-----------------------------------------------------------------------------------Ana Sayfa------------------------------------------------www.vitrindekikitaplar.com

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Yazarlardan Eleştiri ve Kitap Tanıtımları
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

EskiSayılar: 14 15 16 17 18 19 20 21-27 28-29 30 31 32 33 34 35-36 37 38 39-40 41 42 43 44-45-46 47
İkinci kapıdan çıkalı otuz yıl oldu

Âşık Veysel

Halk Şiirimizin güçlü sesi Âşık Veysel türküleri ve şiirleriyle yirminci yüzyıla damgasını vurmuş bir halk ozanıydı. Yokluğunu her gün biraz daha fazla duyarak anıyoruz onu.

ŞÜKRÜ GÜNBULUT

"Çocukken çiçekleri çok severmiş. Bir gün dağda çiğdem çiçeğin yanında uyuyakalmış. Çiğdem çiçek gözlerine değmiş. Uyandığında görmüyormuş.

Çiğdem çiçek dolu dağlar
Yârim gurbet elde ağlar

Şu dağın ötesinde yaşıyor. Dağın dibinde bir su (Kızılırmak). Suyun kıyısında türküler söyler. Bütün ülke tanır. Herkes sever onu. Aha şu dağın, Şeme'nin arkasında. Bu Şeme Dağı'nda çok sarı çiçek, çok yeşil ot biter..."

1949 yıllarındaydı. Anam böyle anlatırdı Âşık Veysel'i bana. Âşık Veysel, benim gibi küçük bir çocuk muydu, yoksa kocaman bir adam mı, bilemezdim. Ama o, daha çok, Şeme Dağı'nın yamacında, sarı çiçeğin, yeşil çayırın arasında oynayan çocuktu.

Şeme, Şarkışla Ovası'nın dibinde, başı sonu belli, mavi bir dağdı. Ova, en uçta Şeme'yle mavileşerek göğe karışır, güneş dağın bir ucundan batardı. "İşte, tam güneşin battığı yerde yaşıyor" derdi anam. Yaşıyor muydu, çok eski bir zamanda mı yaşamıştı, hiç mi yaşamamıştı, bilemezdim.

Anam da bir halk ozanıydı. Anlatırdı kış boyu, güneşin battığı yerdekini, mavi dağın ardındakini.

Şeme Dağı duman olmuş puslanmış

Bu "Şeme Dağı duman olmuş puslanmış" sözü nereden dolaşırdı anamın diline? Daha çocukken bilirdim. Bir güzel söz olduğu belliydi.

Yedi yaşlarındaydım. Âşık Veysel, bir söylenceydi anamda. Şeme Dağı gibi, dumanlı, puslu...

Sonra, sonra gördüm ki, Âşık Veysel, yalnız anamda değil, bir halkın dilinde söylenceleşiyor, herkesin bir Veysel'i oluyordu. Âşık Veysel'in 16. yüzyılda yaşadığını savunan üniversite öğrencisiyle tanışıyordum. Herkes bu söylenceye katkıda bulunuyor, en ünlü şiirleri değiştiriliyor, bir söylencede olduğu gibi, yaşamının belli başlı olayları ve tarihleri değişik biçimlerde verilebiliyor, insanlar Âşık Veysel'den çağdaş bir söylence alanının içinde olduklarını duyarak, rahatlıkla konuşuyorlardı. Bir gazeteci onun "taun hastalığından kurtulamayarak öldüğünü" yazmıştı. Anadolu'da olsa olsa veba olur diye düşünmüştür. Nimet Arzık, Anthologie de la Poésie Turque'de (Paris, Gallimard 1968.) onun için "Günümüzde herkesçe onurlandırılan yarı efsanevi bir kişiliktir" diyordu.

