-----------------------------------------------------------------------------------Ana Sayfa------------------------------------------------www.vitrindekikitaplar.com |
|
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- |
|
| EskiSayılar: 14 15 16 17 18 19 20 21-27 28-29 30 31 32 33 34 35-36 37 38 39-40 41 42 43 44-45-46 | |
| Perry Anderson'dan
"Postmodernitenin Kökenleri" Solcu bir karşı çıkış "Postmodernitenin Kökenleri", postmodernizmin kavramsallaştırılmasından, gelişimi ve gerilemesine kadar izleksel bir çetelesini tutarken Avrupa solunun önemli isimlerinin içine düştükleri durumun, onları arkalarından izleyen Türkiye aydınları açısından da iyi bir harita oluşturuyor. AHMET YILDIZ Alex Callinicos, Postmodernizme Hayır adlı kitabının "Giriş" yazısına, "Postmodernizm üzerine yine mi bir başka kitap?.. Dünyanın giderek azalan ormanlarının yok edilmesine bir katkıdan başka neye yarar.." gibi bir tümceyle başlar. Ben de postmodernizm üzerine yayımlanmış kitapları pek okumuyordum artık. Hepsinin filin kuyruğunu tutmaktan öte bir karmaşadan başka bir şeye yaradığı yoktu. Postmodernizm üzerine bir yazı yazmayı da "giderek azalan ormanlar" bağlamında düşündüm hep. Ne var ki Perry Anderson'un Postmodernitenin Kökenleri (İletişim Yayınları, İst. 2002, Çev. Elçin Gen) adlı kitabını okuyunca düşüncemi değiştirdim. Burada yazar hakkında küçük bir bilgi vermek gerek. Çünkü aşağıda anlatılanlar onun yaşadığı Avrupa'nın bir panoramasıdır ve Anderson yılların bütününü sıcağı sıcağına zihninde yaşamış bir Marksisttir. 1938 Londra doğumlu Anderson yıllardır (kardeşi ünlü Marksist eleştirmen Benedic Anderson) ile New Left Rewiew'in yazı kurulundaydı. Kısaca Avrupa Yeni Sol'unun hep içinde oldu. Ünlü Verso Yayınevi'nin kurucularından. Aynı dergide yazan sosyalist tarihçi/yazar Edward Thompson ile kemik sesleri getiren tartışmalar yapmıştır. Edward Thompson'la (E. Thompson'un Althusser'in tarih anlayışını eleştirdiği Teorinin Sefaleti adlı yapıtını burada anımsayalım) yaptığı ünlü tartışmaların toplandığı Marksizmde Tartışmalar adlı Türkçeye de çevrilmiş kitabının izleri daha belleğimde. Ne var ki NLR'nin 2000'li yılların başlarında yenilenmesiyle Boris Kagarlitsky'nin eleştirilerine uğradı. Kagarlitsky her ne kadar P. Anderson'u, "Gençlik ideallerini ve radikal geçmişini reddetmeyecek kadar entelektüel dürüstlük sahibidir, ancak bunların çöküşüne üzülemeyecek kadar pasiftir" diye suçlasa da (Edebiyat ve Eleştiri, Sayı 51) postmodernizm konusundaki bu çalışma aşağıda özetleyeceğimiz birçok açıdan yararlı bir yerde duruyor. Ahmet Oktay, ülkemizde postmodern uzantıların sızdığı alanların mikrofilmini çektiği ve onlarla boğuştuğu yazılarını topladığı Postmodernist Tahayyüle İtirazlar adlı kitabında "Türkiye'de postmodern durumun felsefe, toplumbilim, siyasetbilim düzleminde kapsamlı bir kuramsal tartışmaya girişilmeksizin de facto olarak kabul edildiği"ne inandığını söylüyor. Gerçekten de belirttiği yazarları, Lyotard'ın, Baudrillard'ın, Foucault'nun, Derrida'nın, Guattari/Deleuze'ün düşüncelerinin özellikle "postmodernizme iştiyakla sahip çıkan" yazın/sanat çevrelerince yeterince anlaşıldığına inanmak zor. Postmodernizmin, ona kuşkuyla yaklaşanlar tarafından da yeterince anlaşıldığını sanmıyorum. Daha çok kavramların belirlediği bir zeminde değil, sezgilerin ve itici duyguların yönettiği bir ruh halinde yaklaştılar