Ana Sayfa

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Yazarlardan Eleştiri ve Kitap Tanıtımları
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Eski Sayılar: 14 15 16 17 18 19 20 21-27 28-29 30 31 32 33

Denemeci ve düşünür yönleriyle Melih Cevdet Anday

Aşağıda okuyacağınız yazı, 1991'de Ankara Sanat Kurumu'nun Melih Cevdet Anday onuruna düzenlediği saygı toplantısında Arslan Kaynardağ'ın yaptığı konuşmanın metnidir. İlk kez yayımlanan metindeki kimi tümceler geçmiş zaman biçimine getirilmiştir. Bu toplantıda Arslan Kaynardağ'dan sonra Füsun Akatlı, Ayşegül Yüksel, Olcay Önertoy, Kaya Sezgin, İlhan Selçuk da konuşmuşlar, Anday'ın şiirinden, tiyatrosundan, romanından, sanat anlayışından, yazarlığından söz etmişlerdi. Kaynardağ'ın bu ilginç toplantıyla ilgili anı ve izlenimlerini daha sonra yayımlayacağız.

ARSLAN KAYNARDAĞ

Daha çok şairliği ile tanınan Melih Cevdet Anday'ın, şairliği yanında, düşünürlüğü, deneme yazarlığı, oyun yazarlığı, romancılığı da vardır. Aynı zamanda iyi bir öğretmendi. İstanbul Konservatuvarı'nda tiyatro ve ses bilgisi konularında uzunca bir süre ders verdi.

Yaşam öyküsüne kısaca bakarsak şunları görüyoruz Liseyi bitirdikten sonra toplumbilim öğrenimi yapmak istemiş, bu amaçla Belçika'ya giderek orada yüksek öğrenime başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı'nın çıkması üzerine yurda dönmek zorunda kalmış ve bu öğrenimi yapamamıştır.

Okumayı sevdiği için, insan ve toplum konusunda düzenli biçimde edindiği bilgilerle kendisini yetiştirmiş, bir yandan da felsefe kültürü edinmiştir. Dil, tarih, sanat gibi konular onu aynı zamanda felsefe olarak da ilgilendiriyordu.

Yazılarında İlkçağ'ın Thales, Hekakleitos gibi filozoflarından, Yeniçağ'ın Wittgenstein, Husserl, Marks, Engels'ine kadar birçok filozofun adı geçiyor, onların düşüncelerine değiniyor. İslam felsefesine de değinmektedir, bu felsefenin bizdeki etkileri üzerinde duruyor.

Anday'ın düşünceleri

Anday'ın ilk düşünce yazısını ne zaman yayımladığını bilmiyorum. Bu tür yazıları daha çok, Yaprak dergisinin çıkmasından sonra görülmeye başlıyor, yani 1949'dan sonra. Adı geçen dergiyi şair arkadaşı Orhan Veli Ankara'da yayımlamaya başlamıştı. On beş günde bir yayımlanırdı. Bir buçuk yıl kadar sürdü bu dergi, az sayfalı olmasına karşın büyük ilgi topladı.

Anday'ın düşüncelerini daha çok deneme türündeki yazılarında buluyorduk. Batı'da Rönesans'la, yani 15. yüzyılda başlayan, ilk örneklerini yine o dönemde Montaigne ve Bacon gibi filozoflarda gördüğümüz deneme, bizde daha çok 1940'ların ortalarında sevilen bir yazı türü olmuş, çeşitli örnekleriyle günümüze kadar sürüp gelmiştir.

Bu türün özelliklerini kısaca söyleyecek olursak şöyle diyebiliriz

Makale değildir deneme, salt felsefe yazısı da sayılmaz. Denemeci kendi kendisiyle konuşur gibi yazar. Çeşitli konulara değinir, eleştiri yapabilir. Başta gelen özelliği aydınlık bir akılcılığı içermesidir.

Anday'ın denemelerini topladığı ilk kitabı 1961'de Doğu-Batı adıyla yayımlandı. Sonra aynı türden altı kitap daha yayımlandı.(1) Onları okurken bazen her sayfada akılcı bir yazarla karşılaşıyoruz, bağnazlığa, despotluğa, ezberlenmiş yargılara her zaman karşı çıkılıyor. İnsancıdır Anday, ilericidir, özgürlükten yanadır. Bütün bunlar, aydınlanmacı insanın özellikleridir.

Bizdeki humanizma akımı içinde önemli yeri vardır Anday'ın, dil ve tarih sorunlarına bakışı her zaman ilgi çeker. Hasan Âli Yücel'in Eğitim Bakanlığı zamanında, Türkiye'deki humanizma çalışmaları hareketli günlerindeyken, Melih Cevdet Anday, Nurullah Ataç, Sabahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol, Azra Erhat, İsmail Hakkı Tonguç çok verimli birtakım oluşturmuşlardı. Düşünce hayatımıza, edebiyatımıza, klasiklerin çevrilmesine, eğitime büyük katkıları oldu. Anday'ın yakın dostları arasında folklor bilgini Pertev Boratav, ressam ve yazar Abidin Dino, türkü ustası Ruhi Su gibi kimselerin de bulunduğunu söylersem, Anday'ın 1940 ve 1950'lerde nasıl bir ortam içinde olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Ayrıca lisedeki öğretmenlerinden ikisinin adlarını vereyim Edebiyat tarihçisi Mustafa Nihat Özön, şair ve yazar Ahmet Kutsi Tecer.

Yeni bir dil

Anday her zaman dil devriminden, dilde özleşmeden yana idi. Dil bilincinin en sağlam örneklerinden biridir. Yazılarında, başta Osmanlıca olmak üzere yabancı sözcük kullanmamaya titiz bir özen gösterirdi. Bir ulusun, arı duru bir dile sahip olmasının önemini çok iyi biliyordu. Bu nedenle şöyle der "Keşke hazır bulduğumuz dille yetinebileceğimize inansaydık, bugünkü dil tartışmaları beşyüz yıl önce yapılabilseydi...(2)" Sonra şöyle sürdürür düşüncesini "aydınlarımızın çoğunlukla dil devriminden yana olması yeterli bir dilimiz olmadığını gösterir. Yeni bir dil kurmak zorundaydık. Ortak çaba sonunda şimdiki edebiyat dilimiz oluştu. Bilim, hukuk, felsefe dilimizde büyük ölçüde Türkçeleşme var."