Onun söylencesine anamdan yatkınım. Çiğdem çiçekli çocuk, her zaman gözlerimin önünde.Ama, bir de gördüğüm, konuştuğum, dinlediğim Âşık Veysel var. Fötr şapkalı, paltolu, pipolu, rakılı... İstanbul'da Sirkeci, Ankara'da Yıldırım Beyazıt otellerinde rastlanan. Bu yazıda, söylencenin Veysel'ini bir yana bırakıp bu Âşık Veysel'i anlatmak istiyorum. Onu, ta küçüklüğünden başlayarak, yaşadığı topraklarda, birlikte ya da karşıt olduklarında, ekmeğini kazandığı toplumda, şiirinde, türküsünde arayacağım. Sık sık tarih vereceğim, yer bildireceğim ki söylencenin Âşık Veysel'i yüze gelsin. 20. yüzyılın bir efsanesi tarih olsun, gerçekleşsin.

O, 1894'te Siıvas, Şarkışla, Sivralan Köyü'nde doğuyor. Burası İç Anadolu'yla Akdeniz, Karadeniz ve Doğu Anadolu'nun gelişmiş halk kültürü merkezlerinin kesiştiği bir yöre. Yörede, Pir Sultan Abdal'dan beri değerli halk ozanları yetişegelmiştir. Kul Himmet Üstadım, Serdari, Ruhsati, Kemter, Hüseyin, Agâhi Baba, Veli, Ali İzzet, Talibi...

Anası Gülizar, süt sağmadan gelirken yolda doğurduğu Veysel'in göbeğini taşla keserek önlüğüne sarıp eve getiriyor.

Kimi köylü kızı kimisi hanım

1901 Çiçek hastalığından bir gözünü yitiriyor.
1902 Babası Veysel'e bir saz alıyor.
1906 Öbür gözünü de ahırda bir öküzün boynuz vurmasıyla yitiriyor.
1919 Esma ile evleniyor.
1921 Babası ve anası ölüyor
1927 Esma, bir başkası ile kaçıyor. Esma'dan olan bebek ölür.
1928 İkinci kez evleniyor. Karısı Gülizar'ın iki oğlu, dört kızı olacaktır.
1931 Sivas'ta "Halk Şairleri Bayramı"na katılıyor.
1932 Veysel'in yaşamında önemli yeri olan Halkevlerinin kuruluşu.
1933 Yayımlanan ilk şiiri Cumhuriyet Destanı.
1940 Köy Enstitülerinin kuruluşu.
1942-1946 Köy Enstitülerinde saz öğretmenliği.

1973 21 Mart sabahı. Akciğer kanserinden öldüğünde, vasiyetince türküler söylenerek toprağa veriliyor.

***

Genç yaşımda felek vurdu başıma
Aldırdım elimden iki gözümü
Yeni değmiş idim yedi yaşıma
Kayıp ettim baharımı yazımı

"Yedi yaşımı bitirip sekizime girdiğim sıralarda idi. Emmim'in karısı Muhsine, bana üç etekli bir entari dikmişti. Onu giyinip, kendisine o cici elbiselerimle el öpmeye gittim. Hava çok yağmurlu idi. Her taraf, çamur deryası halinde idi. Yolda ayağım kaydı, düştüm. Entarim, çamur içinde kaldı. Kalktım, göz yaşları içinde eve seğirttim. Ertesi gün yataktan kalkamadım. Ateşler içinde yanıyordum. Meğer, çiçek hastalığına tutulmuşum. Çok geçmeden, sol gözümde çıkan bir çıban yüzünden o gözümü kaybettim. Bir müddet sonra da sağ gözüme perde indi. Sağ gözümle, ışığı ve aydınlığı seziyor, fakat göremiyordum. Artık, küçük bacım Elif, beni elimden tutup gezdiriyordu.

Oyalanayım diye, babam bir saz aldı. O küçük yaşımda, akşamlara kadar bir ses çıkarabilmek için saatlerce sazımın üstüne eğilir, duyduğum türküleri söylemeye çalışırdım."

Molla Hüseyin ve Ali Ağa

İki saz öğretmeni vardı Molla Hüseyin ve Ali Ağa. "Ali Ağa sazın perdelerini kendine göre değiştirirdi. Saz ustasının yaptığı perdeleri öyle bırakmazdı. Şimdi çaldığım perde bana ondan kalmadır. Düzen de onundur.

Babam, sazımı Mola Hüseyin'e götürür düzen ettirip getirir. Bir dakika olsun erinmez. Benim için çok çalışır. Ama bir türlü öğrenemiyorum. Yanlarından ayrıldım mı sazı bir köşeye atıyorum. Babam artık zor kullanmaya başladı. Hatta dövdü de.