postmodernizme. İşte Perry Anderson Postmodernitenin Kökenleri'ni, arkadaşı Fredric Jameson'un yazılarından oluşan The Cultural Turn (Kültürel Dönüş) adlı derleme için bir önsöz yazması istenince yazmış. Kitabın en önemli özelliği, postmodernizm "terimi"nin bir yanına değil bütününe yönelik tarihsel/teorik bir çalışma olması. Anderson bu tarihsel sırayı "Filizlenmeler", "Billurlaşma", "Tespit", Etkiler" başlıkları altında yapıyor. "Filizlenmeler" Postmodernizm de modernizm gibi ilk önce, dönemin kültürel merkezlerine değil onların çevrelerinde telaffuz edilmişlerdir. Bir estetik akımın adı olarak "modernizm, (modernismo)" sözcüğünü Guatemala'da çıkan bir dergide, Peru'daki bir edebi hareket için yazan Nikaragualı şair Ruben Dario'dur. Modernizm kavramı İngilizcede ancak 20. yüzyılın ortalarında kullanılmıştır. Postmodernizm (postmodernismo) kavramını da Miguel de Unamuno'nun dostu Federico Onis ortaya attı. De Onis bu terimi "modernizmin lirik meydan okuması" karşısında yine modernizmin kendi içindeki muhafazakâr bir gerileyişi tanımlamak üzere kullanmıştı. De Onis daha sonra "ultramodernismo" terimini ortaya attı. Hatta 1934 yılında Madrid'de iç savaşın eşiğinde ünlü "İspanyol Dili Şairleri" antolojisini bu düşüncesindeki şemaya göre düzenledi. Daha sonraları kavram İspanyolca "eleştiri"nin terimleri arasına girdi. Anglo-Sakson dünyasına estetik alanda değil başka bir "kategori"de, tarih kategorisinde kullanıldı Ülkemizdeki liberal/sağ teorisyenlerin bolca gönderme yaptıkları bir isim Arnold Toynbee'nin Study of History (Tarih Çalışması) adlı kitabında. Ciltler sürecek (yanılmıyorsam 9 cilt) bu çalışmada özetle Toynbee, sanayileşmecilik ve milliyetçiliğin oluşturduğu Batı tarihinin sanayiinin ulusal sınırları zorlamasıyla bu iki yapısının birbirini parçalamaya başladığı, çelişkiye düştüğü fikrini işliyor. Ama milliyetçilik bu arada ulusal ölçekte değil ama çok daha küçük, etnik "cemaatlerin" içine sızarak gücünü kaybetmiyor. Artık yeni bir bakış açısı bulmak gerekiyordu, bu da ancak "uygarlıklar düzeyinde miadını doldurmuş ulus-devlet kategorisinin ötesinde bulunabilirdi." Perry Anderson'un aktardığı bu düşüncelerin 1934'te daha birinci ciltte dillendirilmiş olmasını düşününce bugünün "küreselleşme" adı altında sürdürülen, etnik ve dinsel kimlik fantazyalarını uyandıran, zorlayan, ulus tarafı dökülen bir özelleştirmeci liberalizmle birlikte ülkemizi istila etmesini sanırım daha iyi anlıyoruz. Şimdi ise Irak'a karşı savaşın gerekçelerindeki argümanların ürkütücülüğü, bunu oynayan öznelerin kullandığı etik olmayan dil'i düşününce bu daha da iyi açığa çıkıyor. Toynbee on beş yıl sonra (2. Dünya Savaşı'ndan sonra) milliyetçiliğe beslediği "derin düşmanlığı"n ve sanayileşmeye duyduğu "kuşku"nun kehanet düzeyinde haklı çıktığını gördü. 1954'te basılan sekizci ciltte Fransa-Prusya savaşı ile açılan bu tarihsel kanalın adını "post-modern çağ" olarak adlandırdı. Batı cemaatleri ve orta sınıfları toplumda yönlendirici güç olarak bir burjuvazi yarattıkları andan sonra artık "modern" oldular diyerek modernin tanımını yapıyordu. Ancak Perry Anderson'a göre postmodernizm için böyle kesin bir tanım getiremiyordu nedense Toynbee. Postmodern çağa damgasını vuran gelişmeleri şöyle gösteriyordu Batı'da sanayi işçi sınıfının bir sınıf olarak doğması ve "Batı dışındaki entelijansiyaların modernliğin sırlarına vakıf olup bunları Batı'ya karşı