülteyi kazanınca hem çalışmak ve
hem de okumak için iş arıyor. Annesinin
üzerindeki yükü azaltacak. Cengiz ağabeyinden
yardım istiyor. Onun yardımıyla fakülteden
Begüm'ün babası avukat İzzet Güler'in
yanında çalışmaya başlıyor. Cengiz
Kayserili, geçmişe dönüyor ve Tuğrul'a
soruyor "Bizim öğrecilik dönemimizde,
öğrenci içinde yurt sorunlarına, öğrenci
meselelerine en çok eğilinen yer sizin okuldu.
Hatta burada birden çok grup değişik isimler
altında bir araya gelip çalışmalar
yaparlardı. Şimdi bu işler ne âlemde, bilgin
var mı?" Sahi, şimdi bu işler ne âlemde
acaba ? Bizim hukuk fakültesinden bilgisi olan
var mı?
YAŞAMDAKİ BAZI ANLAR
Yiğit, Tuğrul'un
arkadaşı... İki dost Hukuk öğrencisi.
Yiğit, Cağaloğlu'nda bir derneğe
üye...Yiğit bir gün ortadan kaybolur. Babası
ve annesi oğlunun peşinde. Polis,
Cağaloğlu'ndaki dernekte operasyon
yapmıştır. Adliyede savcılık sorgusu
sırasında Tuğrul arkadaşını izliyor.
İkişerli kelepçelenmiş gençler savcılık
sorgusundan geçiyor. İsimler okunuyor.
Arasında Yiğit yok... İyi mi kötü mü
Tuğrul kestiremiyor. Sizin de mutlaka anlamını
bilmediğiniz olaylar ve kestiremediğiniz
şeyler olmuştur öğrenciliğinizde.. Sonra
Birinci Sulh Ceza Hâkimliği'nin önü...
Etrafları kalabalıklaşıyor. "Komünist
öğrencileri yakalamış polis. Şimdi
tutuklarlar bunları" diye konuşuluyor.
Durum Yiğit için de berbat. Tutuklanıyor. Onun
için yeni bir sayfa açılıyor. Birden bire ve
hiç beklemediğiniz bazı "anlar"da
yaşamınızda "yeni sayfalar"
açılmadı mı? İyi veya kötü
"anlar" yaşamışsınızdır
mutlaka...Yaşamınızdaki bazı
"anlar" yaşamınıza egemen olmadı
mı? Tuğrul, Sultanahmet Ceza ve Tevkifevinde
arkadaşı Yiğit ile görüşür. Türk Ceza
Yasası'nın ünlü 141'inci maddesiyle Yiğit
içeride, Tuğrul dışarıda tanışırlar.
Yiğit 141'inci maddeyle suçlanır.
"Komünist Öğrenciler" davasını
İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi görür. Dosya
bilirkişilere gider. Verilen Rapor Yiğit'in
idam fermanıdır. Mahkeme sanıkların tümünü
mahkûm eder. Öğrenci derneği kisvesi altında
bir komünist suç örgütü kurmuşlardır.
Dernekte ele geçirilen yasak yayınlar ile
bildiriler kuşkuya yer vermeyecek ölçüde
gerçekleri gözler önüne sermektedir.(?!).
Yiğit'in fakülte öğrenciliği biter. Bölüm
sonunda yazar şöyle demiş
"Yiğit , Tuğrul'la
cezaevindeki ilk görüşmesinde yolun sonu benim
için karanlık demişti ya, keşke
yanılsaydı." Romanda 23'üncü bölüm
böyle bitiyor. Sondan başa gidelim. Bölüm
başlığı "Cellatın kod adı 141".
"Ve Perde..." nin
kapanmasına yakın romanın sonu nasıl bitecek
diye meraklandığınızda, romanın
kahramanları ne olağanüstü ve ne de olağan
bir yaşamın kahramanları gibi çekilip
gitmiyor sahneden. Aslında romanın kahramanı
olmadan kendi yaşadıklarınızdır
gözünüzün önünde canlanan...
1960'lı yılların
üniversitesi, öğrencileri, sevdaları ve
yaşanılanlar. Yazara göre bütün bunlar
"kurgu". Benzerlikler bile raslantı.
Okuyunca anlaşılıyor. Bu romandaki
"kurgu" yaşanmadan kurgulanabilir mi?
Romancı Erdener Yurtcan yanıtlamıyor. Romanı
hangi rafta nereye koymak gerekiyor bilmiyorum...
Koca koca ciltlerle yazdığı Ceza Muhakemesi
Usul hukuku kitaplarının mı, yoksa İstanbul
Barosu Yayınları arasında çıkan
"Avukatın CMUK El Kitabı"nın yayına
mı? Bence yeri apayrı. Romanların arasında
durmalı. Hoca romanları çoğaltmalı... Belki
de sizin yaşadıklarınızdır onları roman
kahramanı yapan... Roman bitiyor ve
bitirdiğinizde gülümsüyorsunuz... Bakmadan
söylüyorum. Güneş mavi gülümsüyor.
Yüreği sevgi ile dolu olanlara...