Çok doğru saptamalar bunlar. Bugünkü aşamaya gelmemizde, 1940'tan sonraki kuşakların, o kuşaklarda bulunan yazarların, denemecilerin, düşünürlerin büyük emeği geçmiştir. Uyanık tutmuşlardır bizi, üretici, öğretici, aydınlatıcı olmuşlardır.

Melih Cevdet Anday, 1975'te radyoda dil devrimi konusunda bir dizi konuşma yaptı, bu konuşmalar kitap olarak yayımlanmıştır (3). Şöyle diyordu orada "Dil bilgini değilim ama ozanım. Dil ozanın gereci. Bir yandan da işliği olduğu için bu konuya düşkünüm."

Bu ilgi onun şair olması kadar, düşünce adamı olmasından da kaynaklanıyordu kuşkusuz. Toplumumuzda dil konusu, ulusallaşma ve çağdaşlaşmayla birlikte gündemdeki yerini alınca o bunun uzağında kalamazdı.

Radyo konuşmalarında dil özleşmesinin sorunlarını, Türkçenin gelişme evrelerini, onu öteki dillerden ayıran özellikleri anlattı. Terimler konusu üzerinde durdu.

Dil ve tarih sorunları her ulusun aydınlanmasında başta gelen konulardan olmuştur, bizde de öyle olması gerekirdi, yoksa Türk aydınlanmasından söz edilemezdi.

Dil konusuna bu kadar değindikten sonra onun zaman ve tarih konusundaki düşüncelerine gelelim

Zaman, geçip giden bir şey değildir ona göre. Zamanın geçip gitmediğini sanat kadar iyi anlatan bir şey yoktur. Öyle ki, insanlar sanatı zamanı yenmek için yaratmışlardır ve sanat her zaman ölümsüz kalacaktır. Bir yazısında sahne sanatçısı Müşfik Kenter'i "zaman dışında kalarak oynadığı için" övdüğünü görürüz.

İhtiyarlığı kabul etmez, "insan her zaman gençtir" onun için. Kaç yaşına geldiğini düşünmemeli, işini gücünü sürdürmelidir Doğada da yıl yoktur zaten, onu aklımız uydurmuştur, hatta ölümü de o uydurmuştur.

"Tarih akılla kurulur" diyordu Anday. Akılla kurulmamışsa yok demektir. Böyle olduğu içindir ki, tarih doğu ülkelerinde masalla özdeşleşmiştir. "Cumhuriyet döneminin tarihe getirmek istediği şey akıldır. Bugün hâlâ, tarihe akılla ulaşmanın savaşını veriyoruz. 1923'ten sonra uygarlık anlayışımız da değişti. Batılıların Yunan mucizesi dediği şeyi artık kabul edemiyoruz. Anadolu'nun İlkçağ tarihindeki önemi anlaşıldı."

Anday ve mitoloji

Anday'ın tarih ve arkeoloji bilimindeki gelişmelere ilişkin epeyce bilgisi vardır. Eski Anadolu tarihinde çağır açan Texier, Hrozny gibi arkeologların çalışmalarına hayranlık duydu. İlyada ve Odise'yi dikkatle okudu, inceledi. Heredot Tarihi, Yunan Mitolojisi başucu kitapları arasında yer alıyordu. Bütün mitolojilere meraklıydı, destanlarla ilgilendi. En çok sevdiği destanın Sümerlerin Gilgameş destanı olduğunu söylüyordu. Dünyanın en güzel destanı olarak nitelendirirdi onu, bütün okullarda okutulmasını isterdi.

Felsefe ilgisi gibi tarih ilgisi de şiirlerine yansımıştır. Özellikle 1960'dan sonraki şiirlerinde Troya, Likya masallarından Hitit tarihinden esinlenmeler vardır.

Onun yine deneme yazarlığına dönüyorum Cumhuriyet gazetesinde uzun yıllar, haftalık yazılar halinde yayımlanan denemeleri merakla beklenir, zevkle okunurdu. Denemelerinde çeşitli konulara sorunlara değindi. Özellikle dil, tarih, toplum sorunlarını tartışıyor, okuduğu kitapları, tanık olduğu olayları anlatıyor, gittiği dinletilerden, seyrettiği oyunlardan söz ediyordu. Çoğu kez, kendi düşüncelerimizi, duygularımızı bulurduk o yazılarda, kafamızda yeni düşünce parıltıları oluşurdu.

Yukarda da söyledim, denemelerininçoğu kitaplaşmıştır, gazete ve dergilerde kalanlar varsa onlar da bir araya getirilmeli kitaplaşmalıdır.

Kitaplarını okurken, düşünce dünyasının bütünlüğü çıkıyor ortaya, felsefe ile yakınlığı iyice belli oluyor. Onun düşünce dünyasını bütün kapsamıyla öğrenebilmek için, yalnız düz yazı kitaplarını değil şiir kitaplarını da incelemek yararlı olabilmektedir. Örneğin son şiir kitabı Güneşte'de Aristoteles mantığına karşı çıkış, determinizme başkaldırış görüyoruz. Kör bir inantır der nedensel bağlantı için. Öte yandan onda "poetika" yani şiir felsefesi çok belirgindir. Şiirini onun kadar anlatan, şiirinin arkasındaki estetikten onun kadar söz eden şair az bulunur.

Şiirden söz ederken her fırsatta felsefeye yönelir, başka şairleri de böyle yapmaya çağırır. Ona göre "şairlerimiz filozof olmak zorundadır". Neden? Çünkü bizde şiir felsefesi yoktur. Evreni, dünyayı anlatacak, nereye yöneldiğimizi, niçin yaşadığımızı yorumlayacak çok yönlü düşün çalışmaları yapılmamıştır.

