-----------------------------------------------------------------------------------Ana Sayfa------------------------------------------------www.vitrindekikitaplar.com

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Yazarlardan Eleştiri ve Kitap Tanıtımları
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

EskiSayılar: 14 15 16 17 18 19 20 21-27 28-29 30 31 32 33 34 35-36 37 38 39-40 41 42 43
Marx'ı umutla anmak
Marx'ı umutla anmak

Ölümünün üzerinden geçen 120 yıla rağmen düşünceleri temelde hâlâ canlılığını koruyorsa; bu, Marx'ın tekrar ve tekrar okunması, değerlendirilmesi, yorumlanması gerekliliğini net şekilde ortaya koyuyor

KIVANÇ KOÇAK
14 Mart, Karl Marx'ın ölüm yıldönümüydü. Ölümünün üzerinden geçen 120 senede (1883), dünya çok ama çok değişti. Buralara girmeye gerek yok zaten. Ancak önemli olan şu, Marx'ın düşünceleri, teorisi, aradan geçen bunca zamana, yenilgilere, hayal kırıklıklarına rağmen hâlâ dünyayı çözümlemekte, algılamakta kullanılabilecek, dayanılabilecek en sağlam kaynaklardan biri. Tam da bu yüzden üzerine hâlâ binlerce sayfa yazılıyor, anlamlandırma çabası sürüyor. Nitekim Radikal İki'de de son zamanlarda okuduğumuz, Marksizm/post Marksizm tartışmaları buna verilebilecek çok küçük bir örnek.
Dünyada yakın dönemde yaşanan gelişmelerin, Marksist damarda belli bir coşku yarattığı söylenebilir. Örneğin Brezilya İşçi Partisi'nin, Lula'nın iktidara gelmesi değindiğimiz bu "son dönem coşkusunu" başlatan noktalardan
kuşkusuz. Ancak "Irak Savaşına Hayır" diyen neredeyse milyonlarca insanın, en önemlisi belli bir eylemlilik çizgisi dahilinde yarattığı atmosferin esas olarak daha etkili olduğunu söyleyebiliriz sanırım.
Bu noktada Marksizm'e dair bir iki noktanın altının tekrar çizilmesi gerekiyor kanımca. Bunlardan ilki belki de fazla değinilmeyen ancak bir o kadar da önemli: İlerlemeye, dünyanın değiştirilebilirliğine, akla duyduğu büyük inançla Marksizm bir modernleşme projesidir, modernisttir. En basitinden, Marx'ın yeni bir dünya inancını bağladığı işçiler, Marx tarafından "en az makineler kadar modern zamanın icadı" olarak görülür. Beri yandan Marksizm, kuşkusuz modernizmin köklü bir eleştirisini de içinde barındırır: "İnsanlık doğaya hükmettikçe, insan öteki insanlara ya da kendi lanetine köle oluyor". Zaten esasen bu, Marksizm'in doğası gereği böyle, böyle olmak zorunda. Ötesinde ana konumuz olmamakla birlikte değinmeliyiz ki, bizzat "modernitenin" gücü buradan kaynaklanıyor;
"kendini, kendi içinden sürekli eleştirebilmek" (Nitekim Habermas'ın
"modernite tamamlanmamış bir süreçtir" tezi büyük ölçüde buradan esinlenir). Yine de temel olan, "modern insanın" toplum yapısını verili bir değişmez olarak kabul etmeyip, örgütlü bir eylemlilikle dünyayı değiştirebileceğidir.
Marx, yaşadığı dönem içinde en büyük ve gözönündeki çelişkiyi işçi sınıfı ile burjuvazi arasında gördü, teorisini bu doğrultuda oluşturdu. Bu düzlemde bir başka önemli husus, Marksizm'in toplumsal gerçeklikte yatan çelişkilerden yola çıktığının asla unutulmaması gerektiği gerçeğidir. Dolayısıyla kapitalist dünyanın krizlerine, yeni uygulama metodlarına bağlı olarak modernizmde yaşanan yarılmaları, çözülmeleri de düşünecek olursak toplumsalda yaşanan çelişkiyi; sınıf bağlamından kopmadan ancak salt bu açıklama ile yetinmeyecek genişlikte kavramanın gerekirliği açıktır (burada, tam da bunu yapmaya gayret gösteren Gramsci'nin "hegemonya
çözümlemelerini" anmadan geçmeyelim). Bu Marksizm'e ihanet değil, tam tersine Marksizm'in özüne dönme çabasıdır.