Bir gün bana 'Müjde Veysel' dediler. 'Köye kırlangıç uşakları gelmiş. Perdeli gözünü muayene edecekler.'

Hemen o gün babam, 'kırlangıç uşağı' tabir edilen ve gözlerine perde inenlerin gözlerindeki perdeyi neşterle kaldıran bu hekimleri eve getirdi. Muayene ettiler. Sağ gözümdeki perde kalkınca görebileceğimi söylediler. 'Bu ameliyatın yapılması için yanımızda aletlerimiz yok. Çocuğu Sıvas'a getirin' deyip gittiler.

Babam, hazırlığa başladı. Müsait bir gün Sıvas'a gidecek, sağ gözümü açtıracaktık. Fakat, Ulu Tanrı bana, dünyayı zindan olarak bağışlamak istemiş olacak ki, bir gün ahırda dolaşırken, öküzlerden biri, birdenbire başını sol tarafa çevirdi. Boynuzu, sağ gözümü oydu. Ben, feryatla dışarı çıktım. Babam ve etraftan sesimi duyanlar, yanıma geldiler. O vakte kadar da on iki yaşıma gelmiş bulunuyordum.

Yine de bir umut Sıvas'a gittik. Beni bir sedire oturttular. Gözümü muayene ettiler. Bir sessizlik oldu. Açılmayacağını anladım. Ağlamaya başladım."

Âşık Veysel, yukarıda, bir dörtlüğünü aldığımız şiirinde, "Kader böyle imiş, çiçek bahane" der. Aynı kader sonucu Veysel'in üç kardeşi çiçek hastalığından, biri tandırda yanarak, biri de beşikte ölür. Bu yıllarda, salgın hastalıklar, günümüzdekinden daha yaygındır. 1913 yılında yapılan bir incelemeye göre, halkın %14''ü sıtmalıdır. %9'u frengilidir. %72'si bitlidir ve tifüs tehlikesi altındadır.

"Ben babamın beşinci çocuğuyum. Ali İsminde bir de ağabeyim vardı. Sizlere ömür. Diğer erkek kardeşim yanarak ölmüş. Ötekisi beşikte aniden gitmiş. İki ablamla bir küçük kardeşim de yine çiçekten ölmüştür. Anam anlatırdı. İçlerinden bir ben kurtulmuşum."

Duyarlı bir çocuk

Veysel, çok duyarlı bir çocuktur. Dağı, tepeyi, bütün çevreyi kimsenin yardımına gerek duymadan dolaşır. Yeni yetme iken tütüne alışır. Bir gece tütünü kalmayınca, üç buçuk kilometre ötedeki Mesçit Köyü'nde Mustafa Ağa'ya gider. Ağa, onu Hasan Çavuş'a gönderir. Hasan Çavuş "Bende yok. Rıza Çakmak'ta var" der. Rıza Çakmak'ı bir armut ağacının dibinde uyurken bulur. Uyandırır. Rıza, tütünün, İmam Pınarı'nın yukarısındaki çağalın (taş yığını) altında olduğunu söyler. Gider. Çağalı bulur. Altındaki tütünü getirip, Rıza'dan istediğini alır. Gece, yeniden köyüne döner. O zamanlar, Türk tütünü resmen Düyunu Umumi'nin (yabancıların) malıydı. Kaçak tütün, günümüzdeki eroin gibi yasaktı.

Daha on iki, on üç yaşlarındayken bahçenin tüm bakımını da kendisi yapar "Otunu alırım, sularım, diplerini çivilerim, bütün hizmetini yerine getiririm". Çapalama, sebze ve meyveleri taşıma, bekçilik yapma, sapları dirgenle dağıtma, harman aktarma, tığı (savrulmamış harman) yığma, taneyi eve çekme, saman dökme, hayvanlara bakma, evin çarıklarını dikme ve onarma gibi işlerle uğraşır.