kullanma yönündeki başarıları." Toynbee bu düşüncelerini doğrulayan örnek olarak "Bolşevik Rusya"sını, "Maocu Çin"i, "Kemalist Türkiye"yi ve "Meiji Japonyası"nı veriyordu. (8. Cilt, Aktaran Anderson.) Toynbee'nin kitabı ne var ki "komünizm karşıtı savaşımın" gemi azıya aldığı bir ortamda kolayca unutuldu. Ancak Kuzey Amerika'da başka bir biçimde terim ortaya çıktı. Roosevelt'in dördüncü başkanlık seçim kampanyasında etkin rol almış bir politikacı Charles Olson 1945 yılında seçim zaferinden sonra gittiği tatil beldesinde birden fikrini değiştirip politikadan uzaklaştı. Partideki görevini bıraktı. Gılgamış, Odysea okumaya başladı. Bütün Batı dünyasının tarihini kapsayan West adlı bir destan üzerine çalışmaya başladı. Nagazaki ve Hiroşima'nın izlerinin hesaplaşmasını yaşadığı anlaşılan Charles Olson belki de Perry Anderson'un dediği gibi "olumlu anlamda tek postmodernist"tir. Küçük bir manifesto yazdı. Manifesto'da, "Getirdiğim yenilik, başlangıç olarak geçmişi değil, şimdiyi almaktır" diyordu. "Canlılığını sürdüren şimdi ise postmodern ve tarih sonrası"ydı. Charles Olson iyi bir antifaşist ve demokrattı. Çin devriminin yaydığı ışığın Batı'yı aydınlatacağını düşünüyordu. Perry Anderson'a göre "imgeleminin bir ucunda Anaksimandros, diğerinde Rimbaud bulunmaktaydı." FBI tarafından sorgulandı. Şiirleri gözden düştü ve postmodern kavramı da Olson'un kazandırdığı göndermelerden, yüklemelerden uzaklaştı. New York, Harward ve Chicago çevrelerinde ise 50'lerin sonunda postmodern terimi "olumsuz" anlamda kullanıldı. "Modernin ötesini değil modernden daha eksik bir şeyi" göstermekteydi. "Modern'in ülkülediği bütün hayallerin yıkıldığı, bilinçsiz bir sürükleniş içinde olduğumuz boş bir uzlaşmadan ibaret olan bugünkü toplumda, us ile özgürlüğün artık ayrıldığı" inancına dayalı pasifist, nihilist bir kimliğe sınığınıyordu. Özellikle modernizmin yüksek entelektüel standartlarını bir yana bırakan, küçümseyen epigone (taklitçi) bir edebiyattan söz edip tanımlarken postmodernizme sert anlamlar yüklendi. "Ciddiyet"i aşağılıyordu postmodernizm. "Kültür ile ticaretin kesiştiği bir noktada sanatçı ile burjuva arasında yeni bir suç ortaklığı ortaya çıkmıştı." (Levin'den aktaran P. Anderson) Daha da ilginci CIA tarafından soğuk savaş sırasındaki entelektüel etkinliği konu alan 1960'ların ortasında düzenlenmiş Kültürel Bağımsızlık Kongresi'nde Amerikan gençliği içinde filizlenen "tarihten kaçan", "kayıtsızlığı" ve "kopukluk"u olumlayan kültürel "mutanlar"ı sıradan insanın özgürlüğü ve içgüdülerinin serbestliği olarak öven tezler sunuldu. Postmodernizm kavramsal olarak yerini yavaş yavaş buluyordu. "Billurlaşma" 1972 yılında Binghamton'da boundary 2 adlı edebiyat dergisinin altbaşlığı açıkça "Postmodern Edebiyat ve Kültür" dergisiydi. Derginin ilk sayısında Eliot, Pound, Tate, Auden ile Lowell'e ateş püskürtülüyor, yapıtlarını ise "kaçamak bir yerelliğe sahip, geriye götüren bir geleneğin parçaları" olarak değerlendiriyorlardı. Ama bu derginin önemli yanı onda yazan bir eleştirmendi İhab Hassan. İhab Hassan, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları arasında Mısır'da İngiliz hegemonyasına karşı yapılan sokak gösterilerini bastırmakla tanınmış bir aristokrat valinin oğlu olarak mühendislik eğitimi görmüştü. Önceleri ilgisi modernizme yönelikti. 