Kişinin özgür gelişimi
Marksist deneyimlerin de ışığında tekrar ve tekrar dile getirilmesi gereken bir diğer konu da, Marksizm'de birey toplum ilişkisidir. Marx'ın bu konudaki tutumu "Manifesto"da çok açıktır: "Herkesin özgür gelişiminin koşulu olarak, kişinin özgür gelişimi". Marx'ın daha birçok eserinde de vurguladığı bu durumun, Marksizm'in en çok "yumruk yediği" nokta olması ilginçtir aslında. Burada Marksizm adına yapılan hataları, yanlışları ya da bir hata olarak "gösterilen" şeyleri tek tek sayıp dökmeye gerek yok. Zaten bu yapıldı, yapılıyor. Önemli olan şu kanımca, başarılı bir toplumculuğun yolu, her bakımdan "elinden geleni ardına koymayan" bireylerden geçiyor. Kendi bireyselliğini, varoluşunu, özgünlüklerini içinde yaşadığın topluma, bulunduğun ortama sunmak ve ters açıdan, toplumsal grup olarak kişilerin bireyselliklerini, "individu"larını her bakımdan özgürce ifade edebilecekleri alanları yaratmak. Çift yönlü bir "elinden geleni ardına koymama" hali...
Lafı daha fazla uzatmayalım, zaten değindiğimiz gibi Marksizm'e dair söylenebilecek sözler bitmez. Zira özünde "dünyayı değiştirmek" gibi devasa bir proje yatıyor. Ölümünün üzerinden geçen 120 yıla rağmen düşünceleri temelde hâlâ canlılığını koruyorsa; bu, Marx'ın tekrar ve tekrar okunması, değerlendirilmesi, yorumlanması gerekliliğini net şekilde ortaya koyuyor. Onun bir sözünü, "Bizi harekete geçiren arzu ve umut daima yanımızdadır", Che'ninkine ekleyip, "Gerçekçi ol, imkansızı iste", oradan da subcomandante Marcos'un bir sözüne bağlayarak: "Umut da ekilebilir ve ürünü alınabilir"....

İki kitabıyla Tekin Gönenç şiiri

Şiirin dili aşkın dili olursa...

Tekin Gönenç, şiirde duruşu olan bir şair. Bunu ilk kitabıyla elde etmesini bildi. Dördüncü baskıya ulaştı ilk kitabı. Birkaç şiiri, yazın kitapları aracılığıyla liseli gençlere ulaşmayı başardı. Bunlar da gerçek, süzme şiirler olmasıyla elde etti.

MEHMET GÜLER

Aşkın dili var mıdır? Varsa nece konuşur? "Aşk Konuşur Bütün Dilleri" demiş Tekin Gönenç ikinci şiir kitabında (1). Demek ki aşkın öyle tek bir dili yok. Bütün dilleri konuşuyor aşk. Evrensel bir dil aşkın dili...

Tekin Gönenç'e göre aşkın evrensel dili şiirce konuşur en çok. Ve bütün iyi şiir dillerinden anlar...

Kitabın adı, şiirlere ilk giriş kapısıdır her zaman. Tekin Gönenç, "Aşk Konuşur Bütün Dilleri" derken şiir kitabına girişi başlatıyor. Şairimiz, "Aşk Bütün Dilleri Konuşur" deseydi şiirden uzaklaşmış mı olacaktı? Kitabın kendisinden önce adıyla tanıştığımda aklımdan ilk geçenler bunlar oldu.