Uzun süren gelişim

Âşık Veysel'in gelişimi uzun sürer. "El çalarken o kadar hoşuma giden sazı, ben elime aldığımda, onlar gibi çalamıyorum diye gönlüm geçer gibi olduğu da vaki idi, Kangal'ın Çamşıhı Köyü'nden Ali Ağa o kadar güzel bağlama çalıyordu ki, geçen gönlüm yeniden hevese geliyordu. Bizim o taraflarda, Karacaoğlan ile Emrah'ın şiirleri dilden dile dolaşır. Ayrıca, Şarkışla'nın Ağcakışla Bucağı'nın Kale Köyü'nde 1810'larda yaşayan Kemter Baba, ve İğdecik Köyü'nde 1828'de sağ olduğunu öğrendiğimiz Âşık Veli'nin koşmaları da çok hoşuma gidiyor ve onları ezberliyordum. Bir türkü, bir deyiş, bir saz nağmesi ile iliklerime kadar titrer, çaresizlik içinde 'Eyvah, ben hiçbir zaman bu kadar güzel çalamayacağım' diye hayıflanır, kendime türlü eza ederdim. Fakat, yirmi yaşımı aştığım zaman, sazım gönlüme göre konuşur olmuştu. Karanlık dünyamın tek umudu oydu."

Bu gelişim sonunda Anadolu'nun en iyi saz çalan, yorumlayan, en çok türkü bilenlerinden biri olur. Renkli, kişisel bir saz ve söyleyiş geliştirir. Sazına uyarladığı ilk türkü şudur

Takdirden gelene tedbir kılınmaz
Ne kılayım çare ben şimden geri
Yaram türlü türlü merhem bulunmaz
İstersen merhemi çal simden geri

Geçti elden gitti muhabbet çağı
Rakipler bahçeye kurmuş otağı
Yıkılsın çevresi bostanı bağı
El girsin bağına var şimden geri

Sen bir gonca gülsün istife karış
İstersen gül oyna istersen çalış
Gönlün kim isterse ülfet et konuş
Yârim sana destur var şimden geri

Kul Abdal'ım yalan dünya vefasız
Âlemde bir derde düştüm devasız
Sen bana yâr olman behey vefasız
Var kimin olursan ol şimden geri

Artık çevre köylere gezilere başlar "Sıvas, Tokat, Yozgat, Kayseri köylerinde dolaşıyorduk. Vilayetlere uğramıyorduk. Gezilerimiz iki-üç ay sürerdi. Köy kahvelerinde, köy odalarında, düğünlerde, bayramlarda çalardık. Köylerden elimize üç beş kuruş geçerdi. O zaman da iki hayvan alırdık. Pekmez, kuru üzüm, kuru kayısı, elma kurusu elimize ne geçerse getirirdik."

Veysel'in evliliği

Veysel'i 25 yaşında everirler. Sekiz yıl sonra eşi Esma, evlerinde çalışan Hüseyin'le kaçar

"Hüseyin'le Esma, Keven dağında arayı dizmişler. Bunu sezinliyorum. Fakat tam fırsatlarını arıyorum. İyi bir delil elime geçirmeyi düşünüyorum. Ama, Esma benden daha kurnaz davranıyor. Benim sezdiğimin farkına varıyor. Evin bütün işleri çöktü. Aşağı Hüseyin'le Esma, yukarı Hüseyin'le Esma. Ekin biçilecek Esma, Hüseyin. Sap gelecek, yine onlar. Harman sürülecek, dağdan odun gelecek. Hep Hüseyin'le Esma'nın işi. Ev işi neyse ama şu dışarı işi olmasa. Ben sadece bahçe, harman, saman, çec (buğday yığını) işlerine bakıyorum. Babamdan kalma eski bir tabanca vardı. Onu hazırladım. Şunların işini bitireyim diye düşünüyorum. Artık kış hazırlıkları bitti, soğuklar da başladı. Ama işi bir türlü ayarlayamadım.

Günler haftaları, haftalar ayları kovalıyordu. 1927 senesinde bir gece evde yatıyorduk. Gece uyumuşum. Uyandığım zaman baktım Esma yok. Zaten çocuğun ağlamasına uyandım. Belki dışarı çıkmıştır diye biraz bekledim. Gelen giden yok. Kapıya çıkayım dedim. Kapıya vardım. Kapı dışardan zerzelenmişti. Çektim açılmadı. O zaman kaçtığını anladım.