Doğayı, bilimi, sanatı ve felsefeyi iç içe yaşamak ister. Bu bakımdan iyonyalı (Batı Anadolu) doğa filozofları gibidir. Öyle ya onlar da, doğa, bilim, sanat ve felsefeyi iç içe ve tek etkinlik olarak yaşamamışlar mıydı?

Anday'ın şiir kuramına göre, yalnız Dionisos'la, o coşkunluk tanrısı ile şair olunmaz, us tanrısı Apollon da işe karışmalıdır. Sanatta Dionisos-Apollon diyalektiği zorunludur. Doğuda "Apollon" olmadığı için orada Batı'daki anlamıyla "klasik" de görülmez. Bizde klasik var mı diye sorar Anday ve bunu tartışmaya açar.

Anday yaptığı yolculuklarla ilgili kitaplar da yayımlanmıştır. Anadolu'nun batısındaki illere. Rusya'ya, Balkan ülkelerine, Macaristan'a, Fransa'ya gidip oraları gezmiş dolaşmıştır. Anadolu'da ve Sosyalist Ülkelerde başlığını taşıyan kitabında çok ilgi çekici yolculuk notlarını okuyoruz. Anadolu'da değişik uygarlıklardan kalan yapıtları anlatıyor. Milet, Efes, Klazomenai kentlerini anlatırken oralarda doğup felsefe yapan Anaksagoras, Herakleitos, Thales gibi filozof hemşerilerimizden sevgi ile söz ediyor.

Batı kavramı

Şimdi onun Batı konusuna nasıl yaklaştığını, bu kavramı nasıl ele aldığını görelim

Düşünce tarihinde Batı konusuna bizim kadar yer veren ülke az bulunur, diyor Anday. Balkan ülkelerine gittiğinde bakmış, onlar da Batı'yı arıyorlar, şaşmış buna. Fransa'da dostu Prof. Pertev Boratav'ı görünce sormuş "Yoksa demiş, Batı Fransa'da, İngiltere'de olmasın?" Boratav, "Vallahi Fransa'da da değil, onu burada da arıyoruz, bulamıyoruz" yanıtını vermiş. Sonunda şöyle düşünüyor "Batı her an gelişen, yeniden yaratılan, çağdaşlığın olumlu yönlerini her an biraz daha kapsayan bir modeldir. Öyle ki, en son kendi içimizde bulacağız onu, dışımızda bir nesne olmayacak, bizimle özdeşleşecek, öznemizden bir parça olacak."

Anday, 1979'da Paris'te Türk elçiliği eğitim danışmanı olarak görevlendirilmişti. İki yıl kadar kaldı bu görevde. Oradan yazdıklarını, izlenimlerini Paris Yazıları başlıklı kitabında topladı.

Fransa'daki sanatçılarımızla, işçilerimizle ilgilenmiş, onların sorunlarına yardımcı olmaya çalışmıştır. Ama nereye giderse gitsin aklı hep yurdundadır. Türkiye ile Fransa'yı karşılaştırdıkça hüzünlenir, sanatçılarımızın başarılarını gördükçe heyecanlanır, sevinir.

Paris'de Closerie de Lilas adında ünlü bir kahve vardır, müze gibidir orası. Paris'te bulunduklarında bu kahveye devamlı gelen, dünya sanatçısı, düşünür ve yazarlarının masalardaki plakalarda adları yazılıdır. Anday, bizim şairimiz Yahya Kemal'in de Paris'te iken bu kahveye geldiğini bilmektedir. Onun adını arar masalardaki plakalarda. Göremeyince gerekli girişimi yapar ve Yahya Kemal'in adı da bu ünlü kahvedeki adlar arasında yerini alır.

Kimi zaman Fransız gazetelerinde Türkiye ile ilgili kötümser yazılar, haksız eleştiriler yayımlanır. "Türkiye batıyor, Kemalizmin sonu geldi" gibi yazılardır bunlar. Onları okuduktan sonra şöyle düşünür

"Bilim ve sanat adamları yaratan bir toplum batmaz. Batsa batsa, o toplumdaki bilim ve sanat uygarlığını, düşünme özgürlüğünü yasaklamak, körletmek isteyenler batar. Demokrat, laik, bağımsız, özgür Türkiye batmayacaktır. Bütün halkların birbirine dost olduğu, çağdışı önyargılardan kurtulmuş bir insanlığın üyesi olarak yaşayacaktır."

Türkiye'yi, Türk kültürünü tanıtmak için nice tasarılar oluşur kafasında, uygulamak ister bunları, vakit kalmaz, görevi 1980'de son bulur ve yurda döner.

Anılarını da yazmaya başlamıştır Anday. Anılarının ilk kitabı Akan Zaman Duran Zaman başlığı altında 1984'te yayımlandı. Buna birinci kitap diyor, bildiğim kadarıyla arkası gelmedi. İkinci kitabı yazmaya başlamış olabilir, sayın eşine sormalı.

Öteki anı kitaplarına benzemez onun kitabı. Zamansal bir süregidim yoktur içinde. Ne çocukluğunu buluruz, ne annesini, babasını tanırız. Buna karşılık atlamalı da olsa yazın yaşamıyla, yazıncı dostlarıyla ilgili epeyce bilgi ediniriz. Şöyle diyor "Bir türlü uyamıyorum sıra düzenine. Herakleitos'un bir daha girilemeyeceğini söylediği akarsuya boyuna dalıp çıkıyorum..."

Özeleştiri ve eleştiri

Anılarının ikinci cildinin daha kapsamlı, daha öznel olacağını söylüyordu. Özeleştiri ve eleştiri de yapacaktı orada. Hazırlıkları vardır sanıyorum, not halinde de olsa bir şeyler kalmış olmalı.

Yazımın başında onun denemelerinden epeyce söz etmiştim. Orada değinmediğim pek önemli bir özelliği daha var bu tür yazılarının, ondan şimdi söz edeceğim Gani Girgin ile diyaloglarından.