Kuşku yok ki bir tümceyi şiirsel kılan şey, o tümcenin salt devrik olması değidir. Devriklik (asla bozukluk değil) şiirselliği yakalamanın en basit, en kolay yollarından biri. Sözcüklerin çağrışımları, tanısı... da çok önemli. Gönenç, henüz sıcaklığı üstünde olan bu kitabında, kuşku yok ki söyleyişin şiirsel olmasına, ileti ve çağrışımlarının bulunmasına da önem vermiş. İlk kitabına "Gönlü Güvercinli Kadın"(2) derken de ileti ve çağrışımlar yüklemişti. Birinci kitabına daha bireysel gözüken ileti ve çağrışımlar yüklemişti. Birinci kitabında daha bireysel gözüken ileti, ikinci kitabında daha toplumsal, daha evrensel gözüküyor.

İçsel derinlikler

Tekin Gönenç, Behçet Necatigil geleneğinden gelen bir şair. Yüksek sesle okunan, belleklere hemen yerleşen uzun soluklu şiirlere yer vermiyor. Bezeklere, betimlemelere de fazla itibar etmiyor. Kapalı, ama kendine özgü bir yalınlık taşıyor. Yine Necatigil'in şiirlerinde görülen "yalnızlık, kaçış, yabancılaşma, evler, sokaklar, kırılgan aşklar, küçük sevinçler, üzünçler..." yoğun bir biçimde Gönenç'in şiirlerinde de var. Bireye çok önem vermesine karşın, bireyi fiziksel özellikleriyle ele almıyor. Onların zor olan içsel derinliklerine bakmayı yeğliyor. Kendini hemen ele vermeyen, sessiz bir labirentin döl yatağında üretiyor şiirlerini. Onun içindir ki hormonlu şiirler değildir Tekin Gönenç'in şiirleri. Özünde demlenen, karşılıklı tutulmuş aynalar gibi kendi içine doğru kırılan şiirlerdir bunlar. Yankısı uzak dağlardan gelmez, bireyin içinden gelir. Dışa değildir şiirlerinin sesi, kendi içinedir. Bireyin içindeki uçurumlara çarpa çarpa burgu gibi özüne, derinliklerine doğru yol alır. Yankısını da içsellikte bulur "o şaşılası sen/ bir gün elbet kendine çıkacaksın// sımsıkı sarıl ona/ bir daha yüzleş kendinle" (Yüzleş Kendinle). "Siz bakmayın böyle sustuğuma/ benim şiirim bağırmaz ki" (Benim Şiirim Bağırmaz Ki).

Tekin Gönenç, insanın kendi içindeki yalnızlığına kaçıştan şikâyet eder ''Saklısındasın yine / kuytularına sığınmış bir sesin.'' Şikâyetçidir ama, kurtuluş ve mutluluğu yine kendi içine kaçışta bulur. Bir anlamda çelişkidir bu. Ama şiiri demleyen, şaire yakışan bir çelişki. Böyle bir şikâyete, kaçışa, yalnızlığa ve sığınmaya mahkûmdur sanki. Çünkü aşkları, sevinçleri, duyarlıkları ve de şiiri besleyen bu üzünçlerdir, kaçışlardır. Dramı olmayan bir şairi de, şiiri de n'apayım ben ''Ömrün bu senin / alır başını gider elbet / günbegün sen / kendi uzağına savruldukça'' (Kendi Uzağına Savruldukça).

''Aşkı Konuşur Bütün Diller'' diyen şair, zaman zaman lâl olur. Aşkın evrensel dilini ararken sesini kendine bile duyuramaması lâl oluş değil de nedir? Böyle durumlarda aşk iki kişiliktir en çok. Karşılık görmeyen, ihanete uğrayan yerlerde tek kişiliğe kadar düşer ''doğdu doğacak bir şiiri / nasıl da kundaklıyor / her gidişin // aşkın bir yarısı / yiyip bitirirken öbür yarısını // ah bir bilebilsem / neden hâlâ / tek senin yalnızın'ım ben // sen gidince / türküleri tükenir birden // bir yıldız kayar uzaklarda / yalnız uğultular konuşur artık / düşünceler susar da'' (Aşka Adres Sorulmaz).

Tekin Gönenç'in şiiri düşüncelerin sustuğu, daha çok içsel uğultuların konuştuğu bir şiirdir. İçsel uğultuların olduğu yerde lirizm vardır. Tekin Gönenç'in şiiri de lirik ve imgeseldir ''Onlar mı / hiç sorma // ceylanların çıkış kapısıydı / gözlerindi onlar senin // artık yoklar // gün geçmiyor / kırılgan bir kuş kanadı / fallar açıyor düşümde...// (Hiç Sorma).