Alamadıklarını da, silah zoruyla
küreselleştiriyor. Dünyanın ilerici
güçleri, devrimci örgütleri, küreselleşen
sermayeye karşı (emperyalizm) emeğin
küreselleşmesine çaba göstermelidirler.
Bütün dünyanın emekçileri, emperyalizme
karşı küresel bir güç oluşturmalıdırlar.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, halkların
barışsever güçleri, bir üçüncü dünya
savaşını, toplumsal yaşam izlencesinden
çıkarmayı başarmışlardır. Ancak,
emperyalist bir güç, özellikle Amerika
Birleşik Devletleri, dünyanın herhangi bir
yerindeki mazlum bir halkın ülkesine
saldırmaktan geri durmamıştır. Mazlum
uluslar, işbirlikçiler yüzünden,
emperyalistlere karşı güçbirliği
oluşturamamışlardır.
SINIFLI TOPLUMLARIN ÜRÜNÜ
Burjuva toplumbilimcileri,
savaşın insan doğasında olduğunu
söylüyorlar. Bu kuram, bir kaba mantık
ürünüdür. Doğadaki beslenme zincirini,
canlının "savaş içgüdüsü" olarak
niteliyorlar. Oysa, tarih bize, savaşın insan
doğasının değil, sınıflı toplumların bir
ürünü olduğunu kanıtlıyor. Uzlaşmaz
sınıflı toplumlarda, toplumsal ilişkilerin
bir görüngü biçimidir savaş. İnsanın
doğayla savaşımı, doğayı değiştirmeyi ve
dönüştürmeyi erekler. "Savaşım"
kavramı ile "savaş" kavramı, özdeş
kavramlar değillerdir. Savaşım, kişinin bir
işi başarma, bir sorunu çözümleme, bir
durumu değiştirme uğraşıdır. Bir çabanın
üst düzeyde sürmesini gerektirir. Barış
için de, üst düzeyde savaşım vermeliyiz.
Barış içinde barış çağrılarının
yükselmesi, savaş rüzgârlarının estiği ya
da savaşın adının sık sık yinelenmeye
başladığı dönemlerde, savaşı körükleyen
toplumsal ya da uluslararası ilişkilere karşı
protestodur.
Kaşlı yavrularımız,
"Barış Şenliği" ile, savaş
çığırtkanlığı yapan basın ve yayın
kuruluşlarını, 8.5 milyar dolar için savaş
narası atan piyasa adamlarını, yöneticileri
protesto ediyorlar. Sanki, Barış Şenliği
adlı yapıtlarıyla, Refik Durbaş dostumuza
selamlarını ve saygılarını uçurmuşlar.
Refik bilsin istiyorum Bu çocukların tümünün
adı "Barış"!
YENİ HÜMANİZM
Eski Yunan yazınında ve
felsefesinde, barış ve insan sevgisi
kavramları, bir birlik ve bütünlük
oluştururlar. Kaşlı çocuklarımız da,
yapıtlarında, dizgeli bir düşünce yöntemine
sahip olmamalarına karşın, böyle bir birliği
ve bütünlüğü başarmışlar. İnsanın
mantığına, onuruna ve özgürlüğüne
yönelik olan barış düşüncesi,
hümanizmanın çekirdeğidir. Bütün
insanlığın özgürlüğü, kardeşliği,
eşitliği düşüncesi, bağımsızlık onuruyla
birleştirildiğinde, "yeni hümanizma"
ülküsü gerçekleşecektir. Kaşlı
çocukların arasında, Doğulu ve Güneydoğulu
kardeşleri de var. Onlarla birlikte barışın
ateşli dostları, yeni bir dünya kurmaya
hazırlanıyorlar. Kaşlı çocuklar, bunların,
İslamcıların kurbanı olduklarını
biliyorlar. İnanın, biliyorlar. Feodal düzeni
savunanların İslamcılar olduğunu
anlamışlar. Irak'a asker göndermeyi iştahla
isteyenler de İslamcılar. Şule Varsak (8B),
bütün savaş kışkırtıcılarına çocuk
duyarlığıyla sesleniyor "Savaşta ölen
bir çocuk, hayatın ne kokusunu ne de tadını
bilebilir!"
Bu güzel yapıtın yayınevi
yok. Kaş'taki birkaç sanatsever ve aydın,
ceplerinden bastırmışlar. Köy okullarına ve
tüm Kaşlı çocuklara gönderilmiş Barış
Şenliği. Bu yapıtı edinmek isteyen,
"Yusuf Yavuz, Pastacı, Kaş" adresine
ulaşırsa, sanırım bir tane edinebilir.
Selam size Kaşlı yavrular.
(Cumhuriyet Kitap)
|
Bir
kez daha Sait Faik
'Gelmiş geçmiş en büyük
hikâyecimiz'
23 Kasım 2003 Sait Faik'in
doğum yıldönümü idi. 97 yaşında bir yazar
olan Sait Faik'i bu kez şiirimizin bir başka
ustası, Arif Damar değerlendirdi.
Arif DAMAR
Ben kimi roman ve hikâyeleri,
içlerindeki kahramanları uzun yıllar
görüşemediğim dostları, arkadaşlarımı,
akrabalarımı özler gibi özlediğim için
yeniden sonra yeniden okurum. Örneğin B.