Ağabeyimin hanımı ile Elif Bacım geldi. Ağlamaya başladılar.

Nasıl etsem ne yapsam. Artık tek bir dayanağım Allah'a sığınmak. Ama Allah da bize doğru hiç bakmıyor ki."

Esma ile Hüseyin, yürüyerek Samsun - Bafra'ya giderler. Orada tütün tarlalarında çalışırlar. Birkaç ay sonra Sivralan Köyü'ne geri dönerler.

Esma anlatır

"Bizim Bafra'dan geldiğimizi duymuş. Hepimizi muhtar'ın odasına çağırdılar. Orada ifademizi alıyorlar. O sırada Veysel geldiği gibi Hüseyin'in üstüne çullandı. Gücü iyice yetiyordu. Nerede ise altına aldı. Öldürecekti. Üç kişi ancak elinden kurtarabildi. O sırada cebinden bir tabanca çıkardı. İlla ben onu öldüreceğim diyor. Zor bela Hüseyin'i dışarı çıkarıp kaçırdılar. Boğazını nasıl sıktıysa bir müddet cansız kaldı. Veysel'i de dövüp dışarı attılar."

"Ben küçük bir bebeydim Âşığa beni verdiklerinde. Aklım yetmiyordu. Aha şöyle bir çocuktum. Neydim ki. Bir kıtlık senesinde beş - altı şinik (Bir şinik 8 kiloluk tahıl ölçeği) arpaya mı buğdaya mı ne vermişler. Başlığım buymuş."

"O zaman böyle akıllı değildi. Deliydi evvel deli. Ankara'ya, İstanbul'a gitmezdi. Düğünlerde çalar, on günü geçmez eve dönerdi. Evimiz varlıklıydı. Kaynım, kaynatam vardı. Yokluk, yoksulluktan kaçmadım. Kapıları kilitler döverdi beni. Eltim, kaynanam alamazlardı elinden. Gözleri görmez ama, seni yılanın deliğinde olsan bulur, çıkarır. Soluğundan tanır, soluğundan."

Altı aylık bebek bir zaman sonra ölür. Veysel artık evde duramaz. Gezilerinden birinde Hafik'in Yalıncak Tekkesi'ne uğrar. Tekke hizmetini gören Gülizar, onunla ilgilenir. Ayaklarını yıkar. Gülizar'la orada anlaşır, daha sonra evlenirler.

Veysel, 1931 yılının 5 Kasım'ında, Sıvas'ta, Ahmet Kutsi Tecer ve arkadaşlarının düzenlediği "Halk Şairleri Bayramı"na katılır. Kişiliği, türkü seçişi, yorumu ve saza uyarlayışı ile ilgiyi çeker. Tecer, politik engellemeler yüzünden bu bayramı bir daha yapamadığını yazar.

1931'de ilk kez aydınların önüne çıktığında "âşık" değildi. Türkücüydü. Ama, Emlek Yöresi'nin yüzyıllardır sızma bal gibi biriken türkülerini söylediğinde, aydınlar büyük bir şaşkınlığa uğradı. Onlar, Osmanlı döneminde yetişmişti. Ve Osmanlı'ya göre köylü Türk'ün hiçbir kültürü, hiçbir varlığı ve güzelliği olamazdı. Peki bu pırıl pırıl ortaya saçılan ve bitmez tükenmez bir gizli hazine gibi akıp giden neydi? Orada ilk kez, Osmanlı kültürü kökenli aydınlar büyülendi.

Anadolu'nun ruhu

Anadolu'nun toprakla örtülü ruhu idi bu, gün ışığına çıkan. Onun sesinde, kültürümüz ilk kez Tanrı'nın huzuruna çıkmıştı.