Tekin Gönenç dize şairi değil. Şiirini birkaç parlak dizeyle kurtarmaya çalışmaz. Onun için şiirin bir iki dizesinden çok bütünlüğü önemlidir. Anlamı, duyarlığı, biçimi tüm şiire dağıtmaya çalışıyor. Böyle olmasına karşın, bazı dizeler yoğunluk ve özgürlük bakımından diğer dizelerden öne geçiyor. Farklı şiirlerden alınmış, anlam yoğunluğu ve özgünlük bakımından dikkat çeken birtakım dizelerin altını çizmek isterim ''bir bakımlık ay düşüyor herkesin payına'', ''yanlış bir köşesine koymuşlardı seni / oyununa geldin yaşamın'', ''aşkın bir yarısı / yiyip bitirirken öbür yarısını'', ''damıttığım sulardan / size tanrı gözleri topladım'', ''kimin tanrısı kimde saklı / bir bilen yok ki'', ''artık kimseler sokulamıyor yanımıza / pürtelaş bir çocuk sesinden / ve şiirden başka'', ''aydınlığın size değmeyen ayakları / bakın nasıl da koşuyor / yeşil sessizlikler içinden / bana doğru'', ''o şaşılası sen / bir gün elbet kendine çıkacaksın / içindeki yitik ülkenden'', ''saklısındasın yine / kuytularına sığınmış bir sesin'', ''harflere bölüyorum da şimdi / bende biriktirdiğin sözcükleri / sessizce birleşip yüzün oluyorlar'', ''gece sarkıyordu üstümüze / hep besmele çekiyordunuz / benim dualarım yoktu / kimbilir nerede unutmuştum''.

Tekin Gönenç, şiirde duruşu olan bir şair. Bunu ilk kitabıyla elde etmesini bildi. Dördüncü baskıya ulaştı ilk kitabı. Birkaç şiiri, yazın kitapları aracılığıyla liseli gençlere ulaşmayı başardı. Bunu da gerçek, süzme şiirler olmasıyla elde etti.

Az üretmiştir Tekin Gönenç. Şiir adına buna hakkı var mıdır, bilemem? Buna karşın şiiri giyinmiş, kendine yakıştırmıştır. Bilirim, şairlik şiirle uğraşan herkese yakışmıyor. Birçoğunun üstünde iğreti duruyor. Gönenç'in ikinci kitabıyla da ses getireceğine inanıyorum. Şiirde daha üretken olmamasını bir kusur sayıyorum. Dilerim, az üretmeyi özgün olmak adına bir kazanç saymıyordur...

Aşk Konuşur Bütün Dilleri /Tekin Gönenç / Cep Kitapları /53 sayfa.

Gönlü Güvercinli Kadın / Tekin Gönenç / Cep Kitapları / 63 sayfa

(Cumhuriyet Kitap-13.03.2003)