Tolstoy'un "Savaş ve Barış"
romanını Prens Andrey'i, Kutuzov'u,
Nataşa'yı, Piyer'i özlediğim için beş altı
kez okumuşumdur. İkinci ve üçüncü kez
okuyuşumun nedeni Prens Andrey'le Nataşa'nın
birbirlerini çok sevmelerine karşın Prens'in
ölümü yüzünden evlenememelerine çok
üzüldüğüm, yüreğim kaldırmadığı için,
belki ikinci ve üçüncü okuyuşumda
yazgıları değişir de birlikte mutlu bir
yaşam geçirirler diye okudum. Ondan sonraki
okumaların roman kahramanlarını birkaç yıl
sonra özlediğim içindir.
Sait Faik'in
"Kumpanya" adlı uzun hikâyesini yedi
sekiz kez okumuşumdur. Aktör Sagfet Ferit'i
kumpanyanın müdürü Kör Halit'i ve Sitare'yi
o anasının gözü kızı özlediğim için.
Aslında Sait Faik'in bunun dışında kalan
hikâyelerini ve romanlarını da birkaç kez
okumuşumdur. Yaşarsam bundan sonra da
okuyacağım gibi.
ŞİİRSEL HİKÂYELER
Ben de Sait Faik'i, Fethi Naci
gibi "gelmiş geçmiş en büyük
hikâyecimiz" düşüncesini, yargısını
paylaşıyorum. Şiir, birçok kez okunur ve
hatta ezberlenebilir. Ama çok az hikâye yeniden
yeniden okunabilir. Sait Faik, Onat Kutlar bu
sanatçıların başında gelir düşünceme
göre. Şiirden söz açmışken Sait Faik'in
şairliğine değinmek yerine olur. Sait Faik'in
hemen bütün hikâyelerinin önde gelen
özelliği çok şiirsel olmalarıdır.
Bilindiği gibi onun "Şimdi Sevişme
Vakti" kitabında bütün şiirleri bir
araya getirilmiştir. En son YKY Yayınları'ndan
çıkan yeni baskısından benim bilmediğim
birçok şiirini okudum. Ne yazık ki Sait Faik
çok iyi bir şair değildir. Evet bunlar Sait
Faik'in şiirleridir. Etki ve taklitten
uzaktırlar. Bana göre zayıflıkları teknik
eksikliğidir diyebilirim. Kuşkusuz
benzersizdirler. Yaşadığı zamanın ne Nâzım
Hikmet ve ne de Orhan Veli şiirinin etkisini
taşımazlar ama güçsüz şiirlerdir. Sait'i
(yaşım seksene yaklaştı. Sait diyebilirim.)
kalıcı kılamazlardı hikâye ve romanları
olmasaydı. Tek bir şiiri çok güzeldir Yeis,
1942 yılında yayımlanan "Yeis"i
alıntılıyorum
Akşam üstleri geliyor
Tam insanlar işten çıkarken
Salkım salkım tramvaylardan
Bir güzel çocuk yüzüyle
gülümsüyor
Namussuz aşkşam üstleri
geliyor.
Neremden yakalıyor, bilmiyorum
Ben tam sevmeye hazırlanırken
On altı yaşındaki sevgilimi.
Elini elimle tutmak için
Yirmi dört saatte bir
Sıcak bir laf dinlemek
isterken...
Rezil... Tam o saatlerde
geliyor
İnkılapçı Gençlik (64) 19
Eylül 1942
Eleştirmen Fethi Naci
"Sait Faik'in Hikâyeciliği" adlı
incelemesinde (YKY) daha önceki Sait Faik'in
"Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek
bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her
şey bir insanı sevmekle bitiyor."
Cümlesindeki düşünceyi yorumlarken eski
görüşünde ısrar ediyor. Şöyle diyor Naci
"Niçin? Çünkü buradaki 'sevme' toplumca
hoş karşılanmayan, yasaklanan bir 'sevme', bir
erkeğin bir erkeğe duyduğu tensel sevgi...
Kısaca, o ünlü cümledeki 'insan'ın 'İnsan
Hakları bildirgesi'ndeki 'insanla' bir ilintisi
yok."
Naci'nin bu yorumuna ben
katılmadığım gibi birkaç kişinin dışında
hiç kimsenin katılmadığını biliyorum.
Örneğin Sait'in yakın arkadaşlarından Naim
Tirali'yle bu konuyu konuştum. Naim Tirali
anlattı. Sait bir gün Tirali'ye hiç, bir
oğlan çocuğuyla ilişkiye girip girmediğini
soruyor. Tirali'nin 'Hayır' yanıtından sonra
"Sakın yapma, çok pis bir iş!"
diyor. O dönemin edebiyat çevrelerinde
bilindiği ve benim de bildiğim, gördüğüm
gibi Aleksandra adında esmer bir dilbere
çılgınca âşıktı. Salâh Birsel bu aşkı
ayrıntılarıyla yazmıştır. Ayrıca şimdi
çok ünlü bir hanım romancımıza evlenme
teklif ettiğini o zaman toy bir genç kız olan
bu hanımın Sait'iiiiii çok yaşlı bulduğu
için reddettiğini de yakınen biliyorum. Oysa o
sırada Sait Faik henüz kırk yaşlarındadır.
