-----------------------------------------------------------------------------------Ana Sayfa------------------------------------------------www.vitrindekikitaplar.com

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Yazarlardan Eleştiri ve Kitap Tanıtımları
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

EskiSayılar: 14 15 16 17 18 19 20 21-27 28-29 30 31 32 33 34 35-36 37 38 39-40 41 42

Yirminci Yüzyılın Bir Şövalyesi: Hüsnü Göksel

Prof. Dr. Hüsnü A. Göksel bir doktordu. Meslek yaşamıyla edebiyatı bir arada yürütmüş ender kişiliklerden biriydi aynı zamanda. Romanlar, öyküler ve şiirler bırakıp gitti ardında. Bizi her iki anlamda da yaşama bağlayan bu sevgili hocamızı kitaplarıyla analım istedik.

AYLA KUTLU

Onu tasvir edecek en uygun sözcük, bana şövalyelik sıfatıdır gibi geliyor. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinden yirmi birinci yüzyıla atlamış, sevgi, saygı, ilgi, şefkat, bilgi ve insanlık dolu bir yürek taşıyan yiğit bir şövalye...

Hüsnü Göksel'i son görüşüm, 19 Haziran 2002... Gözümde tehlikeli bir kanama olmuştu. Tedaviye Başkent Hastanesi'ne gidiyordum. Her seferinde oranın Mütevelli Heyeti üyesi olan sevgili dostum Hüsnü Göksel'in ne yaptığını düşünüyordum. Çok yaşlanmıştı, ama onu yaşlı olarak düşünmek ne mümkün? Birden burun buruna geldik. Mutlu mutlu gülümsüyordu. Oğlumu tanıttım. Kendimden söz etmedim, o da sormadı. Sonsuza kadar yaşayacak bu şövalye, diye düşündüm. Oysa kırk gün ömrü varmış...

Doktorluğunu onun kadar insanlığa adayan çok kişi yoktur sanırım. Yalnız yardım etmekle yetinmeyen, sağaltıma ilişkin her türlü girişimi yapan, insanı güçlendiren, koca yürekli, akıllı bir insandı. Ne güzel doktorluk hikâyeleri vardır. Üstelik onun anlatmadığı, ama binlerce insanın yüreğinde yer etmiş ne çok anı vardır ona dair.

Bir deniz feneri gibi yaşadı o. Deniz fenerlerinin tenha ve yalçın mekânları yerine insanların tam ortasını seçmişti yaşamak için. Onları ütopik olarak severdi, hastalarını severdi, kendisine yaklaşan insanları severdi.

Onun renkli ve zengin yaşamı sevinçli bir dünyaya açılmamıştı. İlk anımsadığı şeyler bir Trakya kasabasında başlamıştı.

''Yunan bayrakları, Yunan askerleri vardı o kasabada, hüzün vardı ve sen vardın. Mustafa Kemal Paşa idi adın ve o zaman Kemal Paşa olarak geçerdi dualar arasında. Tek umut ışığı idin Kurtuluş için. Küçücük kafamın içinde kocaman bir insandın sen, insanüstü idin, tek başına düşmanlara karşı dövüşüyordun.

Onları yenip esaretteki babamı getirecektin bana. Bu kadarcıktı beklentim senden. Resmini görmemiştim ama biliyordum, duyuyordum, yüzün güzeldi. Öyle olmasa şarkılar söylenir miydi güzelliğin için

Dünyalara bedeldir mah cemalin

Allahıma emanettir Kemalim, diye?

Kasabamızda Rumlar Kemal derlerdi sana sadece. Bir gün ben balkonda oynarken bitişik balkondaki Rum komşu hanım, anneme seslenmişti

- Komşu, bizimkiler Kemal'i esir almışlar, yaralıymış...

Annem hiç yanıt vermeden elimden çekip içeri almıştı beni. Kemal Paşa da esir olduğuna göre, demek babam dönmeyecekti artık. İçin için ağladığımı anımsıyorum. Umarsızdım. Bütün gece dualar edilmişti seni sağlığın için Allahıma emanettin Kemalim.''