Gani Girgin, kimi denemelerinde düşsel bir kişi olarak çıkıverir karşımıza, teklifsiz bir dost olarak yazıya girer, anlatmaya ve sormaya başlar. Çoğu zaman eleştiricidir, toplumu eleştirir, Anday'ı eleştirir. Bir düş insanı olduğu halde, yazarı ve okuyucuları "gerçek" dünyaya çağırır, alıştığımız mantığın dışına çıkmamızı ister. Kimi zaman Faust'un Mefistosu gibidir, kimi zaman felsefesi Hilmi Ziya Ülken'in kitabındaki (4) şeytanı andırır, Nurullah Ataç'ın Kezban'ına benzediği de olur (5). Kuşkusuz, bir kukla değildir Gani Girgin, yazarın kişiliğinin bir parçasıdır. İlkçağ'ın bilgiç Yunan sofistleri gibi her konuda konuşmaktan zevk alır. Madalyonun öteki yüzünü göstermek isteyen bir doğrucu da olabilir. Bu diyaloglar düşsel de olsa yazıda başka türlü bir devinim sağlamakta, düşünceye yeni boyutlar getirmektedir.

Okuyanı çeken bir özelliği de "ironi"dir Anday'ın bu özellik kimi şiirlerinde olduğu gibi yazılarında da belli olur..

Melih Cevdet Anday için daha çok şey söylenebilir, kitaplar yazılabilir, seminerler yapılabilir. Cumhuriyetle gelen şiir, yazı ve düşüncenin en güzel birikimlerinden biridir Anday, çağdaşlaşmamızın, aydınlanmamızın, kültür bilincimizin simgesidir.

Dipnotlar

1) Anday'ın deneme kitapları sırayla şunlardır Doğu ve Batı (Ataç Yayınları) 1961, Yeni Tanrılar (Çağdaş Kitap Y.) 1973, Maddecilik ve Ülkücülük (Sander Y.) 1977, Yasak (Çağdaş Kitap Y.) 1978, Sevişmenin Güdüklüğü ve Yüceliği (Çağdaş Kitap Y.) 1990, Yiten Söz (Adam Y.) 1992, Geçmişin Geleceği (İş Bankası Y.) 1999.

2) Gene O Konu başlıklı yazı (Doğu ve Batı'nın içinde sayfa 21)

3) Dilimiz Üstüne Konuşmalar (Türk Dil Kurumu Y.) 1975

4) Felsefeci Profesör Hilmi Ziya Ülken'in 1942'de yayımladığı Şeytanla Konuşmalar'da bu türden diyaloglar yer almaktadır.

5) Nurullah Ataç'ın yazılarında adı geçen düşsel bir dostu vardı Kezban. Ataç, kimi denemelerini Kezbana Mektup olarak yazar, yayımlardı.

(Cumhuriyet Kitap)

***

Altan'ın Romanları Arasında ''Aldatmak''ın Yeri

Ahmet Altan, 'Aldatmak'ta, yine o bildiğimiz sorunlar çevresinde dönüp duran izlek bütünlüğüyle karşı karşıya getiriyor bizi Aşk (sevgi)-aşksızlık (sevgisizlik) izleğinin omurgasına tutunmuş pek çok konuyla birlikte.

M. SADIK ASLANKARA

"Ahmet Altan'ın Romanları''na çalışırken ben (Bak Adam Sanat, Ekim 2002, sayı 201), Aldatmak (Can Yayınları, 2002) yoktu henüz ortada... Ama madem Ahmet Altan'ın romanlarını konu alıp bir genel değerlendirmeye yönelmiştim yazımda, öyleyse buna sonradan yayımladığı romanı da eklemeliydim.

Öyle yaptım, çarçabuk okudum Aldatmak'ı, ''Ahmet Altan'ın Romanları''na son kitabını da katmış oldum böylece...

Neyi anlatıyor Aldatmak, o denli önemli değil, ama nasıl anlatıyor, önemli olan bu.

Sizler de istediğiniz biçimde okumaz mısınız romanı; oturarak, yatarak, ayakta, dizüstü, tuvalette, hadi abartayım, amuda kalkmış olarak? Yazarın anlatımı sizi nasıl ilgilendirmiyorsa, okurun da kitabı nasıl okuyacağı yazarı ilgilendirmez herhalde... Ama yazarın da, okurun da aynı bir roman evreninde buluştukları görmezden gelinebilir mi? İşte bu yüz yüze duruşta yazar, ne varsa kursağında, bunları yazınsal biçimde temellendirmek; okur da bu yazınsal verileri doğru alımlamak zorunda değil midir?

Yazarı kadar, okurunun da emek vereceği bir ev ödevi demek ki roman. Romancı, işini bitirmiş sayılsa da, her okuma eyleminde yazar da görev başına geçecektir, eğer bir alımlama söz konusuyda ortada... Bu bütünleme yazısına da böyle bakmak gerekiyor işte.

Şimdi romandan içeri adım atabiliriz artık.

İzlek bütünlüğü

Ahmet Altan, Aldatmak'ta, yine o bildiğimiz sorunlar çevresinde dönüp duran izlek bütünlüğüyle karşı karşıya getiriyor bizi aşk (sevgi)-aşksızlık (sevgisizlik) izleğinin omurgasına tutunmuş pek çok konuyla her an yaşanan duygusal yoksunluk, mutsuzluk, düş kırıklığıyla, acıyla örülü çocukluk, örselenmişlik, arayış, karşılık bulamama, doyumsuzluk, cinsel nesneleşme, tutku, güçlü olma, tutunma, bencillik, ihanet vb. sorunlar, olgularla...

Bu kez, Aydan, Halûk, Cem üçgeni aracılığıyla dalıyoruz romanda bunlara. Üçgen öylesine belirgin ki, Aydan'ın kızı Selin'e bile yer yok üçgende. Ya anneanneye bırakılıyor, ya okula veya bale kursuna götürülüyor çocuk, evdeyse bile erkenden yatırılıyor hemen. Anneyle çocuğun anlaşılmaz biçimde birbirlerinden ''kaçırılış''larının biraz ''iğreti'' durduğu açık.