Ben Sait Faik'i 1943'te bir yaz günü
Burgaz'daki evine uğrayınca tanımıştım.
Bahçede oturuyorlardı. Sevgili annesi, köpeği
yanlarındaydı. Bana kahve ikram edildi. O
küfürbaz olarak bilinen Sait Faik beni bahçe
kapısına kadar gelerek uğurladı. Can Yücel
de böyleydi. Yıllar sonra müzeye
dönüştürülen evine (1973) oğlumla birlikte
gittim. O zaman doğallığına hiç
dokunulmamıştı. Oltası, balıkçı
çizmeleri, karyolası, kitapları (Leétromant
anımsıyorum) duvardaki yazı. "Bir sanat
yapıtının daha güzel bir dünyaya kavuşmak
için yazılmamışsa ne değeri olur ki"
cümlesi (aklımda kaldığı gibi yazdım.
Sözcükler değişik olabilir.
"ÖLÜM YOK Kİ"
Evet sanki Sait yaşıyor,
biraz sonra eve dönecekmiş gibi bir zelim
içindeydim. Ve "Ölüm Yok Ki"
düşüncesi bende ilk orada aklıma geldi. En
uzun çalışmalarından biri olan "Ölüm
Yok Ki" adlı şiirinde düşünce o gün
uyandı. Sonraki bir gidişimde bu atmosfer
bozulmuş. Bizler 40'lı 50'li yılların genç
devrimcileri her pazar bazen 30-40 kişi
Kalpazanka'ya denize girmeye giderdik. Sait'i
birçok kez başında hasır şapkasıyla
görür, selamlaşırdık. Onu hiçbir gün
kravatlı takım elbiseli görmedim. Yazar
olmadan ve kişiliğini bulmadan önce böyle
resimleri var. Sait halkın içinde, halkla
oturup kalkan, onlarla balığa çıkan bir
insandı. Öyle takım elbiselerin kravatların
halktan insanlarla arasına bir duvar
koyacağının bilincindeydi. TV'de "Havada
Bulut" adıyla Sait'in hikâyelerinden
oluşan bir senaryoda Sait Faik'in o gülünç
kıyafetinin ne kadar anlamsız, aykırı
olduğunu Ayfer Tunç'un düşünememiş
olmasını hem bir hikâyeci olmasını da göz
önünde tutarsak şaşkınlığa uğramamak
olanaksız hale geliyor. Nitekim Perihan Ergun da
bu düşüncemi paylaşan bir açıklama yaptı.
"Beyoğlu'nda Beyoğlu'nu Konuşmak"
(YKY) kitabında Ara Güler anlatıyor...
"Dur, bir şey anlatacaktım. Ben
Beyoğlu'nda yürürken hep karşıma bir adam
çıkardı. Pardösüsü eskimiş, yağlanmış
böyle yakalar? Başı açık, saçları da o
kadar taralı değil, elleri cebinde, böyle
buralara yürür. Biçimsiz saatlerde
görüyordum onu. Hep görüyorum ama bir türlü
çıkaramıyorum kim olduğunu, bilmiyorum.
Sonunda tanıştım. Kim biliyor musunuz o adam
Sait Faik. A. Ünsal-Tahmin ettim."
1954'te cezaevinden yeni
çıkmıştım. Çiçek Pasajı'nda bir
fıçının üstünde bira içiyordum. Sait
Faik'e rastladım. Selamlaştık. Yanında iki
tane korkunç adam vardı. Konu renk takım
elbisesi, kravatlı, gömleklerinin
manşetlerinde altın kol düğmeleri. Nasıl
yadırgadım. Anlatamam. Sait Faik'in ne işi
vardı bu heriflerle. Birlikte lokantaya
girdiler. Sait'i bir daha hiç göremedim.
Evet o şimdi 97 yaşında
genç bir adam. (60 yaşına kadar her erkek
delikanlıdır.)
DÜNYAYA, TOPLUMA BAKIŞ...
Unutmadan, 15 Kasım 1951'de
yayımlanan "Yeryüzü" dergisinin 3.