Atatürk'e Veda başlıklı yazısı bu. Cumhuriyet gazetesinin ikinci sayfa sol üstte yayımlanan tadına doyulmaz yazılardan biri... Onun yazılarını unutamayan ne çok çağdaş aydınımız vardır. Üstünde konuşulurdu o yazıların, insana umut verir, gayretlendirirdi. (Cumhuriyet 10 Kasım 1986)

Çocukluğunun o acı günlerine bizi ortak eden o dünyaca ünlü, büyük doktor o kadar çok kimlik taşırdı ki, yalnızca bunlar bile, onu ülkesinin övüneceği bir evladı durumuna getiriyordu. Ama o hiçbir şeyle yetinmedi. Hep daha çok vermek, daha başka alanlara yönelmek, dünyayı algılamak, paylaşmak, vermek, vermek istiyordu.

Kendi özgün zevkleri arasında edebiyat, şiir, resim, tiyatro, bale, müzik vardı. bunlar kendisi içinde, varlığını ve yeteneklerini başkalarına sunmasın, onlarla birçok şeyi paylaşmasın hiç olur muydu?

Tabii insan, bizim toplumumuzun insanlarının bu kadar az kimlikle yetinmesine öfke duymadan edemiyor. hüsnü Göksel'in ise öfkelendiğine ihtimal vermem. O herhalde daha çok çabalamalıyım, diye düşünmüştür. İnsanımız bir gruba ait olmakla yetinse de, o hep silkelemeye çalışıyordu yazılarıyla. karşısındakiler ise ya yalnızca din, yahut yalnızca kent, yahut yalnızca ırkla yetinmek istiyorlardı. Bu hem yetiyordu onlara, hem de çok rahattılar, korunuyorlardı, çevreleri hiç boş kalmıyordu böylece.

Bu tür büyük yığınlardan çok farklı, çok karşısında bir insandan söz ediyoruz. bir kanser doktoru olmanın ruhunda oluşturduğu dalgalanımların çok yönlü kimlikler taşımasında etken olduğuna inanırım. O hiçbir zaman kolayı seçmedi. En zor, en iyi eğitimi almayı, bu eğitimi en zorlu hocalarla geliştirmeyi, çok çalışmayı ve hobilerini bir iş gibi ciddiye almayı başardı.

Onun sanatla ilişkisi, insanla ilişkisi gibiydi Derindi, içtendi, vericiydi ve emeğine hiç acımadan sunacak kadar yürekten kopuyordu.

Ben Bu Menekşeleri Senin İçin Topladım(1)... İlk hikâye kitabı. 1991 yılında Bilgi Yayınevi'nce basılmış, eni konu ilgi görmüştü. Doğrusu, o güzel insan pek çok kişiyi şaşırtmıştı. Herkes biliyordu onun çok yönlü olduğunu, güzel sanatların her türüne ilgi duyduğunu, bayağı yoğun bilgi sahibi olduğunu da, ancak hikâyecilik... Bu başka birşeydi.

Hikâyeleri üstüne epey konuşuldu. Kitabın arka kapağındaki değerlendirmeye okurları hak verdi ''Sevgiyle kurulan iletişimi, duyguları, değer yargılarını, zamanla yarışan insanoğluna özgü ne varsa onları, gerçekçi bir yaklaşımla'' anlatıyordu.

Kitaptaki ilk hikâye olan Süeda'nın TRT tarafından filme alınmak istendiğini de biliyoruz. Bundan ne kadar büyük sevinç duyduğunu ise unutmak olanaksız...

Doktor, durmadı Ertesi yıl, 1992'de bir şiir kitabıyla okurların karşısına çıktı Bunca Yağmurların Söndüremediği(2)... Sunuş yerine şu dizeleri içeriyordu şiir kitabı

Hâlâ ısınmaya çalışıyor yüreğim

Birkaç kırıntısında

Bunca yağmurların söndüremediği...

İlerleyen yaşla, hâlâ genç olan gönül arasındaki bir çatışmadan doğan şiirler olduğu söylenebilir. Sunum da bu amaçla yazılmış.