GEZGİN PANTOLON KARDEŞLİĞİ
Ann Brashares, çeviren: Demet Taşkan, Dharma Yayınları, gençlik romanı,
304 sayfa.
Uğura inanır mısınız? İnanmasanız bile mutlaka hayatınız boyunca size şans getirdiğini düşündüğünüz objelerle ya da olaylarla karşılaşmışsınızdır. Dharma Yayınları'ndan Ann Brashares imzasıyla çıkan 'Gezgin Pantolon Kardeşliği'ni okumaya başladığınız ilk andan itibaren hafızanızda silikleşmiş birçok anıyı yeniden yaşıyormuş hissine kapılabilirsiniz... Sıkı bir dostluğun, sevginin, özlemin ve ayrılığın hatta öfkenin titizlikle
işlendiği kitabın başrolünü kapmış olan birbirinden farklı karakterlerde dört genç kız var. Carmen, Lena, Tibby ve Bridget...
Kitabın sihri, eski eşyaların satıldığı bir dükkândan alınmış sıradan bir pantolon... Carmen'in giymeyeceğini bile bile sahip olduğu bu pantolonun baş tacı olma öyküsü ise oldukça ilginç... Dört arkadaş ilk defa yaz tatillerini birbirlerinden ayrı geçirmek zorunda kalırlar... Lena, kız kardeşiyle Yunanistan'a büyükannesi ve dedesini ziyarete gidecek, Carmen ise yıllardır göremediği babasıyla uzun bir tatil geçirme hayalleriyle Güney Carolina'ya uçaçaktır. Bridge ise California'da bir futbol kampına katılacaktır. Buraya kadar her şey çok güzel görünse de üç genç kızın sevinci şehirde kalıp çalışmak zorunda olan Tibby'nin üzüntüsüyle yarım kalır...
Carmen, arkadaşı Tibby'nin üzüntüsünü gidermek amacıyla dolabında aylardır uyuklayan pantolonu ortaya çıkarır ve gelinceye kadar onda kalabileceğini söyler... Yüzü gülen Tibby, pantolonu denediğinde hepsinin ağzı açık kalır, çünkü pantolon Tibby' muhteşem göstermektedir... Gözlerine inanamayan diğer genç kızlar da sırayla pantolonu denemeye başlarlar... Sonuç aynıdır... Farklı fiziklere, kilolara sahip olmalarına rağmen pantolonun içinde hepsi ayrı bir güzelliktedir.
Sıradan bir pantolunun sıra dışı bir mertebeye yükseliş öyküsünün bu kadarla kalacağını sanıyorsanız yanılıyorsunuz.... Duyanlar duymayanlara duyursun; Gezgin Pantolon Kardeşliği kuralları yürürlüğe çoktan girdi bile...
1 . Pantolon asla yıkanmamalıdır.
2 . Pantolon'un paçaları asla iki kez katlanmamalıdır. Bu çok zevksiz. Bunun zevksiz olmadığı bir zaman asla olmayacaktır.
3 . Pantolon'u giyerken asla "mükemmel" kelimesini kullanmayın. Pantolon'u giyerken asla kendi kendiniz hakkında "şişkoyum" diye düşünmeyin.
4. Pantolon'u bir erkeğin çıkarmasına asla izin verilmemelidir.
5. Pantolon'u giyerken asla burun karıştırılmamalıdır. Ancak farkına varmadan burun deliklerini kaşımak serbesttir...
Kurallarıyla ve şaşırtacak kadar ilginç bağlılık tutkusuyla çıkılan uzun yollarda bu dört genç kızı bekleyen sürprizler nelerdir? Sanıldığı gibi bu pantolon onlara yolculuklarında uğur getirebilecek mi?
Aşkın, hırsın, heyecanın, öfkenin ve içinizi ezen, gözlerinizi yaşartan sarsıcı anların masalsı tadını alabileceğiniz hoş bir kitap...
Sebahat Bağbars
(Radikal Kitap 16.03.2003)

2002 Şiir Yıllığı

Yayımlanan onlarca edebiyat dergisini okuyacak fırsat her zaman bulunmadığından, ''2002 Şiir Yıllığı'' (Hazırlayan Veysel Çolak, Gendaş Yayınları, 2003) şiirsevenlere yıl boyunca çıkan şiirlerin antolojisi olarak güzel bir derleme sunuyor. Veysel Çolak, 70'e yakın dergide yayımlanan şiirler arasında yaptığı bir seçkiyi derlemiş, bu çok zaman alan ve değerli bir çalışma, ayrıca edebiyatı yakından takip edenler için de çok güzel bir başvuru kitabı.

Veysel Çolak, derlemenin başında yer alan ''Genel Değerlendirme'' başlıklı yazısında ''Bugün Türkiye'de bine yakın şair, ele gelir şiirler yazıyor. Bunları tek tek okuduğunuzda beğenip önemseyebilirsiniz. Ama onca dergiyi, yayımlanan kitapları peş peşe okuyunca büyünün bozulduğunu görüyorsunuz. Çünkü pek çok şair bir diğerini eskitmekten (yinelemekten) öte şiir yazmıyor'' diye görüşlerini dile getirmiş.