Ama önde, Altan'ın ustalıkla yerleştirdiği ''aldatma'', bir yanılmasa biçiminde önümüzü kestiğinden hep, romandaki kimi can alıcı ayrıntılar gözden kaçırılıyor. Oysa Aldatmak, dip kıyı ele alındığında, bir aşk ve tutku romanı, ''aldatma'' olgusuna özgülenmiş değil yani. Her ne kadar bu eylem, romanın dayandırıldığı nesnel bir gereç, yazınsallaştırılmış bir olgu ise de; roman göndergelerinin açıkça gösterdiğine göre bir aşk, tutku romanı yalnızca Aldatmak.

Üçgenin ayaklarındaki roman kahramanları kimler?

Romanın baş kişisi Aydan, ''büyük bir Amerikan bankasının hazine bölümünden sorumlu genel müdür yardımcısı'' (34), nörolog Halûk'la evli. Tek çocuklu modern bir aile yani. Aydan, kocasıyla bir aşk evliliği yapmış değil. Babasının ameliyatında tanımış onu, zaten ilk kez de ''ameliyathanenin kapısında'' görüyor kocasını. (23) Sınıfsal konumları da farklı sezildiği kadarıyla; Halûk, ''hayatın içinde, çalışarak, dövüşe dövüşe yükselmiş'' (56) biri, oysa Aydan kolej mezunu (206), aileden gelen varsıllığı sezdirilen bir kadın. Ne ki, ''annesiyle babasından, teyzelerinden disiplinli bir sevgi görmüştü(r)'' (151) hep. Bu nedenle, ''sütannenin önündeki toprak avluda kekik kuruttuğu evini ve şefkati çok doğal kabul ettiği günleri özle(r).'' (150) ''Ona şefkat gösterenler sütannesi, fakir akrabalar, dadılar, hizmetçiler'' olmuştur çünkü. (151)

Cinsellik!

Aydan, ''heyecanı macerada değil başarıda bul(an)'' (9) biridir. ''Başarı, onun için hayatla başabaş çarpışmasını sağlayan bir özgürlük, hem de gerçek duygularını içine hapsettiği bir tutsaklıktı(r).'' (28) ''Zekâsıyla, güzelliğiyle, başarısıyla, kocasıyla, ailesiyle, çocuğuyla, sahip olduğu her şeyle beğenilmek iste(r).'' (27)

İşte sorun da burada; Ahmet Altan, ''aşksızlık'' sayrılığıyla özürlenmiş kahramanlarının bu yanlarını dengelemek için, bunun yanına bir başka sorunsalı koyuyor izlek olarak Cinsellik!

Adam Sanat'taki yazımda, Ahmet Altan'ın bu tutumuna değgin şunları söylemiştim

''...Bütün romanlarındaki temel duruş, çok açık biçimde ortaya çıkıyor; 'uçsuz bucaksız sevgisizliğe karşı bunu giderebilmek amacıyla girişilen bitmez tükenmez cinsel eylem!' Demem o ki, Ahmet Altan'ın kişileri, yaşadıkları sevgisizliğe karşı kendilerini savunabilmek için, olabildiğince sevişir. (...) ... Erkeklerin kadınlarla, kadınların da erkeklerle bir ölüm kalım savaşı veriyorcasına sergilediği didişme, biraz da bu temel duruşun gereği gibidir.''

Ancak bir durumun da altını çizmek gerekiyor. İlk dördünde (Dört Mevsim Sonbahar, Sudaki İz, Yalnızlığın Özel Tarihi, Tehlikeli Masallar) değil ama son üç romanında (Kılıç Yarası Gibi, İsyan Günlerinde Aşk, Aldatmak) Ahmet Altan, cinsel eylemi aktarmak yerine cinsel imgelem yaratmaya yöneliyor. Gerçi önceki dört romanındaki gibi yine bir nesneleştirme yer almıyor değil hafifletilmiş de olsa ama, onlardaki kadar yoğun bir cinsel nesneleştirmeye de yönelmiyor bu son evre romanlarında Altan, hele erosallığı aşmış, pornografiye yönelik kaba anlatıma asla yer vermiyor.

Cinsel eylemdeki dengeleyici yön daha çok erkek kahramanlarda görülen bir durum. Örnekse Cem. Yazar onu bize şu sözlerle aktarıyor

''Cem, ruhunu ve duygularını, şehvetinin arkasına saklamış insanlardandı... (...) Bir kadınla, bedenin ve ruhun birlikteliğinden oluşan tam bir ilişki kuramadığından, hayatındaki bu eksikliği birçok kadınla birlikte olarak kapatmaya uğraşırdı.'' (162, 163)

Aydan, mimar Cem'e şunları söylüyor

''Sen hiçbir şeyi istemezsin... İsteyemezsin... Hayat, senin için maketlerin gibi, gerçek değil hayat senin için... Maketlerin gibi cansız, gerçekleştiğinde yıkılıyor, en azından sen gerçek olan her şeyin yıkılacağından korkuyorsun.'' (210)

Aşksız erkekler

Aşksız erkekler, her eylemlerinde aşkı arayan kadınlarla yan yana getiriliyor. Genelde erkeklerin bir yanı daha var Yalnızlar... Yani onun erkek kahramanları, bir türlü âşık olamayan yalnız insanlar. Bu yüzden de olabildiğince bir cinsel yetenekle donatmışlar kendilerini... Kadın cinselliğini tamamlayıcı olağanüstü birer büyücü her biri... Nitekim Aydan'ın yaşadığı cinsellik de, ''bir tür büyüye benzeyen bir deneyim''dir (118) zaten.

