----------------------------------------------------------Ana Sayfa------------------------------------------------www.vitrindekikitaplar.com

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Yazarlardan Eleştiri ve Kitap Tanıtımları
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

EskiSayılar: 14 15 16 17 18 19 20 21-27 28-29 30 31 32 33 34 35-36 37 38 39-40

Kumral Gökkuşağı

Ülkü Tamer

Turgay Fişekçi'nin kitabı ne zamandır masamın üstünde duruyor. Kapağını her açışımda Cemal Süreya'nın dizesi geliyor aklıma: "Bir kitapta resim şart." Özenli Yeditepe Yayınları'nı hatırlıyorum. Melih Cevdet'in Telgrafhane'si, Oktay Rifat'ın Karga ile Tilki'si... Bütün kitaplar resimliydi. Artin Demirci'nin çizgileri Kumral Gökkuşağı'nın (Adam Yayınları) bütününe sinmiş.
* * *
Turgay'ın şiirleriyle 1970'lerde dergilerde tanışmış, onu 1981'de yayımladığı ilk kitabıyla, Karda Işıltılar'la şair olarak kabullenmiştim. Gürültülü, karmaşık bir şiir dilinin egemenliğinde sürüp giden bir ortamda duru sesiyle dikkatimi çekmişti. Genç şairlerin büyük çoğunluğu 'aynı şiir'i yazarken, Turgay kendi özgün kişiliğiyle belirmeye başlayan birkaç sanatçıdan biriydi.
O duru sesini hep korudu, yalınlık uğruna yavanlaşmadı, şiirine yeni incelikler kazandırdı.
* * *
Kumral Gökkuşağı'nın sonunda Kemal Atabay'ın ayrıntılı bir incelemesi yer alıyor. Turgay'ın şiiri inceleniyor. Özenli bir çalışma.
Eleştirmen değilim ben, bu tür çözümlemelere giremem, girmek de istemem... İstesem de beceremem zaten. Ben bir şiir okuruyum. Ancak izlenimlerimi dile getirebilirim.
Kitap, Turgay'ın sevgiye odaklanmış 23 şiirinden oluşuyor. Havlunun bir köşesinde kalmış yüzleri, aynı anda doğan iki güneşi, yorgun kirpiklerin teleklerine ilişen akşamları anlatıyor. Yürek titremesiyle.
Böylesine alçakgönüllü fısıltıları özlemişim. Ne yalan söyleyeyim, dünyayı kurtaranların yanında şiiri kurtaranları görünce seviniyorum.

'Zamanla pişer...'
Bir operatör düşünün. Hastanızın böbreğindeki taşı alacak. Taşla birlikte böbreği, böbreğin yanı sıra da karaciğeri, safrakesesini, mideyi alıyor. Hastanız sizlere ömür. Biri, kalkıp, "Canım, bu daha ilk ameliyatı. Yavaş yavaş alışacak," derse ne yaparsınız? Doktora da, bunu söyleyene de bir 'ameliyat teşebbüsü'nde de siz bulunmaz mısınız? Ya da lüks bir lokantaya gitmişsiniz. Balık söylüyorsunuz. Önünüze bir balık geliyor, kaçak kömür yeseniz daha iyi! Şef garson, "Bizim aşçı bugün başladı işe. Zamanla öğrenecek," diyor. Ne yaparsınız? Tabağı şef garsonun kafasına geçirmez misiniz?
Peki, onlara gösteremeyeceğimiz hoşgörüyü başkalarına neden gösteriyoruz? Sözgelimi, birdenbire mantar gibi biten yeni televizyon kanallarının ekranları çiçeği burnunda sunuculardan geçilmiyor. Bunların çoğu iki lafı bir araya getiremiyorlar. "Mazeret" hazır: "Canım, zamanla pişer."
Yahu, pişsin de öyle çıkarın karşımıza. Berberliği bizim başımızda mı öğreteceksiniz?