Şu türküleri söylemişti o gece Sıvas Lisesi'nde

Seherde ağlayan bülbül
Takdirden gelene tedbir kılınmaz
Biri Şemsi biri Kamer ill'Elif
Ne ötersin dertli dertli
Mecnunum Leyla'mı gördüm

O geceyi düzenleyenlerden biri, (daha sonra Güzel Sanatlar Genel Müdürü), 1968 yıllarında Ankara'da komşumuzdu "O gece Âşık Veysel'i dinlemeliydiniz. Bir çağlayan gibiydi. Hepimizi önüne kattı sürükledi. O güne kadar aldığımız bütün kültür, bütün müktesebat altüst olmuştu. Şaşırmıştık. Anadolu'da böylesine bir kültür, biz aydınlardan habersiz nasıl oluşmuştu?"

1931'de Sıvas Lisesi'nde öğrenci iken Veysel'i tanıyan Cahit Külebi, daha sonra şunlar söylüyor (Cumhuriyet, 17 Şubat 1986)

"Veysel bir bakıma İnönü'ye benzerdi. Onurlu, dengeli, yaptığı işi iyi bilen bir kişilikti. Çok saygındı. Ne para, ne şöhret onun kişiliğini etkilemedi. Dost ahbap canlısı, iyimser, yaratıcı bir büyük adamdı."

Eğer Cumhuriyet olmasaydı, Âşık Veysel de Emlek'teki diğer türkücüler gibi yaşayacak ve sessizce bu dünyadan göçecekti. 37 yaşından sonra, onu şiire yönlendiren, yüreklendiren işte bu Cumhuriyet esintisi ve aydınlarıydı. Zaten ilk şiirini de bu coşku içinde, Cumhuriyet'in onuncu yılı kutlamaları için yazmıştı.

Bu şiirde, daha çok din sömürüsünü konu eder

Şeriatı düşündüler şerciler
Bir takım millete fesat verdiler

"...1933'te bir Cumhuriyet Destanı yazdım. Bu destanı, bir de Ankara'ya varıp, Atatürk'ün huzurunda okumaya karar verdim. Çorum, Yozgat, Çubuk yolu ile Ankara'ya geldik. Yolculuk zordu. Bir gün, Kayseri-Kırşehir arasında bir yazıya düştük gidiyoruz. Arada bir sürü davar yayılıyor. Davara yaklaşıyoruz. Hav diyerek üç köpek bizi çevirdi. İbrahim (yol arkadaşı) korkusundan olduğu yerde kaldı. Ben sağa sola taş aramaya bakıyorum. Ayağımı sürterek arıyorum. Hemen ayağıma bir taş takıldı. Korkuyorum, eğilirsem köpekler başıma çöker diye. İbrahim yanıma gelerek bana sarıldı. Sonunda çoban yetişti..."

1933 yılı Haziran ortalarında yola çıkıyorlar Yazı yollarda geçiriyorlar. Eylülde Ankara'ya varıyorlar.

"Destanı Atatürk'e okuyacak, mükâfat alacaktık. Fakat, bütün gayretlerimize rağmen, ilk günlerimiz hüsran içinde geçti. Nerede ise aç bile kalıyorduk. İsa Hacı Köyü'nden Hasan Efendi isminde birisi bizi evine alarak, iki ay misafir etti. Ona, Ankara'ya çalıp çağırarak para toplamaya gelmediğimizi, destanımızı Atatürk'e okumak için geldiğimizi anlattık. Bunun üzerine Hasan Efendi 'Benim tanıdığım bir mebus var. Ona, meseleyi açayım, belki derdinize merhem olur' dedi. Ertesi gün mebus geldi. Bize köyümüze dönmemizi tavsiye etti. 'Bu gibi şeyler burda sökmez' dedi. Fakat, bizim sazımızı ve destanı dinleyince 'Durun bakalım, belki bir şeyler yaparız. Hãkimiyeti Milliye'deki bir mebus arkadaşıma işi açayım' dedi. Fakat, iki gün sonra, bu gibi şeylere vasıta olamayacağını haber verdi".