Cem de Aydan'ın aşkını istiyor ama, âşık Aydan'ın bu duygularına yanıt verebilmekten çok uzak. Aydan, aşkta yetenekli, cinsel bir özrü de yok, bunu kocası Halûk'la yaşıyor, yaşıyor da ama bu, ''ruhsuz'' bir cinsellik. (106)

Cem, öteki romanlarındaki erkeklerin bir süreğeni Altan'ın; ama Aydan değil, değil çünkü bu kez farklı bir kadınla karşı karşıya getiriyor bizi Altan; Aydan da aşk arayışında, onca yıllık evliliğine, dıştan bakıldığında Halûk'la sürdürüyor göründükleri mutlu ilişkiye karşın...

Annesi ölmüş (84) yalnız bir erkek olarak tanırız Cem'i. Onun, ''insanlarla duygusal olarak paylaştığı neredeyse hiçbir şey yoktu(r).'' (38) ''Cem, ruhunu ve duygularını, şehvetinin arkasına saklamış insanlardandı(r)...'' ''Bir kadınla, bedenin ve ruhun birlikteliğinden oluşan tam bir ilişki kuramadığından, hayatındaki bu eksikliği birçok kadınla birlikte olarak kapatmaya uğraşır...'' (162, 163)

Aydan'ın Cem'e şefkatle yaklaşması olağandır bu nedenle. Aydan, kendi aşksızlığını gidermek amacıyla bunları sunduğu halde; Cem, yalnızca bir cinsel gösterinin büyücüsü gibi davranacaktır ona. (86 vd.) Aydan, Cem'le ilk sevişmelerinin ardından, ''bütün bedeninde ve ruhunda bir çilek kokusuyla'' (88) ayrılacaktır. Cem'den, yasaklı meyvenin bir simgesini taşır gibi içinde...

Altan, Aydan'ın duygularını hem aşk (''İçinde büyüyüp çoğalan duyguların yarattığı karmaşa aşka çok benziyordu.''), hem aşk-dışı (''Bu duyguları gerçek bir aşktan ayıran...'') (109) bir alana yerleştirse de, romanın başından sonuna Aydan'ı izleyen okur, onun ''âşık bir kadın'' olduğunu gözleyebiliyor büyük bir açıklıkla. Bir kez Aydan için Cem, ''hayatının merkezindeki bir sorun'' (111) konumunda. Yazar, cinsel tutku diyerek geçiştirebilir mi bunu?

Altan'ın daha önceki romanlarından tanıdığımız kimi kahramanların yanı sıra Cem için geçerli olabilir bu; onlar için belki cinsel tutkudur ilkin öne alınan ama Aydan için aşk da önem taşıyor, aşksızlıktan kıvranıyor çünkü o, bu yüzden aşk arayışını sürdürüyor ya zaten.

Önemli ipuçları

Kendisini uzunca bir süre aramayan Cem'in sesini duyar duymaz yumuşaması, onunla buluşacağı anı düşünürken zamanın bir türlü geçmek bilmeyişi, onca zamandır çalıştığı bankada genel müdürün odasına gireceği sırada bildiği kapıya çarpıp tokmağın yerini bulamayışı (115), yavaş hareket ettiği gerekçesiyle benzinciye kızması (116) yalnız birer işlevsel ayrıntı değil romanda, aynı zamanda bize Aydan'ın aşkını ele veren önemli ipuçları da. Gerçi buluştuklarında yatak odasına geçmek için sabırsızlanır Aydan, ama yazarın bunu inandırıcı kılabildiğini söylemek çok zor. Romandaki Aydan'ın, bu sorunu çözmeden (kaldı ki Cem, roman boyunca bir kez olsun aramaz Aydan'ı) yatak odasına götürmeye gönül indireceğini nasıl düşünebilir yazar?

Yine Adam Sanat'taki yazımdan aktarıyorum

''Ahmet Altan, ... kişileri yaratırken, onları, bağımsız varlıklar olarak değil, ... kendisinin rol verdiği birer figüran olarak düşünüyor. Bu anlamda, Ahmet Altan'ın romanlarında belki temel sorun, kahramanlarında ortaya çıkan eksiklikler. Kimi kahramanlarının inandırıcılıktan uzak oluşu, kimi kahramanlarındaki yapaylık... Onun roman kahramanları, tek yüzü olan birer 'çizgi tip' hep!''

Ahmet Altan, Aldatmak adlı romanında, birkaç yerde sözünü ettiği biçimiyle (37, 96 vb.), ''oyuncağı karşısındaki çocuk'' tutumu takınıyor neredeyse, dilediğince, gönlünün çektiğince at koşturuyor romanında... Bu nedenle de belki, kahramanlarını, kendi bakışlarıyla tanıtmak, onları doğrudan ele verecek ayrıntılarla aktarmak yerine, anlatmayı yeğliyor hep. Evet, Altan romanına tek bir bakışla yaklaşıyor; kendi bakışıyla.

Sonuçta okur, Ahmet Altan'ın bu son romanında da, kişilerle yüz yüze gelmek yerine yazarın anlatımlarıyla karşılaşıyor. Yazar, romanının kahramanlarını kaçırıyor sanki okurdan. Böyle olunca, Aldatmak, Ahmet Altan'ın yoğun bir ''vazediş''ine dönüyor. Romandan, roman sanatının gerekleri yönünde beklentileri olan okurların bu durumda düş kırıklığına uğramaması düşünülebilir mi?

Eklemek gerek; bu vazediş, giderek bir tepeden bakışa dönüyor, onca hızlı akışına, merak öğesinin dürtükleyici yanına karşın, romanla aranıza bir mesafe giriyor yine de. Eh doğal bu; okur olarak sakalı kaptırdığınıza göre yazara, ya tepeden bakışına katlanıp onun, kuzu kuzu okuyacaksınız romanı ya da usulca bırakacaksınız...

Romansal büyünün zedelenmemesi olanaksız bu durumda. Nitekim büyü bozuluyor yer yer, okuma etkinliği nedensiz bir tutkuya da değil, alışkanlığa, ötesinde bağımlılığa dönüşüyor Aldatmak'ta. Hiçbir şey düşünmeden okuduğunuzda, bağımlı yanınız bir karşılık alıyor kuşkusuz, ama eylemli bir okur kimliğiyle yanaştığınızda romana, üzerinize oturmayan bir giysi gibi rahatsızlık veriyor bu size.