Yaratılan Dünya'ya ne oldu?
Çocukluğumun ünlü filminin televizyonda kimbilir kaçıncı gösterimi. Gazeteye bakıyorsunuz: Santa Fe Davası. Filmin özgün adı Santa Fe Trail. Artık kim çevirdiyse, 'trail'i (yol' 'trial' (dava) ile karıştırmış.
Kılıçların Gölgesinde (Captain from Castile), Kastilyalı Kaptan olmuş. Buradaki 'captain' zaten 'kaptan' değil, 'yüzbaşı'.
Örnek bitmez ki. Gizli Teşkilat (North by Northwest) Kuzeybatı, Billur Köşk (Wizard of Oz) Oz Büyücüsü, Perde Açılıyor (All About Eve) Hep Eve Hakkında adıyla sunuluyor.
Atilla Dorsay yazmaktan usanmadı. Bunlar direndikçe direniyor. Belirli bir yöntem izleseler, hep özgün adın doğru çevirisini verseler, yine bir diyeceğim yok. Ama yöntem filan hak getire! Artık nasıl eserse... Sözgelimi, geçen hafta gösterilen The Fountainhead'e Hayatın Kaynağı adı yakıştırılmıştı (sanırım Ayn Rand'in kitabının yeni yayımlanan çevirisinden esinlenilerek). Gözüme iliştiği kadarıyla bir tek Dorsay bildiğimiz adı, Yaratılan Dünya'yı kullandı.
* * *
Bizim kuşak, Stagecoach'u Cehennem Yolcuları, Robin Hood'u Vatan Kurtaran Aslan, Shane'i Vadiler Aslanı, Wuthering Heights'ı Ölmeyen Aşk, From Here to Eternity'yi İnsanlar Yaşadıkça, High Noon'u Kahraman Şerif, Duel in the Sun'ı Kanlı Aşk, A Place in the Sun'ı İnsanlık Suçu, Gilda'yı Şeytan Kadın, They died with Their Boots On'ı Sayılı Kahramanlar olarak izledi.
Arada Hisli Duygular (Emmanuelle) gibi olağanüstü yaartıcılıklara da rastladık; Amcam'ın (Mon Oncle) aslında Dayım olduğunu da gördük. Ama ne gam!
Filmlere fiyakalı adlar koymak da bir sanattı eskiden. Birçok film beynimizde olmasa bile, yüreğimizde o fiyakalı Türkçe adıyla yaşadı.
Şimdi Mutiny on the Bounty'yi seyretmek için televizyon karşısına geçtiğimde, Deniz Ejderi yerine Denizde İsyan yazısını görünce, sadece yüreğimden değil, filmin fiyakasından da bir şeyler eksiliyor sanki.

Kare/As
Songül Çelik
Songül Çelik de tanıdığım 'gizli edebiyatçı'lardan. İnanılmaz bir okur olduğunu zaten biliyordum, yazdığı bazı notları okuyunca yakında bir edebiyatçı daha kazanacağımıza inandım. İleride ünlenecek. Bana da, onun adını herkesten önce bu köşede duyurmuş olmanın keyfi kalacak. Kare As'ı şöyle:
Narayama Türküsü
(Narayama Bushiko)
Shohei Imamura
Devlerin Aşkı
(Giant)
George Stevens
Hakkari'de Bir Mevsim
Erden Kıral
Uçurtmayı Vurmasınlar
Tunç Başaran