1971'de postmodernizm kavramını kullandığında ortada bir yerde duruyordu. Modernist ve postmodernist sanatçıları bir program içinde topladı. (Yeni bir Gotha Programı!) İşaret ettiği ortak temel "belirsizlik ve içkinlik oyunu"ydu. "Edebi bir değişim biçimi olarak postmodernizmi, gerek kendinden önceki avant-garde akımlardan, gerekse de modernizmden ayırt etmek olanaklıdır." Ne modernistler gibi "olimpiyen" bir tarafsızlığa sahiptir, ne de diğer akımlar gibi bohem ve isyankârdır. Sanat ile toplum arasında farklı türden bir uzlaşma önermektedir. İhab Hassan'a göre, "Sağ ile sol, altyapı ile üstyapı, üretim ile yeniden üretim, maddecilik ile idealizm, önyargıyı sürdürmek dışında pek bir işe yaramaz." (The Postmodern Turn, aktaran, P. Anderson) İhab Hassan, postmodern rüzgâr için öncü düşünceleri dile getiren isim oldu. Kavramı bütün bir sanat alanına yayan, bugün söz ettiğimiz temel ayırımlara dikkat çeken ilk kişiydi. Perry Anderson'a göre Hassan'ın düşünce yapısını sınırlayan en önemli eksikliği ve dolayısıyla aksaklığı siyaseti dışlamış olmasıydı. Ayrıca sanat görüşü de önceleri Duchamp, Beckett ya da Kafka'ya kadar uzanan klasik modernist yönelimler üzerineydi. Bu da modernizmin sulandırılmış bir haline tekabül ediyordu "Biçimsel kaygının öne çıktığı, canlılığını yitirmiş bir modernizm." (Anderson) İşin daha başındaki bu çatlaktan olacak, sonuçta, İhab Hassan postmodernizme veda eden bir isim oldu. 1987'de postmodernizm üzerine yazdığı The Postmodern Turn'a (Postmodern Dönüş) yazdığı önsözde "Artık postmodernizmin kendisi de değişmiş, bence yanlış bir yöne girmiştir. İdeolojik saldırganlık ile gizemsizleştirici hafiflik arasına sıkışan, kendi yarattığı kitsch'in tuzağına düşen postmodernizm, eklektik bir alaycılığa, sahte hazlarımızı, basit inançsızlıklarımızı gizleyen bir şehvet kalıntısına dönüşmüştür." (Aktaran, P. Anderson). İhab'ın öne sürdüğü "vazgeçme" nedenleri, belki bir ironi olarak bu kavramın (postmodernizmin) yaygınlaşmasının da nedeni oldu. Venturi adlı bir mimar, arkadaşlarıyla Learning From Las Vegas (Las Vegas'tan Öğrenmek) adlı mimarlık kitabı yayımladı. Modernizmin reddediş ve kopukluk asabiyesini saldırılarının odağına koydular. Simgenin mekân üzerindeki egemenliği yeniden kurulmalıydı. Mimarlık artık bir işlevsel yüzey değil, derin bir yapı süslemesiydi, kumarhaneler gerçekte popüler bir imge zenginliğiydi. Perry Anderson'a göre bu kitapta İhab Hassan'ın "sezip de bir türlü tanımlayamadığı" yeni ilişki büyük bir açık sözlülükle dile getirilmişti Modernist mimarlığın dev yapılarındaki planlı tekdüzelik, kentsel yayılmanın doğasında yer alan ve kendiliğinden gelişen "çok çeşitlilik" ve "canlılık" ile karşılaştırılıyor, sonuçta, modernist mimarinin "insan için inşa", postmodernist mimarinin "insanlar (piyasalar) için inşa"yı vaaz ettiğini söylüyordu. Yüksek sanatın popüler olanla karıştırılması! Bu "çoğulcu" bir "hoşgörü", ayrıca sanatçı için bir "seçenek bolluğu"ydu. "Sağ ile sol", "kapitalist sınıf ile işçi sınıfı" gibi kavramlaştırmalar "günü geçmiş kutuplaşmalar" olarak tanımlanıyordu. Görüldüğü gibi tarih ve edebiyat alanındaki kıpırdanmalar, mimarlık alanında kendini sağlamlaştırıyor, kavram da gittikçe "billurlaşıyor"du. Ne var ki felsefi alan bu rüzgâra fazla ilgisiz kalamazdı. Felsefenin merkezi Paris'te François Lyotard La Condition Postmoderne (Ünlü Postmodern Durum) adlı bir kitap yazdı. Lyotard'a göre postmodernitenin doğuşu aslında derin bir paradigmanın ürünüydü; sanayi