Örneğin, ''bütün zenginlerin, kendilerinden daha zengin birini gördüklerinde hissettikleri o tuhaf ürküntü'' (9), ''etkilenen her kadın gibi kendisini etkileyeni etkilemek isteği'' (10), ''büyük felaketlerde hissedilene benzer bir baş dönmesi'' (11), ''ancak bir karı kocanın birbirine bakabileceği gibi bakmak'' (22), ''çok başarılı olan kadınların bile en derinlerinde saklı duran ezilmişlik duygusu'' (52), ''içlerinde sakladıkları korkuları açıklayan erkeklerin yüzünde beliren çocuksu hüzün'' (58), ''kadınların kocalarıyla ya da sevgilileriyle sevişmek istediklerinde yüzlerinde beliren o utangaçlıkla ahlaksızlığın birbirine karıştığı gülümseyiş'' (62), ''erkeklerin, gizli gizli sevdikleri kadınların neşesinden ve yeni bir eğlence aradıklarının işaretlerini taşıyan fettan seslerinden ellerinde olmadan yaralandıklarında hissettikleri keder'' (69), ''kadınlara özgü çocuksu merak'' (76), ''kadınların gizli gizli beğenmeyip en mahrem anlarda bile ezberlenmiş hareketlerle saklamaya çalıştıkları yanlar'' (94), ''beğenilmeyi, seçilmeyi, hayran olunmayı arzulayan insanların ürkütücü zaafı'' (109), ''sevdikleri erkekte hayranlık duyacak bir yan keşfettiklerini düşünen kadınların sevinci'' (177) vb. duygular, tutumlar, düşünceler aracılığıyla tanımak olanaklı mıdır sizce roman kahramanlarını?.. Roman kişileri, yazarın bombardımanıyla, içerden bakış yansıtmayan bu tür söyleyişlerle ne kadar tanınabilir? Sonra ne ölçüde yer tutar okur belleğinde?

Olumsuz yönlendirme

Bu örneklerdeki olumsuz yönlendirme ortadayken, bunların üzerine bir de roman kahramanları için, ''daha sonra düşünecekleri, soracakları, öğrenecekleri, söyleyecekleri, yaşayacakları, bilecekleri, görecekleri'' vb. (7, 32, 39, 46, 53, 113, 123, 156, 192) ifadeler kullanılarak o anda olup bitenlere derinlik ya da boyut kazandırılması olası mıdır?

Kestirebilirsiniz, örnekler bu kadarla kalmıyor...

Hani, güncel kimi sorunlar, konular çerçevesinde dönen, sözümona kişilik sorunlarını deşen, hatta kimileyin kitleselleşmiş tüketici okur gruplarına yönelik çözümleyici, sözde başarılara kışkırtıcı, rahatlatıcı, mutlandırıcı yaklaşımlar sergileyen kitaplar vardır; insan bir çalım bunlardan birinin gölgesini sezmeden duramıyor Aldatmak'ı okurken...

Altan da bu inandırmazlığın ayırdında olmalı ki, nice sonra Aydan'a o soruyu sordurma gereği duyuyor

''Niye sen beni hiç aramıyorsun da hep ben seni arıyorum? Ben bundan biraz rahatsız olmaya başladım, sanki birlikte olmayı, sadece ben istiyormuşum gibi... Senin beni özlediğin olmuyor mu hiç?'' (137) İlişkinin daha ilk günlerinde, Cem'in aramayışına bakarak şöyle düşünmüştür Aydan ''Beni o kadar istese, benden etkilenmiş olsa telefonumu bulurdu.'' (103)

Eğer böyle değilse Aydan, ''bütün ilişki boyunca'' neden sevgi arasın (119) ve durup durduğu yerde neden böyle bir duygunun özlemi içinde görünsün? (122) Yakındığı ama müdahale etmediği ''şefkat eksikliği'' (151) bile bir ipucu değil midir? Ya da ''Onu farkına varmadan duygusal bir itirafa zorlamaya'' neden uğraşsın? (161) Ama Altan, nedense her seferinde, ''Cem'in henüz duygusal konuşmalar için hazır olmadığına karar verdi(rir)'' Aydan'a. (162)

Kaldı ki Aydan, ''Bunu itiraf etmek istemese de ona tutulduğunu fark etmişti(r)'' zaten ''Ne kızına duyduğu sevgi, ne işine duyduğu bağlılık, ne Halûk'un verdiği güven...'' (172) Belki bu nedenledir ki, ''Cem'e Halûk'a benzemediği için, Halûk'a da, Cem'e benzemediği için kız(ar)''. (128) Sonunda patlayacaktır Aydan, Cem'e yönelttiği o soruyla ''Hayatında bir sırrını paylaşacak kadar sevdiğin kimse olmadı mı hiç senin, hiç mi bir kadını gerçekten sevmedin?'' (178) Nitekim Aydan, Cem'i kendi yatağında görmek isterken de ona duyduğu aşkın yönlendirmesindedir; Cem'i kocası, Selin'in babası olarak görmek arzusuyla bir kez de kendi yatağında sevişmek ister onunla. (179) Aydan, ''O odada seviştikleri süre içinde Cem'i kendi kocalığına almış, onunla evlenmiş, onunla bütün günahları bağışlatan kutsal bir ilişki kurmuş''tur. Sonunda, ''Cem'le hiçbir suçluluk duymadan sevişi(r).'' (188, 189)

Aşk romanı

Bütün bunlar bize apaçık gösteriyor ki, Aldatmak, bir aldatma değil, aşk romanı! Belki küçük bir ekleme yapılabilir olsa olsa; çağımızdaki aşkın romanı.

Bana kalırsa Ahmet Altan'ın romancı ustalığı burada. Okurunu ''aldatma'' olgusuna götürüyormuş gibi yapıyor, sonra da bizi aşk sorunsalıyla yüz yüze getiriyor her zaman olduğu gibi. Yukarıda değinmiştim, onun ana izleği bu; aşk-aşksızlık, temel duruşunu belirleyen de bu!