Gerçekten de bu derlemede onlarca şiiri peş peşe okuyunca, bir yıl boyunca yeni bir sesin pek duyulmadığını görüyoruz. Yine de benim çok sevdiğim şiirler çıktı aralarında. Roman okumaktan şiir dünyasını yakından takip etme fırsatını bulamadığım için, bana bu seçki yılın en iyi armağanı gibi geldi. Önce rasgele sayfaları çevirip tanıdım bazı şairlerin şiirlerini okudum. Sonra benimle aynı yıl doğan (1959) şairlerin şiirlerini zevkle okudum. Kitabın şairlerin doğum yıllarına göre düzenlenmiş olması, farklı nesillerin neler yazdıklarını, farklı duyarlılık gösterdikleri konuları görmemize de olanak sağlıyor. 1986 doğumlu Ertan Yılmaz'ın şiiriyle başlayan yıllık, 1918 doğumlu İlhan Berk ile 1914 doğumlu Fazıl Hüsnü Dağlarca'ya kadar uzanıyor.

Şiirler kadar, Veysel Çolak'ın 2002 yılında yazılmış şiirler üzerine yazdığı giriş yazısı da çok önemli. Yazılan her şiirin nasıl kendi estetik kuramını da yaratması gerektiği konusuna değiniyor Çolak. Bunun başarılmadığı ortamda yazılan şiirlerde doğal olarak eksiklik hissediliyor. Bu kuşkusuz çok iddialı bir duruş noktası oluşturuyor, burada sözü edilen her şairin kendi estetik kuramı doğrultusunda şiir yazmasından öte bir durum, her şiir -aynı şairin daha ince yazdıkları da dahil- kendinden önce yazılmış şiiri karşısına alıp, yepyeni bir ses üretmek durumunda. Türk şiiri bunu yıllarca başarmış, şimdi şiiri engelleyen durumlar neler olabilir, bunu düşünmeye itiyor Çolak'ın yazısı. Gerçek bir gerilemeden mi söz ediyoruz, yoksa bir tıkanıklık mı?

Konuya Türk şiir geleneği açısından bakınca olumsuz bir tablo çıkıyor belki, fakat tüm dünyadaki sanat çevrelerin tıkanmalardan söz etmeksi, sanattan, 20. yüzyılın başındaki hareketi mi bekliyoruz sorusunu doğuruyor. Belki sanat ve felsefede artık büyük atılımlar dönemleri kapandı, bu çok üzücü ve karamsar bir düşünce olsa da, sanatın boyutunun ve işlevinin değiştiğini görmemizi engellemez. Yüce amaçlı sanat eserleri onlarca yıldır artık üretilmemekte, artık onların üretilecekleri bir dünyada da yaşamıyoruz. Romantik dönemin ulaşılmaz sanatçısı yerini memnuniyetle, medyayla iyi ilişki kurma çabasına girmiş, yüzünü piyasaya dönmüş, hatta en donuk izleyicinin de ilgisini çekmeye çalışan sanatçıya bırakmış olabilir. Bu sanatçıya karşı elbette büyük hayranlık duymuyoruz fakat değişenin sadece sanatçı değil, sanat olduğunu da anlıyoruz.

Bütün bunları söyledikten sonra, yine de Veysel Çolak'a çok hak verdiğimi söylemeliyim. Sanatta, şiirde bu değişim acı veren bir boyutta. Çolak yerinde olarak düşüncelerini şöyle ifade ediyor ''Onca yıldır biriktirilen şiir bilgisi ve kazanımlar; dönüşmüş, aşkınlaşmış bir şiir getirememiştir. Şiir adına kazanımların yağmalandığını söylemek hiç de yanlış olmaz bu noktada. şimdilerde kendini yağmalayan ve durmadan eskiten bir şiir yazılıyor. Artık bu malzemeden yola çıkarak büyük şiirler yazmak olanaksız görümüyor.'' Bu sözlere ekleyeceğim tek şey, bunun sadece şiirin sorunu değil, sanatın sorunu olarak günümüzde değerlendirilmesi gerektiği kalıyor.