sonrası toplumun ortaya çıkmasıyla ilgiliydi. Toplumu, Marx'ın düşündüğü gibi "ikili bir çatışma alanı" değil, dilsel bir iletişim ağı olarak ele almak gerekiyordu. Böylece bilim de modernist dönemdeki iktidarını kaybedecek, diğer bilgi türleri arasında bir dil oyunu haline gelecekti. Bilim modernist dönemde "kesin doğruluk" taşıdığı iddiasıyla meşruiyetini sürdürüyordu. Oysa şimdi piyasanın hizmetine girdi. Lyotard'ın kitabı bugün de postmodernizm üzerine akla gelen ilk kitaptır. Ne var ki Lyotard'ın "doğa bilimlerinin bilimkurgusal akıbeti"nden söz eden bu kitabında bu konu hakkında aslında bir şey bilmediğini itiraf edecektir. Perry Anderson'un özetini verdiği bir söyleşisinde (Lotta poetica, Ocak 1987) "Hikâyeler uydurdum, asla okumadığım birtakım kitaplara göndermede bulundum, belli ki insanlar çok etkilenmiş, oysa bu biraz parodiydi.. Postmodern Durum en kötü kitabımdır, gerçi hepsi kötü ama bu en kötüsü..." Perry Anderson'u hayrete düşüren, Lyotard'ın en çok önemsediği alanlar olmasına karşın, kitabında iki alanın, ne sanatın, ne de siyasetin yer almamasıydı. 1954-1964 yılları arasında aşırı solda bir örgütün (SoB) en önemli militanıydı çünkü. P. Anderson Lyotard'ın fikir değişimlerinin (devrimci bir sosyalizmden nihilist bir hazcılığa yönelten nedenlerin) izini bir hafiye gibi sürüyor. Bu iz sürmeyi biz de takip ettikçe şu hayret verici sonuçlara varıyoruz. "Proletarya artık kapitalizme meydan okuyabilecek bir de devrimci özne değildir.." "Kapitalizmde, sosyalizmle üstesinden gelinip aşılmaya götürecek hiçbir şey, hiçbir diyalektik yoktur Sosyalizm artık kapitalizmle özdeştir. Kapitalizmi yıkacak tek güç dünya gençliği arasındaki arzu akışı'dır." Lyotard, Ekonomie Libidinale adlı yapıtında iyice gemi azıya alır "Marx adlı arzu'nun gerçek yüzünü göstermek için, bütün bir ekonomi politiğin, ekonomi libidinale dönüşmesi gerekiyor. Sömürü aslında bir erotik haz biçiminde yaşanır... Madenlerde, fabrikalarda bedenin harap olmasından, anonim işçi mahallelerinde kişisel kimliğin yok olmasından duyulan mazoşistlik ya da histerik has olarak. Yani sermaye hükmü altındakiler tarafından her zaman arzulanmaktadır." Anderson bu "sapkın" düşüncelerin temelini 5. Cumhuriyet'e bağlar. De Gaulle'un işçi sınıfının artık kapitalizme iyice entegre olduğu fikrine. 1974'te ise Lyotard'ın gardı iyice düşer. Amerika'daki dostlarına şaşırtacak bir itirafta bulunur Mitterand yerine Giscard'ın seçilmesini tercih ettiğini söyler. Gerçekten de 1976 yılında sosyalist partiler ve komünist parti olarak bir programda anlaşmışlar ve bir sonraki seçime hazırlanıyorlar. Bunu gören egemen çevreler geniş bir ideolojik saldırıya geçerler. 68 kuşağından bir grup reklamcının kurduğu medya ve Elysee'i arkasına almış anti-komünist bir topluluk Nouveaux Philosophes (Yeni Filozoflar!). Lyotard o büyük "tespit"i bu dönemde yapar Üst-anlatı fikrini burada formüle eder. Bu anlatı da aslında tektir Marksizm. İleride büyük anlatıların listesini genişletir ancak büyük düşman komünizm hep hedefte kalır "Hıristiyanlık'ın kurtuluş anlatısı, Aydınlanma'nın ilerleme anlatısı Hegelci tin. Romantik birlik, Keynesçi denge" vs. Peki kapitalizm? Ona dokunmuyordu. Belki de o tek anlatıydı. Artık dünya o tek anlatının hükmündeydi "Tek ve evrensel bir özgürlük ve refah anlatısı-piyasanın küresel zaferi." Bugün Türkiye'de yaşayan çobanların bile ezberlediği