Güzel mi şiirleri? Bu sorunu sorulmasını istemem, söyleyebilecek konumda da değilim, şiir için yalnızca beğendim, beğenmedim diyebilecek düzeydeyim. Yaşamı boyunca şiir yazmamış bir insan olduğum için, haddimi bilirim.

Aşk ağırlıklı şiirler içeriyor kitap. Zaman zaman inceden bir alay, bir Orhan Veli havası seziliyor bazı şiirlerinde. Onlardan bir tanesi örnek olsun diye kaydımıza geçmeli

Miras

Orhan Veli'nin anısına

Dedem bu şehirde aşık oldu
Eleni'ye
İftardan sonra
Samur kürkünü giyip gittiği kahvede
Dinlerken incesazdan
Suzidilârâ faslını
Ya da dinler görünürken
Sultan Mahmut'un tebdil öykülerini
Sahura kadar
Hep
Eleni'yi düşünürdü

Sonra, bir gün Hüsnü Göksel ile karşı karşıya kaldım Bilgi Yayınevi'nde editörlük yaptığım ilk aylarda karşıma onun düz yazıları geldi. Hani o ülkenin aydınlık insanlarını hayran bırakan yazıları... Onlardan önce başka gazetelerde yayımlanmış olanlar, konuşmaları... Bütün düşün yazıları.

Nefis bir kitap

Bütün yazıları yayımlayamamanın sıkıntısı ile kıvranıyordum. Yayımlanamayacağı için değil, oluşacak kitabın oylumu yüzünden okurun ulaşmasındaki parasal zorluk ciddi bir sorundu. Bunu Hüsnü Göksel nasıl karşılayacaktı?

Yayınevi çalışanları, yazarların bütün karşı düşüncelerine rağmen, yazarları kırmak, üzmek istemez. Ama bu kırılmanın, üzülmenin kaçınılmaz olduğu bir üretim dalıdır. Yazarın iyi niyete inandırılması bir yana, zaman zaman böylesi sözler başka gerekçeleri kapatmak için kullanıldığından içtenlikten kuşku duyulması olasılığı, her zaman vardır.

Ikına sıkıla, ''Hocam,'' diye söze başladığımda Hüsnü Göksel hemen kesti ''Dosyam elinde. Senin iyi bir düzenleme yapacağından kuşkum yok!''

Bu Dağların Ardında Başka Dağlar Var(3), düzyazılarının toplandığı nefis bir kitaptır. Kitap baştan aşağı ilerici, aydın, dürüst, yaratıcı ve güçlendirici düşüncelerle doludur. Keşke insanımız düşünceye, yaratıcı güce daha çok ilgi duysa, aydınlık kimliklerin deneyimlerinden, görüşlerinden yararlanmaya daha çok istekli olsa.

Bu Dağların Ardında Başka Dağlar Var, hikâye tadında anılar ve denemeler ve fikir yazılarının güldestesidir. İçinde insanı ağlatacak kadar özverili, yaratıcı cumhuriyet kuşağının hikâyeleri de vardır. Yazıların her biri Hüsnü Göksel'in engin deneyiminden ve temiz dilinden süzülmüş oldukları için türünde tektir.

İlk kuşağın hikâyeleri

O kitapta, daktilo ile sık yazılmış satırlara ilişkin düzenlemenin zorluğunun yanında, az kişinin bildiği, çoğunun da unuttuğu hikâyeleri ince bir dikkatle okuduğum için mutluluk duymuştum. Onlarda Cumhuriyetimizin ilk kuşağının kahramanlık sayılacak hikâyeleri vardı. Bütün kahramanlıklar da görev duygusunun gerçekleştirilmesi çabasından öte bir anlam taşımıyordu. Yani onu gerçekleştirenler yalnızca görevlerini yaptıkları inancındaydılar.

Günümüzden tam kırk yıl önce yazılmış ve 11 Mart 1962 tarihli Ulus gazetesinde yayımlanmış bir yazısı, anlatmak istediğim şeye tanıklık edecektir sanıyorum.

Yazının adı, Salon Kahramanları.

Yazar olayı, İkinci Dünya savaşı yıllarını Almanya'da geçirmiş bir arkadaşından dinlemiştir.