Sayısında (TKP içindeki suçlarımdan biri
olarak dayatılan.) Sait Faik'in açtığımız
soruları benim Dr. Hulusi Dosdoğru birlikte
hazırladığımız ankete verdiği yanıtlar
onun dünyaya, topluma bakışı açısından
çok önemli açıklamalardır. Bu soruları
Sait'e Metin Özek götürdü. Bir süre sonra
yanıtları yazdığını ama vermeyeceğini
söylemiş. Metin'in büyük ısrarları sonucu
alabilmiş. Soru "Sanatın halkın hayat
realitesini aksettirici ve onun sosyal
mücadelelerini destekleyici olması gerektiğine
göre; memleketimizin sanatçıları bu
görevlerini yapıyorlar mı? Sait Faik
yanıtlıyor - Bugünün sanatkârı halkın
içinden bir seçim yaparak hikâyesini, şiirin,
makalesini yazdığı içindir ki birinci sualin
iki yüzü-cephesi var. Birincisini öyle
sanıyorum ki. Bugünkü matbuata bağlanmamış
sanatkâr yapıyor. Hem de birçok
fedakârlıklar pahasına! Bu sanatkâr, halk
tabakaları denildi mi işçi tabakalarında
olanı değil olmayanı. Haksızlık göreni
kadir göreni, işsizi, hakkı yeneni, kahraman,
konu, atmosfer olarak ele alıyor. O bir tarafta,
hak yiyeni, mağruru, umursamazı,
başkalarının sırtından geçineni hicvettiği
içindir ki ancak bir milletin daha iyiye, daha
nizamlıya, daha farksıza gitmesi için arzusu
bulunan pek az insanı ilgilendiriyor. Böyle bir
sanatkârı bugünün ne matbuatı tutuyor, ne
devleti ne egoisti. Böyle bir sanatkârdan hemen
şüphe ediyorlar. Ya 'komünist' ya 'avare',
'serseri' damgasını yapıştırıyorlar.
Halbuki sanatkârın, hiçlikle, haksızlıkla,
istismarcılıkla mücadelededir. Sanatkâr
bugün iyi şeylere gözünü kapayabilir,
yalnız kötülüğünü görür diyeceksiniz.
Evet, zamanımızın sanatkârını en çok
tahrik eden budur. Devletin, işi iyi giden her
ferdin bu sanatkârı dikkatle takip etmesi
lâzımdır; elinden gelirse sanatkârı
kötü-menfi(!) görüşünden kurtaracak
vazifelerini hatırlamamalıdır. Sanatkâr belki
de yalnız ve yalnız bunlar için aralarına
girmiştir."
Sait Faik yaşarken
öykülerini "Yürüyüş",
"Gün" gibi sosyalist dergilerde de
yayımlamıştır. Örneğin "Kestaneci
Dostum" hikâyesini ben 1942'de bu dergide
okumuştum. Hatta edebiyat hocamız Salim Rıza
Kırkpınar'ın izniyle bütün sınıfımız
öğrencilerine de okuyup dinletmiştim.
Sait Faik'in daha yakından
tanımak, öğrenmek için Fethi Naci'nin sözü
geçen kitabını salık veririm. Son olarak Naci
bu çalışmasının (YKY) baskısına
"Mumlar" adlı 1949'da yani 22
yaşında "Yeşilgireson" gazetesinde
yayımlanan bir öyküsünü de eklemiş.
Eleştirmen olanların şair, öykücü, romancı
olamadıkları için eleştirmen olduklarına
dair yaygın bir söylenti vardır. Öyle
anlıyorum ki Naci sürdürseydi çok iyi bir
öykücü olabilirdi. Evet öyle.
(Cumhuriyet Kitap)
|
Ahmet
Cevizci editörlüğünde bir 'Felsefe
Ansiklopedisi'
Hedef
Demokrasi kültürü
Bugünlerde düşünce
dünyamız için oldukça büyük bir önem önem
taşıdığına inandığım Felsefe
Ansiklopedisi'nin ilk cildi yayımlandı.
Önsözüne bakılırsa 15 ciltten ve yaklaşık
12.000 sayfadan oluşacak bu ansiklopedi,
ülkemizde felsefe kültürünün gelişimine ve
yerleşmesine önemli katkılar yapacağa
benziyor.
Cemal ŞENER
Batı'da Aydınlanma'nın
meşhur ansiklopedisinden sonra felsefenin
gelişimi ve yaygınlaşması için büyük bir
önem kazanan bu tür bir ansiklopedinin
nitelikli örneklerine Almancada, İngilizcede ve
Fransızcada rastlamak mümkün. İngilizcede
yayımlanan Felsefe Ansiklopedisi 1967 tarihli ve
sekiz ciltten oluşuyor. Fransızların felsefe
terimlerini olduğu kadar, Batılı ve Batılı
olmayan filozofları da kapsayan Felsefe
Ansiklopedisi ise 6 yıl önce yayımlandı.
İçerik ve yöntem itibarıyla bu ikisinin bir
sentezi gibi duran, ama her halükârda ikisinden
de daha kapsamlı olacağı izlenimini uyandıran
bizdeki bu yeni ansiklopedi projesinin sahibi ve
editörü Ahmet Cevizci'yle ansiklopedinin ilk
cildi üzerine konuştuk
KOLEKTİF ÇALIŞMA
- Ahmet Bey, tebrik ederim;
sadece akademik dünyanın değil, fakat belki
Türk toplumunun da felsefeyle olan ilişkisine
ivme kazandıracağına inandığım hayli
nitelikli bir eser hazırlamışsınız. Böyle
bir ansiklopedi, bizde galiba ilk oluyor.