Aydan'da Cem'e karşı başlayan aşk duygusunun, romana, enikonu ustaca yerleştirildiğini kabullenmek gerekiyor, müsamere havasındaki bütün o vazedişlere karşın. Neden peki? Vazedişleri sırasında, Aydan'ın Cem'e tutulduğundan hiç söz etmemeye çalışıyor ya da kaçamak söz ediyor da yazar ondan. Böylece duygusal gelgitlerini Aydan'ın, biz yerleştirmeye koyuluyoruz okur olarak romana. Gerçi yazar, bu ilişkiyi bir aşk gibi yansıtmamakla birlikte, bize onun ''tutku'' olduğunu göstermekten geri durmuyor. Bir yanı uçurumlarda, öte yanı doruklarda bir yıkılıp bir doğruluyor Aydan...

''Kadınları anlatıyor'', deniyor Ahmet Altan için. Bir açıdan, ''evet doğru'', dememek elde değil! Altan, kadınları anlatmanın ötesinde onlardan yana bir tutum, hoşlarına gidici bir yönlendirme içine giriyor. İşte soru burada çıkıyor ortaya; bu anlattıkları roman olabiliyor mu?

Bir psikodrama havasında, daha çok cinsellikle ilgili kitaplar (örneğin son olarak Eve Ensler'in Vajina Monologları anımsanabilir) sunulmamış mıdır vitrinlerde kadınlara; sonra pembe diziler, bu yöndeki yayınlar da kadına yönelmemiş midir hep?

Kadınlara verilen rol

Ancak andığım çalışmalarda, cinsel eylem belki bu denli ağırlık kazanmamıştır. Bir açıdan denebilir ki Altan, kadın bakışıyla cinselliği, erkeğin bu eylemdeki rolünü sorgulamaya girişmiş, ötesinde yumuşak bir kadın pornografisini öne çekmiştir belki birazcık.

Evet doğru kadınları, kadınlara anlatıyor Altan ama anlatıyor yalnızca ya da onlara rol veriyor; onların birer roman kişisi olarak romanda özgürce gezinmesine olanak tanımıyor kesinlikle...

''Aldatma olgusu''na da işte bu çerçevede, kadın bakışıyla yaklaşıyor Ahmet Altan. O, okuru bir yana bırakıp Aydan'ın yanında yerini alıyor. Aldatma eylemi, romanda kavramsal bağlamda da tartışılıyor kuşkusuz. Öyle ya, nedir aldatmak? Sözgelimi Aydan, kocası Halûk'u, kızı Selin'i aldattığı duygusuyla alabora olur, ardından bütün olup bitenler karşısında döner, kendisinin ''aldatıldığına gerçekten inanı(r)'' (132) bu kez de.

Öte yandan aldatma eyleminde, bunun en yakındakiyle gerçekleştirildiğini de vurgulamaya girişiyor yazar. Aydan, Halûk'u iki kez aldatmıştır. İlkinde, Selin'in doğumu sonrasında, kendi kurumundaki bir arkadaşıyla (120), yıllar sonra da kendi sitelerinde birlikte oturdukları mimar Cem'le. (85) Buna göre ''ihanet'' olgusu ile ''en yakındaki insan'' arasında doğrudan ilişkinin ipuçları seriliyor okur önüne.

Altan'ın, romana başarıyla yerleştirdiği kimi işlevli ayrıntılar üzerinde de durmak istiyorum. Aydan'ın usundaki aşk karmaşasını bakın nasıl aktarıyor yazar

''Salon biraz loş ve iç sıkıcı göründü Aydan'a. Kendisini şaşırtan sinirli bir sesle, 'Açsana lambaları' dedi, 'burası karanlık, insanın üstüne basıyor.' / Halûk karısına biraz şaşırarak baktı. / - Bütün lambalar yanıyor canım, hepsini açtım zaten.'' (67)

Kocasını aldatmanın verdiği iç ezikliğinin yansıması şöyle

''O gece Halûk yatmaya geldiğinde uyuyormuş gibi yaparak yatağın bir köşesine çekildi. Halûk'un kendisine dokunmasını istemiyor, ama dokunursa sanki bir anda o gün neler yaptığını anlayacakmış sanısına kapılıyordu. Bir de kocasına değmekten utanıyordu.'' (97)

Cem'in aramayışı karşısında bakın nasıl davranıyor Aydan

''Eve çok sinirli ve gergin geldi. Selin'i azarladı, anlamsız bir nedenden Halûk'la tartıştı.'' (103, 104)

Sütanneden gördüğü şefkat, bir pekiştirmeyle de getiriliyor önümüze. Ameliyata girmeden önce Sütanne, Aydan'ı çekiyor yanına

''Odada yalnız kaldıklarında, sütanne yastığının altından beyaz tülbentten küçük bir çıkın çıkarmıştı. / - Bunlar benim ziynetlerim, hepsini buraya koydum, rahmetli evlendiğimizde vermişti, o zamanlar durumumuz iyiydi... Bana bir şey olursa bunlar senin...'' (154)

Aydan'ın, Cem'den koptuktan sonraki ruh durumunun, bir açıdan ussal yarılmanın, bir iki ayrıntıyla ustaca yansıtıldığını da belirteyim. Sonrasında, yama gibi yapıştırılmış müsamere sırıtışlı karakol bölümcesi değil ama.

Bütün olup bitenlerin ardından, Ahmet Altan romanlarında, ilk kez farklı bir kadınla karşılaşıyoruz; bir açıdan Cem'leşen bir kadın bu; daha doğrusu artık süreğen biçimde aşksızlığa yargılı bir roman kahramanı...

Aldatmak, Ahmet Altan'ın bir açıdan ''ilk roman''ı olarak da alınabilirmiş gibi geliyor bana. Okuyun, bakalım size nasıl gelecek?

(Cumhuriyet Kitap)

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Yazarlardan Eleştiri ve Kitap Tanıtımları
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Eski Sayılar: 14 15 16 17 18 19 20 21-27 28-29 30 31 32 33
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------