"Bahar Noktası"nda Müzeyyen
Can Yücel’in Shakespeare’den çevirdiği "Bahar Noktası" yeniden yayımlandı. Çeviri sözcüğünü kullandım ama aslı öyle değil. Şenlikli bir Can Yücel oyunu bu
     Shakespeare denilince aklıma (Hamlet’ten bile önce) hemen Prof. Charles MacNeal gelir. Lisedeki Shakespeare öğretmenim...
     Shakespeare diye bir dersimiz vardı. Aritmetik gibi, tarih gibi, coğrafya gibi. Bir yıl boyu Shakespeare okuduk. Onu, dönemiyle birlikte inceledik, didikledik, yorumlamaya çalıştık. Prof. MacNeal zaman zaman akşamları evine çağırırdı bizi. Çaylarımızı yudumlar, plaklardan Laurence Olivier’in, John Gielgud’ın, Maurice Evans’ın sesleriyle "Hamlet"i, "Macbeth"i, "Kral Lear"ı baştan sona dinlerdik. Öğretmenimiz "To be or not to be"yi üçünden de arka arkaya çalar, değişik yorumlara dikkatimizi çekerdi.
     Shakespeare’in bütün yapıtlarını ezbere biliyordu sanki. Bir oyunu dinlerken kendini kaptırır, sözleri hiç sektirmeden mırıldanarak oynar, sırasında hüzünlenir, sırasında belli belirsiz gülümserdi.
     ***
     Prof. MacNeal önce şunu kazımıştı beyinlerimize: Shakespeare bir halk yazarıdır. Doğrusu, önceleri pek inanasım gelmemişti buna. O zamana kadar Shakespeare’i ancak aydınların, belli bir kültür birikimine sahip seçkin seyircilerin (ve okurların) tat alabileceği, anlayabileceği bir yazar olarak görmüştüm. Öğretmenim ona başka türlü bakmamı sağladı. Yıl sonunda ben de inanıyordum: Evet, Shakespeare bir halk yazarıdır. Önce öyküleriyle, yarattığı serüvenlerin kurgusuyla ilgisini çeker seyircinin. Kıskanç Mağriplinin karısını öldürmeye kadar varan cinneti; kızlarından darbe üstüne darbe yiyen talihsiz baba; düşman ailelerden iki gencin acıklı aşkı; iktidar hırsına kapılmış, bu uğurda her şeyi göze almış karı-koca; babasının kanını yerde bırakmamaya yeminli ama çelişkiler içindeki genç prens; tongaya bastırılan tefeci Yahudi...
     Shakespeare, döneminin İngiltere’sinde, büyük çoğunluğu cahil seyircinin üç saat ayakta dikilerek bu öyküleri hep diri bir ilgiyle seyretmesini sağlayabilmiş bir yazardı. "Ayaktakımı", sahnedeki alçaklıkları yuhalıyor, yürekli davranışları alkışlıyordu.
     ***
     Öykü yeter mi? Yetmez elbet. Yetseydi, Michel Zevaco dünyanın gelmiş geçmiş en büyük sanatçısı olurdu.
     Shakespeare’in öykülerinin arkasında "insan" vardı. Sevgileriyle, kinleriyle, nefretleriyle, güçleriyle, tutkularıyla, çelişkileriyle, zayıflıklarıyla, değişimleriyle insanlar.
     Bu insanlar has bir sanatçının yeteneğiyle işleniyor, o öyküleri ölümsüz kılıyorlardı.
     ***
     Shakespeare’in belki de en büyük özelliği, her türlü seyirciye (ve okura) seslenebilmesi. Dileyen sadece serüvenlerle ilgilenir; dileyen daha derinlere iner; öyküleri, olayları, kişileri, onların davranışlarını, aralarındaki ilişkileri inceler, yorumlar, bunlardan toplumsal, tarihsel, siyasal, ruhbilimsel dersler çıkarır.
     Sanırım yazarın aklından bile geçirmediği dersler.
     O sadece hayal gücünün dizginlerini koyvermiş, sonra da yeteneğine sığınıp keyifle, coşkuyla, yazacağını yazmıştır.
     Yazdıklarının yorumlanmasını da bu işin uzmanlarına bırakmıştır.
     ***
     "A Midsummer Night’s Dream"i önce "Yaz Ortasında Bir Gecelik Rüya" adıyla okumuştum. 12 Eylül (1980) döneminde Can Yücel’in çevirisiyle, "Bahar Noktası" olarak seyrettim. Aynı çeviri, oyunu sahneleyen Başar Sabuncu’nun önsözü ve Cevat Çapan’ın incelemesiyle, şimdi kitap olarak yayımlandı (Okuyan Us Yayınları, Erotik Us dizisi).
     Can Yücel’in çevirisi için ne diyebilirim... Elini attığı her yabancı yapıtı özgün bir "usta işi"ne dönüştürmeyi başarmıştır. Sözgelimi, Shakespeare’in en ünlü sonesi, onun diliyle, "Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama / Seni sensiz komak var, o koyuyor adama" ile Türk şiirinin yüzaklarından biri olup çıkmıştır.
     "Bahar Noktası" da öyle. "Çeviri" sözcüğünü kullandım ama hiç öyle değil. Şenlikli, ışıklarla dolu bir Can Yücel oyunu. Titania artık Müzeyyen. Hiç yadırganmayan, yerini bulmuş bir Müzeyyen. Tezeus’larla, Filostrata’larla bir arada olması bile yadırganmıyor. Başar Sabuncu, Can Yücel’i "çeviren" ya da "Türkçe söyleyen" olarak belirtmemekte ne kadar haklı. "Bahar Noktası" bir William Shakespeare-Can Yücel oyunu çünkü.
     
     
BİR DAKİKA ARA
     Hamlet-Ophelia ilişkisi
     ABD’nin en ünlü Shakespeare oyuncularından biri, sinema ve tiyatro sanatçısı John Barrymore’du. Ne zaman "Hamletöten söz açıldığını duysam, onunla ilgili bir anekdot gelir aklıma.
     Barrymore, "Hamletöle ABD’de uzun bir turneye çıkmış. Kent kent dolaşıp Shakespeare’in oyununu oynamışlar. Turnenin son temsilini San Francisco’da vermişler. Bir özelliği varmış bu temsilin: Barrymore oyundan sonra seyircilerin Shakespeare üstüne sorularını yanıtlayacakmış.
     Çeşitli sorulardan, yanıtlardan sonra bir seyirci parmak kaldırmış:
     "Hamlet, Ophelia’yla yattı mı?"
     Bir an düşünmüş John Barrymore.
     Sonra, "Evet", demiş. "Chicago’da yattı."

EskiSayılar: 14 15 16 17 18 19 20 21-27 28-29 30 31 32 33 34 35-36 37 38 39-40

Ö z k a n P A P A T Y A
Genel Yayın Yönetmeni
admin@vitrindekikitaplar.com