- Hayır, ilk değil. Daha
önce yayımlanmış başka ansiklopedilerimiz de
oldu. Yakın zamanlardan örneğin Cemil
Sena'nın dört ciltlik Filozoflar Ansiklopedisi,
Orhan Hançerlioğlu'nun yedi ciltlik Felsefe
Ansiklopedisi, hemen akla gelenler. Benim
editörlüğünü yaptığım Felsefe
Ansiklopedisi'nin, buna rağmen, bazı
bakımlardan ilk olduğu söylenebilir. Bir kere
bu değerli eserler her şeyden önce
bütünüyle tek yazarlı eserlerdi. Oysa,
editörlüğünü yaptığım Felsefe
Ansiklopedisi, hemen tamamen kolektif bir
çalışma, tüm maddeleri olanaklı olduğu
ölçüde uzmanları veya ilgili konu üzerinde
çalışanlar tarafından yazılan bir eser
olarak planlanmıştır. Bu özelliğin esere,
ilk cildi çıkarabilmek için acele ettiğim ve
dolayısıyla gereğinden fazla madde yazmak
zorunda kaldığım dikkate alınırsa herhalde
en az yansıdığı birinci ciltte, yüzden fazla
yazar bulunmaktadır. Yaklaşık iki yıldan beri
sadece eserde yer alacak maddeleri belirlemeye,
madde bağlantısı yapmaya, doktora tezlerini ve
makaleler bibliyografyasını tarayarak
maddelerin uzmanlarını tespit etmeye
çalışıyorum.
İkincisi, bundan önceki
Felsefe Ansiklopedisi denemeleri, felsefeden
sadece belli bir dünya görüşü ya da
ideolojiyi anlayıp felsefenin, felsefi
düşünüş ya da tavrın kendisini yansıtmak
ve yaygınlaştırmak yerine, mutlak
doğruluğundan emin olunan o dünya
görüşünü empoze etmeye çalıştılar. Dar
bir pozitivizm veya çok kaba bir biçimde
sunulan bir Marksizm, felsefenin kendisine
eşitlenemez. Ben bu eşitlemeyi hiç doğru
bulmuyorum, hatta felsefi olmayan, felsefenin
özüne aykırı, felsefeye gerçekten zarar
veren çok dogmatik bir tavır olarak
değerlendiriyorum. Benim hazırlanmasına
öncülük ettiğim ansiklopedi, bundan dolayı
önce felsefenin kendisini vermeyi, felsefenin
kendisini gerçekten felsefi olan bir tavırla
ele almayı amaçlıyor. Belli felsefeleri,
akımları, hatta disiplinleri öne çıkarmak
yerine, tüm felsefeleri veriyor, başta bilim,
din ve sanat olmak üzere, insanı ilgilendiren
tüm disiplinleri felsefi bir bakışla ele
alıyor.
BATI FELSEFESİ
- Ama yine de bütün terim,
gelenek ve düşünürleriyle Batı felsefesi
merkezde, öyle değil mi?
- Evet, Batı felsefesi
merkezde. Fakat bu sadece ansiklopedide değil,
gerçekte de böyle. Batı felsefesi, iki bin
beş yüzyıldan beri dünyanın en önemli, en
etkili, en harekete geçirici entelektüel gücü
olmuş. Dolayısıyla, Batı felsefesini tüm
çağları, akımları, farklı gelenekleri ve
filozoflarıyla vermek kaçınılmaz bir şey.
Fakat bundan önce, felsefi düşünüşü
mümkün kılan, ortaya çıkaran kavramsal
araçları, bütün gelişimleri ve farklı
uğraklardaki yeni anlamlarıyla vermeyi
amaçlıyorum. Evrensel olan ve olması gereken
felsefenin kendisi, belli bir felsefeden ya da
felsefe geleneğinden ziyade. Sonra, Batı
felsefesini bir bütün olarak ortaya koymakla
sınırlı kalmayıp onu mümkün olduğunca
sorgulamaya, tartışmaya açmaya da
çalışıyorum. Batı felsefesinin
sürekliliğini temin eden koşulları gözler
önüne sererken onu her daim yenileyen ve
güçlendiren karşıtlıkları ortaya
çıkarmayı çok önemsiyorum. Söz gelimi,
modern ve çağdaş felsefe açısından
Anglosakson veya analitik felsefe geleneğiyle
Alman-Fransız veya Kıta Avrupası felsefesi
geleneğini birlikte veriyoruz. Hatta öyle
oluyor ki aynı maddeyi söz konusu farklı
felsefe yapma tarzlarını benimsemiş insanlar
eliyle ayrı ayrı yazabilmekteyiz.
Bundan da öte, dünyanın
Batı felsefesi dışındaki felsefelerini,
sözgelimi bir Afrika felsefesini, bir Hint
felsefesini, bir Çin felsefesini, varsa eğer
hem evrensel ve hem de lokal unsurlarıyla
tanıtmayı amaçlıyoruz. Bundan maksadımız da
Batı felsefesini yok saymak veya aşmak değil,
elbette. Felsefesiz olunamayacağını, insanın
olduğu her yerde şu ya da bu düzeyde felsefe
olacağını ve dolayısıyla, ülkemizde de
felsefe olduğunu, bunun geliştirilmeye,
güçlendirilmeye ve yaygınlaştırılmaya
muhtaç bulunduğunu, artık nakil düzeyini
aşması gerektiğini göstermek.
- Öyleyse, tam yeri gelmişken
sorayım, Ansiklopedi'de İslam felsefesi ve
Türk düşüncesi de yer alıyor değil mi?