tekerlemeye ne kadar benziyor değil mi? Oysa Lyotard bunu Carter döneminde yazmıştı! Perry Anderson Lyotard'ın ipliğini pazara çıkardıktan sonra Almanya'ya, 1980 yılının sonbaharında Habermas'ın, kendisine Adorno ödülü verilmesi nedeniyle yaptığı konuşmaya geçiyor. Bu konuşmaya Anderson "postmoderne fazla değinmemiş olmasına karşın konuşma o günden sonra postmodern konusunda standart bir çizgi çizen konuşma olarak kaldı" değerlendirmesiyle giriyor. Habermas'ın bu ünlü konuşmasını mükemmel bir biçimde irdeleyen Anderson, aslında kıta Avrupa'sının bu en büyük filozofu görünen kişinin postmodernizmi bu kadar sert biçimde eleştirmesinin aslında postmodernizmin işine yaradığını imliyor. Çünkü "her yeni entelektüel alanın" kendisini geliştirebileceği bir gerilim alanına ihtiyaç vardır." Habermas konuşmasında, "Modernist kültür, sanatta yaratıcılığı besleyemeyecek hale geldikten sonra, bu kültürün çatışkıya dayalı mantığı kapitalist toplumun dokusuna işlemiş, ahlakını bozmuş, sınırsız bir öznelcilik yüzünden çalışma disiplinini aksatmış, hazcılık yüzünden düzen bozulmaya başlamıştır. Bu yozlaşmanın önüne de bir tek dinsel inancın yeniden canlandırılması geçebilir" diyordu. Bu ürkütücü düşünceyi okuyunca, 80'li yıllardan sonra ülkemizde, aslında sol bir okul olan Frankfurt Okulu'nun bu yaşayan temsilcisine dinci entelektüel çevrelerin neden bu kadar ilgi gösterdiklerini anladım. Perry Anderson da aslında kapitalist modernleşmenin "ticari (piyasa) mantığı"ndan kaynaklandığı açık olan bir durumun sorumluluğunu "estetik modernizme" yüklemenin hiç de dürüst bir iş olmadığına dikkati çekiyor. Bu, Habermas'ın fikirler dizgesinin aslında paradigmasıdır Aydınlanmanın ülkülerini hep olumlamak ama ardından bunların asla gerçekleşme olanağının olmadığını söyleyip yazmak! (Belirtmek gerek, Alex Collinicos tam tersini savunuyor "Habermas, gündelik yaşamın akılcı düzenlemesi olarak Aydınlanma düşüncesini hâlâ şiddetle savunmaktadır." - Postmodernizme Hayır, s. 146) Anderson hayretini gizlemiyor, "Habermas da, Lyotard da Marksist kökenli düşünürlerdi, ama postmoderniteye ilişkin değerlendirmelerinde Marksizmden neredeyse hiç yararlanmamış olmaları şaşırtıcıdır. Ne Lyotard, ne de Habermas postmodernin zaman ile mekândaki yerini belirleyecek gerçek bir tarihsel yoruma girişmiştir. Bunun yerine az çok havada uçuşanlara işaret edip durmuşlardır. Sonuçta tanımı gereği bile zamansal olan postmodern kavramı paradoksal bir biçimde dönemsel ağırlıktan yoksun kalmıştır." Yine de estetik alanda Habermas şu saptamayı yapmıştır "Postmodernizm gündemde evet ama hep entelektüel bütünlükten yoksun olarak." Bu saptamada Ahmet Oktay'ın, postmodernizmin "niçin kapsamlı bir kuramsal tartışmaya girmeden de facto kabul edildiği" sorusunun yanıtını sanırım rahatça bulabiliriz. Perry Anderson burada bitirmiyor, postmodernizmin tutarlı olduğu bir alana işaret ediyor "Postmodern fikri yerleşeli beri hep sağın mülkiyetinde olmuştur!" (Lyotard'ın Postmodern Durum'unu 1990'lı yıllarda Türkçeye bir sağcı öğretim üyesinin, Ahmet Çiğdem'in çevirdiğinin tesadüf olmadığını burada belirtmek gerek. - Bu arada, Türkçe çeviriyi sonuna kadar okuyabilen varsa beri gelsin!