''Savaşın içinde, ışıkları karartılmış trene sırtında ütüsüz bir nefer kaputu bulunan bakımsız ve yorgun yüzlü bir subay biner. Çok yorgundur, ellerini ceplerine sokar ve uyuklamaya başlar.

Birkaç istasyon sonra, son derece şık bir Nazi subayı yanındaki zarif hanımla birlikte kompartımana girer ve uyuklayan subayın öbür yanındaki boş yerlere oturmak isterler. Kadın yorgun subayın ayakları üstünden atlayacakken şık Nazi subayı kadını tutar, yorgun askeri kabaca dürterek uyandırır, şaşkın şaşkın bakışına alaylı bir cevap verir 'Ellerini arıyorsan ceplerinde,' der."

Son istasyona gelirken, uyuyan yorgun subay uyanır, ellerini ceplerinden çıkarıp gerinirken, göğsündeki pırlantalarla süslü Almanya'nın en büyük savaş nişanı çakımlarla parlar. Büyük kahramanlara ve ender verilen bir nişandır bu. Şık Nazi subayı, yerinden fırlar ve kurallar gereği selamlamak zorunda olduğu bu kahramana fiyakalı, şakırtılı bir Nazi selamı verir. Diğeri kaputunun boyun düğmesini ilikler, soğuğa ve karanlığı inmeden önce selam alır ve karşısındakinin kulağına eğilir 'Kahramanlık arıyorsan, doğu cephesindedir,' der."

Aydınların sağduyusu

Hüsnü Göksel, yazısını şöyle sürdürür ''Bugün önümüzde, gösterişten uzak gerçek kahramanlara, kahramanlığı kahraman olmak için değil vatan borcu olarak yapan kahramanlara muhtaç bir Türkiye var... Bugünün kurtuluşu, yarının, gelecek kuşakların mutluluğu aydınların sağduyusuna, yurt sevgisine bağlı. Salon kahramanlıklarıyla, küçük hesaplarla bu iş çözülemez...''

''İspanya iç harbinden geriye kalan binlerce ceset ve bir diktatördür. Bir de Picasso'nun Guernica tablosu...''

Bu Dağların Ardında Başka Dağlar Var, edebiyatımızda fazla rastlanmayan bir kimlik taşır Umut verir, okuduğunuz her yazıda gönenirsiniz. İnsan olmanın yüceliği, insanın taşıdığı özelliklerin seçkinliği kitabın ana fikri olarak varlığını sürekli duyurur.

Hüsnü Göksel edebiyatın üç dalında verdiği ürünlerle yetinmedi. Ekim 1994'te Ayışığı Sonatı (4) adlı romanıyla okurun karşısına geldi.

Sağlam bir müzik beğenisi ve iyi bilgisi olan bir yazarın karşısındaydık. Roman gerçekten bir sonat yumuşaklığında ve sonat formunda yazılmıştı. (Bu arada, edebiyatımızda Batı müziği terimlerini sürekli kullanan ve büyük çoğunluğu yanlış kullanan pek çok yazarımıza selam olsun.

Birkaç kişi çevresinde dönen olaylar, hiçbir abartıya kapılmadan durgun bir nehir gibi kendi yatağında akıyor. Bu nehrin her dönemecinde umulmadık ve hiç beklenmeyen bir zamanda, sürpriz bekliyor...

Roman, adında belirtildiği gibi Beethoven'in Ayışığı Sonatı'nın formunda yazılmış. Üç bölümden oluşuyor ve kurgusal bağı olan sonattaki gibi Adagio Sostenito/Allegretto ve Presto Agitato adlarını taşıyor. Sevinin çevresinde dolanan ve hüzünle biten olaylar örgüsünü içeriyor.

Biçimsel sağlamlığına karşın romanında kırklı-ellili yılların yaygın hikâyeleme biçimini ve yeğlenen konularından birini anlatır Hüsnü Göksel. Elbette bu tür anlatılardan hoşlanan çok insan vardır ama, sanatsal anlatıda onun siyasal tavrına ilişkin hiçbir söz, tavır ve mesajın olmaması dikkat çeker. Acaba edebiyat anlayışı o yılların bitmeyen tartışmasına mı dayanıyordu? Yani şu ünlü, ''Sanat sanat için mi/ Sanat toplum için mi'' görüşünden ''Sanat sanat içindir'' mi diyordu? Galiba öyleydi. Sevimli, sıcak, yalın, süssüz bir anlatımı vardı, yine de çok yakın değildi çağdaş insanımıza.