- Evet, evet. İslam
felsefesine kesinlikle yer veriliyor. Zaten bu
felsefenin gerek ilk teolojik felsefe dönemi ve
sonra da Yunan tarzı veya Meşşai felsefe
geleneğiyle, gerekse de siyasal bilgelik
edebiyatı geleneği ve tasavvufi felsefe
geleneğiyle dünya felsefesine, esas itibarıyla
sekizinci ve on üçüncü yüzyıllar arasında
yaptığı katkıyı yadsımak mümkün değil.
Dolayısıyla, İslam felsefesine hem farklı
gelenekleri, hem temel problemleri ve kavramları
ve hem de filozoflarıyla yer veriyorum. Türk
düşüncesine gelince... Burada, ciddi
sıkıntılarım var. Bir kere İslamiyet öncesi
Türk düşüncesine, Osmanlı, özellikle de
Tanzimat dönemi Türk düşüncesine ve
Cumhuriyet dönemi düşüncesine yer verileceği
kesin. Bunu dediğim gibi, çok gerekli de
görüyorum. Ama bunun nasıl ve hangi
ölçütlere göre yapılacağı konusunda, Türk
felsefi düşüncesinin neliği hususunda
problemlerim, gerekli nesnelliği sağlayamamak
bakımından endişelerim var. İlk ciltte sadece
danışma düzeyinde kalmış editoryal
işbirliğini, bir editoryal komite oluşturmak
suretiyle kurumsallaştırarak bu güçlüğü de
aşabileceğimi sanıyorum.
- Bu söylediklerinizden
hareketle, Ansiklopedinin ilk amacının
felsefeyi, felsefenin temel terimlerini ve
akımlarını, felsefi düşünüşün temel
öğelerini tanıtmak, hatta onun düşün
dünyamıza yerleşmesine katkı yapmak; ikinci
amacının da dünyanın farklı felsefelerini,
Batı felsefesini temel alarak tanıtmak olduğu
sonucunu çıkartıyorum. Türk düşüncesinin
izinin sürülmesi de bu ikinci amacın bir alt
amacı olarak gündeme gelip asli bir önem
kazanıyor.
- Aynen öyle. Felsefenin
neresinde ve ne kadar olduğumuz, şu anda Türk
üniversitelerinde fiilen var olan 22 felsefe
bölümünde tam olarak ne yaptığımız, bu
ülkede yaratıcı ve özgün bir düşünce
geleneği tesis edip edemeyeceğimiz sorularına
gerçekçi cevaplar bulmaya çalışmak, bu
ansiklopedinin en temel amaçlarından biri.
KAPSAMLI BİR ANSİKLOPEDİ
- Felsefe Ansiklopedisi'nin
kolektif bir ürün olarak tasarlanmasının bir
nedeni de galiba bu?
- Evet. Başka türlüsü,
böylesine geniş kapsamlı bir ansiklopedide
mümkün değildi zaten, ama bunu da, içtenlikle
söyleyeyim, özellikle gözettim. Ve bundan
büyük bir memnuniyet duyuyorum. Türkiye'de
farklı yerlerde çalışan onlarca felsefeci var
ve bunların hemen tamamı, önemli ölçüde
bağımsız ve hatta birbirinden habersiz olarak
çalışıyor. Sadece iki tane, o da kamuya
yeterince ulaşamadığını düşündüğüm,
felsefe dergimiz var. Mevcut felsefe kurum ya da
dernekleri, kurucularından böyle bir arzu
gelmemiş olsa dahi, oldukça kapalı kaldı ve
hayli sekter gelişti. Dolayısıyla,
felsefecilerimizi yeterince bir araya
getiremiyor, ortak ya da kolektif, koordineli
çalışmalar yapılamıyor. Yazın ülkemizde
yapılan Dünya Felsefe Kongresi'nin bile bir
araya getiremediği bütün bu insanların,
sadece İstanbul, Ankara ve İzmir'den değil,
Van'dan, Diyarbakır'dan, Erzurum'dan,
Aydın'dan, Mersin'den, Antalya'dan, Samsun'dan,
Muğla'dan, Bursa'dan, vb., neredeyse
Türkiye'nin her yerinden insanların
katkılarını temin etme olanağı buldum.
İtiraf edeyim ki, bu beni fevkalade sevindirdi.
Yalnızları ya da unvanları da aştım, sadece
"söyleyecek doğru sözü olma"yı
ölçü aldım.
Ve itiraf edeyim ki çok da iyi
katkılar geldi. Felsefeye olan gerçek
ihtiyacın olduğu kadar ilginin de arttığı,
felsefeyle ilgili çalışmaların artık
bütünüyle profesyonelleşmesi gereken
günümüz Türkiye'sinde, felsefe
araştırmalarına çok ciddi düzeyde katkı
yapmaya hazırlanan bir genç kuşak geliyor.
Yaşları 35'in altında olup da başta Fransa ve
Amerika olmak üzere, dünyanın çok çeşitli
yerlerinde yüksek lisans ve doktora
çalışmalarını sürdüren bir dolu genç
insan var. Amerikan üniversitelerinde hocalık
eden Türk felsefecilere rastladım,
ansiklopediyle ilgili hazırlıklar sırasında.