-) Modernin ölümünü sevinçle karşılayanlar, ressamların da bankacılar kadar özgür ve küresel boyutta iş yapar hale gelmelerine çılgınca seviniyorlardı elbet. Evet, kapitalizmden başka seçenek yoktu postmoderinizm bütün alternatif "yanılsamaların" üstüne bir heyula gibi çöktü(rüldü!). "Saptama" Şunu söyleyebiliriz, Brecht ile Benjamin "modern teknolojiden yararlanarak kitlelere ulaşabilen devrimci bir sanat" yaratmanın yolları üzerinde durmuşlardı. Ama sonuç ne, ya da yaşadığımız gerçek ne oldu? Açıkçası tüketim kapitalizmi bu düşünceyi sildi süpürdü, "eğlence sektörü" Brecht ile Benjamin'in fikirleriyle "alay etti". (Bizde romanın son yıllarda içine düştüğü "tele-vole durumları"nı anımsayalım!) Fredric Jameson bunu modernizmin kendi içinde çözülme olarak formüle etti. "Yakın geçmişten geri dönülmez bir biçimde uzaklaşıyorduk, o dünya ile geçmiş yüzyılların yaşam biçimi arasında bizimkine kıyasla daha çok ortaklık var"dı ve burada artık bir kurama ihtiyaç duyuluyordu. Jameson, postmodernin alanını bütün sanat dallarını ve onları besleyen söylemleri de kapsayacak biçimde genişletti. Artık çok az sayıda "özgün" edebiyat eseri ortaya çıkacaktı. Romancı yalnızca "yapay geçmişler tasarlayıp bunları birleştirebilir, belgesel ile fantastiği karıştırabilir, tarihsel romanı yeniden canlandırabilir! Modernist dönemdeki büyük sanatçılar ve başyapıtlar dönemi sona ermiştir. Artık öncü bir sanatın meydan okuyacağı yerleşik bir akademist kurum bile kalmamıştır! Abartılı törenler ve ödüllerle beslenen yapıtlar çok satar listelerindedir." "Geleneksel sınıfsal oluşumlar zayıfladı, üsttekiler ayrıcalıklı olmaları açısından bir bütünsellik gösterebiliyorlar, oysa alttakiler birlikten de dayanışmadan da yoksundurlar. Artık etnik, cinsel, dinsel ayrımlara dayanan bölünmüş kimlikler çoğalmıştır." Sanırım postmodernizm için bütünsel bir skala ortaya konabilmiştir Jameson'la. Böylece bir yerinden tutup eleştirmek de olanaklı hale gelmiştir postmodernizmi. Ancak, keskin bir eleştiriyi burada başlatmasını beklediğimiz Perry Anderson tam tersini yaparak, kitabının tümüne yaydığı gizli eleştiriyi, Fredric Jameson'un Postmodernizm ya da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı adlı yapıtını irdelerken azaltıyor. Jameson'un, Postmodernizm'inin herhangi bir hareket ya da sınıfa bir saldırı niteliği, amacı, eğilimi taşımamasını yalnızca "yazarının tasarrufu"na, "yazarın enerjisini bu yönde harcamaya tercih etmemesi"ne bağlıyor ve bunu şu tuhaf sözcüklerle açıklıyor "Herkesten mizacına göre!" Jameson'un, modernizmin yarattığı bütün kazanımlara saldırmasının hangi ikili "mizac"ıyla açıklanabileceğine ise pek değinmiyor. "Jameson'ın asıl ilgilendiği yargılamaktan ziyade tespit etmektir." Anderson, Jameson'un eleştirmesini "kendisini yalnızca sola vakfetmiş bir yazara ilişkin olarak en yanlış yorumdur" diye niteliyor. Postmodernitenin Kökenleri, postmodernizmin kavramsallaştırılmasından gelişimi ve gerilemesine kadar izleksel bir çetelesini tutarken, Avrupa solunun önemli isimlerinin içine düştükleri durumun, onları arkalarından izleyen Türkiye aydınları açısından da iyi bir harita oluşturuyor. Kagarlitsky'nin eleştirilerinin Türkiye sol kültürüne daha yakın olduğunu sandığımızı da burada belirtmek gerek. Postmodernitenin Kökenleri/ Perry Anderson/ Çeviren Elçin Gen/ İletişim Yayınları/ İstanbul, 2002/187 s. *** A. Şule Süzük'ten Öyküler Kediler ve Kadınlar Ayrılıklar, üşümeler, bunaltan sıcaklar, gri binalar ve karanlıklarla örülü öykülerden oluşan bu ilk kitap, yalın dilinin ve akıcı anlatımının yanı sıra, sıcaklığı, samimiliği ve bir yerlerde