Aslında bu olumsuzluk şairler tarafından da dile getiriliyor. Örneğin Ali Asker Barut (s. 64) şiirinde

''Bu şehrin yağmurları mısra mısra ezberimde
Üzerinde zarif bir gökkuşağı
Yuttuğu denizi kusuyor boğulmuş bir martı
Düşürüp boynunu bir çöpçünün sıcak avucunda
Hayat affet! Kalbim hoş gör beni
Çünkü artık mümkün değil aşk
Çünkü artık mümkün değil şiir''

Sanatta yeni bir şeylerin üretilemediği bir çağda yaşıyor olnmamız düşüncesi büyük bir karamsarlık içeriyor. Oysa, 1982 doğumlu Gonca Özmen'in ''Bulantı'' gibi genç şairlerin şiirleri umut vermeli okura.

''Yağmurla aktı yüzün camın iğreti teninde
Dönüp dolaşıp kaybolmalar gibiydin
Nasıl da direngen bir denizdin ellerimde
Gelinciğin boynu eskiden ince, kırılgan
Şimdi bir çınarla değiştir gövdeni
Kimin krallığına kar yağmadı ki
çingenelerden sonra?
İmlasız yazılıyor artık büzün sözcükler
Ve unutuşun o dağınık nostaljisi
Ne tuhaf seni boşluğa söyledim de
Deştim tenimin buğday artıklarını
Boynumun ikliminde açmadı hiçbir çiçek
yeryüzü çığlık çığlığa bir ceninsin
hadi kıpırda içimde, yar gövdenin gizini
en çığırtkan çağ bu aşk bunaldı gürültüden
Caddeler, vapurlar, otobüsler koşar adım
Serçelerin başı dönmüş saçaklarında
Bir orman ürküsü verir kentin uğultusu
İçe kapanık yatak odalarında Freud'su kokular
Ve her an düşmek korkusu gölgenin zindanına
Düşmek ve ağırlaştırmak göğün dibini
Kalbimde sartre biraz sancı, F tipi bir sıkıntı
Ölüm zambaklar topluyorum
Yeniden açılmak için sabaha
Bilmiyorsunuz rutubetimi kusuyorum yıllardır.''

aydasuhotmail.com

OKURLARA

Kitap fuarlarının okur açısından, yayıncı, yazar açısından yararları sayılamayacak kadar çok. Yayın dünyasının nefes alıp verdiği yerler olarak öne çıkmaya başladı fuarlar. Önce İstanbul'da başlayan kitap fuarları zamanla diğer kentlerimize de yayılma eğilimi gösterdi. Ankara, İzmir derken Bursa da ilk kez bir kitap fuarı ile tanışıyor. TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A.Ş., Bursa Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve Uludağ Üniversitesi'nin işbirliği ile düzenlenen TÜYAP 1. Bursa Kitap Fuarı, TÜYAP Bursa Fuarcılık tarafından düzenlenen Bursacom 2003, Bursa 1. Bilgisayar, İletişim Teknolojileri ve Ev Elektroniği Fuarı 11 Mart 2003 Salı günü saat 12.00'de Bursa Uluslararası Fuar ve Kongre Merkezi'nde açılacak. Yüz on beşin üzerinde yayınevi ve yayın kuruluşunun katılımıyla düzenlenen TÜYAP 1. Bursa Kitap Fuarı'nda geniş bir konu yelpazesi içinde düzenlenecek konferans, söyleşi, panel ve şiir dinletisi gibi 45 kültür ve edebiyat etkinliğinde yaklaşık doksan beş yazar, sanatçı, bilim adamı, gazeteci ve politikacı konuşmacı olarak yer alacak.Fuar boyunca çeşitli sivil toplum kuruluşları ve yayınevi standlarında yazarlar okurlarıyla buluşup, kitap imzalayacak. Evin Sanat Galerisi de fuar boyunca sürecek olan bir resim sergisiyle fuara katılıyor.

Girişin ücretsiz olduğu fuar her sabah saat 10.00'dan itibaren açık olacak. Devamı dileğiyle...

Bol kitaplı günler...

TURHAN GÜNAY

EskiSayılar: 14 15 16 17 18 19 20 21-27 28-29 30 31 32 33 34 35-36 37 38 39-40 41 42 43

Ö z k a n P A P A T Y A
Genel Yayın Yönetmeni
admin@vitrindekikitaplar.com