Gelecek on yılın, kamuoyunun felsefeye olan
ilgisine, felsefe talebine çok daha nitelikli
bir karşılık vermek bakımından geçmişle
kıyaslanmayacak kadar verimli olacağına
inanıyorum.
- İlk cildini
çıkardığınız Felsefe Ansiklopedisi'nin
kapsamından, kalitesinden, meziyetlerinden söz
ettik. Eksikleri de vardır muhakkak?
- Olmaz mı? Bir kere, ikinci
ciltte muhakkak oluşturmayı amaçladığım, ve
"vitrin yapmak" için değil, fakat
kaliteyi biraz daha yükseltebilmek ve daha
yüksek bir nesnellik temin edebilmek için daha
önce sözünü ettiğim bir editoryal komiteye
ihtiyaç var. Böyle bir hizmeti temin edecek
arkadaşlarımın hemen hepsiyle konuşamadım.
Bunun kadar, hatta daha da önemli bir husus.
Akademi dışındaki felsefecilerimizin
katkısını temin edemedim. Biliyorsunuz,
üniversitelerin zaman zaman yorucu ve hatta
boğucu ortamından uzaklaşıp, hayatlarını
akademi dışındaki çalışmalarıyla kazanan
bir dolu nitelikli felsefecimiz var. İnşallah,
onlara da ulaşacağım. Ve nihayet, bunu lütfen
yanlış anlamayın, çünkü bakın ne kadar
çok iş yapıyorum anlamında söylemiyorum,
ansiklopedinin her şeyi bende Yazar tespit etme,
madde yazma, gerektiğinde çeviri yapma,
yazılarını tercüme ettiğim insanlarla
konuşup izin alma, metinlerin dizgisi, eserin
sayfa düzeni, tashihi, vs. Bu da, ne kadar iyi
niyetli ve dikkatli olursanız olun,
kaçınılmaz olarak hatalara yol açıyor. Ben
bir de bunları, üniversitede bir dolu ders
verirken yapıyorum. Çünkü hayatımı
kazanabilmemin başka yolu yok.
- Sahi hocam, niye küçük bir
sekretaryanız bile yok? Niye, böyle önemli bir
projeye devletin resmi kurumları sahip çıkmaz?
Ben Diyanetin İslam Ansiklopedisi'ni biliyorum,
senede iki cilt basılabilen bu eser için
Diyanet kadrolarında yüzlerce insan
çalışıyor.
- Diyanet'in İslam
Ansiklopedisi oldukça nitelikli bir ansiklopedi,
bu tür bir ansiklopedinin olabilecek en iyisi,
her kültürün sahip olması gereken
ansiklopedinin olabilecek en kusursuz ifadesi.
Cemal Bey, sorunuza gelince, onun muhatabı ben
olmasam gerek. Devlet, felsefe klasiklerinin
Hasan Âli Yücel döneminde başlayan
tercümeleri dışında, felsefeyle pek
ilgilenmedi. Onu yönetenlerin, sanıyorum çok
daha önemli işleri var. Ama Kültür
Bakanlığı, kütüphanelerine üç beş tane
bile olsa, ansiklopediden abone olabilir. Bana bu
sembolik ve manevi katkı bile yeter.
- Ahmet Bey, kolaylıklar
diliyorum. İşiniz zor.
ANSİKLOPEDİNİN TANITIMI
Ahmet Cevizci'nin
editörlüğünü yaptığı Felsefe
Ansiklopedisi 15 ciltlik ve yaklaşık on iki bin
sayfalık bir eser olarak tasarlanmıştır. A
harfi maddelerini kapsayan ansiklopedinin ilk
cildi kasım ayında çıkmış olup diğer
ciltleri dört ayda bir yayımlanacaktır.
Ansiklopedi her şeyden önce,
felsefenin temel terim, akım ve gelenekleriyle,
düşünce tarihine damgasını vurmuş
filozofları tanıtmaktadır. Eser ikinci olarak
felsefi bakışı başta bilim, din, eğitim,
ekonomi, sanat ve hukuk olmak üzere tüm
alanlara tutmayı ve bütün bu alanlara
kavramsal bir açıklık getirmeyi
amaçlamaktadır.
Ansiklopedide felsefenin
bizatihi kendisiyle Batı felsefesi merkezde
olmakla birlikte, dünyanın, ya Batı
felsefesinin etkisi altında veya ondan kısmen
de olsa bağımsız gelişmiş tüm felsefelerine
yer verilmektedir. Felsefenin neresinde
olduğumuzu ortaya çıkarmayı da hedefleyen
ansiklopedinin, en önemli özelliği belli bir
felsefe anlayışını ya da izmi öne çıkarmak
yerine nesnel bir tavırla bütün felsefe
geleneklerine eşit güç ve ağırlıkla yer
vermesidir. Çalışmanın bir başka değerli
yanı da maddelerin konuların uzmanları veya
ilgili konularda fiilen çalışmış veya
çalışmakta olan kişiler tarafından kaleme
alınmış olmasıdır.
(Cumhuriyet Kitap)
|