görülmeyi bekleyen bir patikanın bulunduğunu çağrıştıran satır araları ile okunmayı hak ediyor. FİLİZ ATEŞ "Sabah, kuş gibi tiz sesiyle şakımaya başlayarak gerçeği itiraf etti." "Rüzgâr bana o kadar güzel bir öykü anlatıyordu ki saati unuttum, babacığım." "Öykü mü?" Sonsuzluğun sıkıcı ağırlığını hafifletecek her şeye her zaman ilgi duyan zaman, kulak kesilmişti. "Sen de bana anlat, eğer gerçekten güzel bir öyküyse, seni sadece bağışlamakla kalmam, mavi bir gül de veririm sana, yüzyıllar önce açmakta olan ve artık bulunmayan bir gül." Zamanla arasındaki gerilimi, yaşadığı yıllara bir ses bırakarak, bu sesin bir insan ömründen daha uzun süre yankılanmasını sağlamak için sürekli çabalayarak aşacağını düşünen her yazar gibi A. Şule Süzük öykülerini paylaşarak başlıyor bu uğraşısına. Seyir Yayıncılık tarafından yayımlanan ilk öykü kitabı Kediler ve Kadınlar Jorge Armado'dan yaptığı yukarıdaki alıntı ile başlıyor ve sanki zamanın sonsuzluğu içinde yazar kendi kronometresini çalıştırıyor. Her yüz bir öykü Şule Süzük öykülerini dört başlıkta bir araya getirmiş. Her Yüz Bir Öykü Anlatır bölümünün Kibritçi Kız masalından yola çıkılarak yazılmış ilk öyküsünde masal satıcısı ile bir tren yolculuğuna başlıyoruz. Büyük anları düşleyip, yıldızın parladığını umduğumuz küçük anlarla yetinerek Moda sahiline atıyoruz kendimizi ikinci öyküde. Sonrasında bu kentin çamurlu, dar sokaklarında devam ediyor umut arayışımız. Karanlık başlığındaki öyküler yaşamakta olduğumuz karanlık günlere dair... İsli, gri gökyüzü altında yaşanan farklı yaşamların benzer noktalanışları... Açlıktan ölümlerin sıcak ve rahat evlerimize konukluğu... Öykülerde kadınlar var, "yalnız" kadınlar; yalnızlığını dindirmeye, tutunmaya çalışan... Uysal kadınlar var, kedi gibi. Ucuz parfümlü, bol makyajlı kadınlar var. Arayan, bulamayan, çaresiz kadınlar, bekleyen anneler... Belki de bunların hiçbiri bir başına yok. Kurmacanın içinde yaşayan, gerçekliği ve "gerçekdışılığı" ile yalnızca insanlar ve "insan olma" istekleri var. Yakın Taşra'da Mümtaz Bey manifaturacılıktan gazinoculuğa terfi etmiştir. Başarı öykülerini hepimiz çok seviyoruz da bu yükseliş neleri değiştirdi? Bir kasabanın kültürel dokusunu mu, gazinoya giden erkeklerin ve gündüz matinesinin yolunu tutan kadınların düşündüğü şeyleri mi, kırmızı kombinezonlu kadınların hayatını mı? Peki, ya medya neleri değiştirir? Ayrılıklar, üşümeler, bunaltan sıcaklar, gri binalar ve karanlıklarla örülü öykülerden oluşan bu ilk kitap, yalın dilinin ve akıcı anlatımının yanı sıra, sıcaklığı, samimiliği ve bir yerlerde görülmeyi bekleyen bir patikanın bulunduğunu çağrıştıran satır araları ile okunmayı hak ediyor. Yazar girişte şöyle sunuyor kitabını "Bahçemdeki çiçekleri anlatmak istedim size. Adam yüzlü ağlak menekşeleri, kırmızı gülleri, beyaz ve hüzünlü gelinleri andıran yaseminleri, güneşin askeri ayçiçeklerini, kokusuyla büyücü zambakları... Ama hangi birini anlatmalı?.... Nereden başlamalı?.... Yoksa, şöyle mi yapmalı; en iyisi siz, alın götürün birini sahi!" Umudunuzu yitirdiğiniz anda yeniden dirilen ve dallarını erguvana saran sarmaşıkları andıran birkaç öyküyü de siz, kendi belleğinize alın, götürün, derim.n Kediler ve Kadınlar/ A. Şule Süzük/ Seyir Yayıncılık/ Aralık 2002/ 121 s. ***
|
|
| EskiSayılar: 14 15 16 17 18 19 20 21-27 28-29 30 31 32 33 34 35-36 37 38 39-40 41 42 43 44-45-46 | |
Ö z k a n P A P A T Y
A |