Oldukça büyük ilgi derleyen bir hikâye kitabı izledi romanını. Gerçekte anılarını, tanıklıklarını içeren bir kitaptı bu. Hüsnü Göksel onları hikâyeleştirmiş, paylaşımımıza sunmuştu.

Lacivert Mayolu Kız(5)'ın arka kapağına yazdığı artsöz onun renkli dünyasına dair güzel ipuçları veriyordu

''İki kişiyi kıskandım ömrümde. Biri Fred Aster, onun gibi dans edemediğim için; öbürü Anton Çehov, onun gibi yazamadığım için. 1950'lerin ikinci yarısında, asistan iken New York Times'ın kitap ekinde Çehov'un İngilizcede yeni yayımlanan bir yapıtı üzerine bir yazı gördüm. Yapıtın başlığı 'Her doktorun anlatacakları vardır' gibi bir şeydi. Çehov'un hekim olduğunu biliyordum, yadırgamadım. Ama bu başlık bana esin kaynağı oldu. Hekim olarak benim de o zaman henüz çok kısa olan meslek yaşamımda anlatacak bir şeylerim vardı ve kuşkusuz ilerde de olacaktı.

Hemen karar verdim. Ben de yazacaktım. Fakat Çehov'un o kitabını ve o kitap üzerine olan yazıyı okumamalıydım. Okursam ya onun beşinci dereceden kötü bir kopyası olacaktım ya da yazamaya cesaret edemeyecektim. Bu kitap o günkü kararımın ürünüdür.'

....Kendi kitabım yayımlanıncaya kadar Çehov'un yapıtını okumamaya kararlı idim. Bugüne kadar da okumadım. Şimdi kararımı değiştirdim. Kitabım çıktıktan sonra da okumayacağım. Durup dururken keyfimi kaçırmak istemiyorum.''

Bir kanser doktorunun kendi yaşam sevincini ve hastalarına verdiği gücü analatır Lacivert Mayolu Kız.

Bu metinlerde yapaylıktan eser yoktur. Yalnızca yalın bir gerçekler demeti olarak kaleme alınmışlar. Bu niteliği, unutulamayacak tanıklıklara dönüşür. Edebiyat kimliği olarak da sade, süssüz, kısa ve vurucu bir ortamı yaratırlar.

Yaşama sevinci ve gizem...

1999'da, hikâyeyi sevmeye devam ettiğini bir kez daha kanıtladı Hüsnü Göksel. Gümüş Kemerli Kız (6) adlı altı hikâyeden oluşan son kitabını yayımladı.

Müzik aşkı, yaşama sevinci ve gizem... Ortak noktaları bunlar kitabın metinlerinin. Yine sade bir dil, abartısız anlatım, romantizmi ağır basan bir duyarlılık.

Hüsnü Göksel yazdıklarıyla edebiyatımıza sanatlar arasındaki olması gereken geçirgenliği taşımıştır. Bizde sanatçılar kendi sanat dalları dışındaki dallara fazla ilgi göstermedikleri gibi, onlara kendi dallarında ağırlıklı yer vermezler. Oysa o yaşamı algılamamıza destek olan her dalla ilgilenmiş, bunları kendi iç dünyasına, ardında da yansıtarak paylaşmaya, döndürebilmiş bir insandı.

Bu yolla daha özgün daha zengin bir dünya yaratabildi. Onun bütün yazdıklarından sorumlu ve gerçek bir aydın olmanın yanı sıra müziğin notlarını, resmin oluşturduğu düşsel mekânları, tiyatronun hızını algılayabiliriz. Belki de eserlerine giren özgünlük de buradan doğmaktadır. Klasik bir yazar kimliğini yeğlemesi de atmosfer verdiği bu önemden geliyordu galiba. Okurun girmesini istediği dünyasında başı sonu belli, küçük ve dağıtıcı ayrıntılara yer vermeyen, üstünde düşünülen, unutulmaz konular, olaylar anlatmayı istemiş ve bunu başarmıştı.

Kurtardığı yaşamlara ek olarak, yaratılmış yaşamlar vermek kaç insana nasip olmuştur ki? n

(1) Ben Bu Menekşeleri Senin İçin Topladım, Bilgi Yayınevi, Öyküler 151 s.

(2) Bunca Yağmurların Söndüremediği, Bilgi Yayınevi, Şiirler, 85 sayfa

(3) Bu Dağların Ardında Başka Dağlar Var, Bilgi Yayınevi, Denemeler, 203 sayfa

(4) Ayışığı Sonatı, Bilgi Yayınevi, Roman, 150 sayfa

(5) Lacivert Mayolu Kız, Bilgi Yayınevi, Öyküler 167 sayfa

(6) Gümüş Kemerli Kız, Bilgi Yayınevi, Öyküler 173 sayfa

(Cumhuriyet Kitap)

***

Kime çocuk denir?

Kime çocuk denir?

27/02/2003 (41 defa okundu)

BABA BANA TOP AT!
Colin Heywood, çeviren: Esin Hoşsucu, Kitap Yayınevi, 255 sayfa.
Colin Heywood'un yazdığı 'Batı'da Çocukluğun Tarihi' olarak da adlandırılan 'Baba Bana Top At!', Kitap Yayınevi tarafından basıldı. Üç bölümden oluşan 'Baba Bana Top At!' cevabı zor yanıtlanabilecek 'Kime çocuk denir, çocuk nedir?' sorusuyla başlıyor. Bu bölümde ortaçağ toplumlarının çocukluğu nasıl algılamış olabileceği sorusu irdeleniyor. Farklı zaman ve coğrafyalarda insanların sorulara verdikleri cevaplardaki değişim kitap aracılığıyla bir kez daha gözler önüne seriliyor. Örneğin 1666'da Fransız papaz Pierre de Berulle 'Çocukluk, ölümden sonra insan yaşamının en kötü ve en sefil dönemidir' derken, Psikolog Jerome Kagan, en önemli biyolojik etkilerin merkezi sinir sistemi yapısının ilk on iki yıldaki gelişiminden kaynaklandığını belirtiyor. Bu gelişimin yürüme, konuşma ve bilinçlenme gibi hareket kabiliyeti ve bilişsel yetilerin ortaya çıkmasını sağladığı da anlatılıyor.
Kitabın ikinci bölümünde ise çocuklar, aileleri ve yaşıtları arasındaki ilişkilere odaklanarak, geçmiş zamanda büyüme kavramı araştırılıyor. Bu bölümde yeni doğan çocukların öldürülmeleri ve terk edilmelerinden, oyunlara ve halk hikayelerine kadar birçok konuya yer veriliyor. Kitabın son bölümünde ise çocuklar özellikle sağlık, iş ve eğitim konularıyla ele alınıyor. Bu bölümün en önemli dayanağı Sanayi Devrimi sırasında fabrikalarında uygulanan yoğun çocuk emeği sömürüsü.
18. yüzyılın sonunda kullanılan ilk yün eğirme makinelerinin, işgücü masraflarını düşürmek amacıyla, çocuklar tarafından kullanılabilecek şekilde tasarlandığının anlatıldığı kitapta Fransa'da 1789'dan sonra devrimin ve savaşın yol açtığı değişiklere de yer veriliyor. 'Baba Bana Top At' çocuklarla ilgili birçok araştırmanın değerlendirmesi niteliğinde bir çalışma olmakla beraber geçen yıllarla beraber yetişme deneyimleri konusunda nelerin değiştiğini de araştıran ve olanların detaylarını incelemek yerine detaylar hakkında ipuçları vermeye çalışan bir eğilim gösteriyor.
Aslı Örnek (Radikal Kitap)

EskiSayılar: 14 15 16 17 18 19 20 21-27 28-29 30 31 32 33 34 35-36 37 38 39-40 41 42

Ö z k a n P A P A T Y A
Genel Yayın Yönetmeni
admin@vitrindekikitaplar.com