Cumhuriyetin o coşkulu onuncu yılında, milletvekilimizin coşkusuzluğuna, küçücük hesaplarına bakın. Şiirden çekiniyor, halk türküsünden çekiniyor, yobazlığa karşı çıkan sözlerden çekiniyor. Politik içerikli düşünceden çekiniyor. Karanlığı, sessizliği seven çekingen bir böcek gibi kuytusunda yaşamak istiyor. Bir de öngörüsüz ve anlayışsız. Karşısına Türk kültürünün en yüce doruklarından biri çıkmış, onu sezemiyor. "Bu gibi şeyler sökmez... vasıta olamam" diyor. Adamdaki, yücelikten, aydınlıktan çekinme ilginç... Onuncu Yıl coşkusuyla, gözü kapalı, altı yüz kilometrelik yolu yaya aşıp gelen köylüdeki heyecana bakınız, bir de onun Ankara'daki temsilcisine...

İşte bu tiplerin kılavuzluğudur ki bizi, 1933'ün aydınlığından 2000'lerin karanlığına getirip bıraktı.

Bu büyüklerimiz için ne söylesek, kahrımızı ve yangımızı söndüremeyiz. Âşığımıza dönelim

"Biz kara kara düşünmeye başladık. Sonunda yatağımıza girip yattık. Gece yarısı olmuş, hâlâ uyuyamamıştım. Aklıma bir fikir gelmişti. Hemen, İbrahim'i uyandırdım. 'İbrahim dedim. Yarın biz kalkıp Hâkimiyeti Milliye gazetesine birlikte gidelim'

"Güzel Ankara"

Ertesi sabah, erkenden yola çıktık. Sazımızın tellerini değiştirmek için çarşıya doğru yollandık. Sırtımızda, köyümüzün dokumasından yapılmış ceket ve şalvar vardı. Bizi bu kıyafetle çarşıya girerken gören bir polis yolumuzu kesti. 'Bu kıyafetle çarşıda dolaşmak yasaktır' dedi. Çarşıya girmemize mani olmaya çalıştı. Ne ise bir kolayını bulup, İbrahim gitti, çarşıdan yeni bir tel aldı geldi. Sonra da Hâkimiyeti Milliye gazetesini arayıp bulduk. Bu defa da kapıcı yolumuzu kesti. Zorla, içeriye bir haber gönderebildik."

Kapıcı, polis... nedense hep yoksula musallat olur. Ormandaki ağaç nasıl sızlanırmış "Ah! Ben o baltayla başa çıkardım, ama sapı benden olmasa!"

Gözleri görmeyen bir insanın, üç ayda, bütün bir memleket coğrafyasını yaya yürüyerek geldiği "Güzel Ankara"da ve tam da "İmtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kütle" olduğumuz sırada bir polis tarafından Ulus Meydanı'na sokulmayışı... Âşık Veysel, ömür boyu, polislerden, yaverlerden, emirberlerden zorluk görür. Adana'da bir garson, onu lokantaya almak istemez.

İstanbul'da da bu tür kişilerle başı derttedir. Bir keresinde İstanbul Radyosu'nda "Seherde ağlayan bülbül"ü söylemektedir. O sırada Atatürk, Dolmabahçe'de sofrasındadır. İlgilenir. Bu söyleyenin getirilmesini buyurur. Âşık Veysel, türküsü bitince, Galata'da kapıcı bir hemşerisinin evine gitmiştir. Arar tarar bulamazlar. Ertesi gün arandığını öğrenir. Arkadaşı İbrahim'le Dolmabahçe'ye gider, durumu anlatırlar

"Bize yol verdiler. Alt kata vardık. Tabi orda da oturanlar, paşalar, şunlar bunlar.

Sonunda yaver bize 'o bir zevk zamanıymış. Malum ya şimdi çalışma zamanı. Haber veremem' dedi."

Türk ulusunun çağlar boyunca, yetiştirebildiği iki değerli adamın birbirini görmesini, tanışmasını bir yaver önler. Âşık Veysel'in içinde ölene kadar bir yara olarak kalmıştır bu.

Artık döneceklerdir. Ama yaya değil de trenle dönmek isterler. Biri, onlar için belediye reisine bir kâğıt yazar. Reise giderler

Reis sorar

- Siz buraya nasıl geldiniz?

- Yürüyerek

- Öyleyse yürüyerek gidersiniz. Hadi yallah.

Valiliğe giderler. Polisler bunları kapıdan kovalar.

Sonunda Halkevleri Genel Merkezi, verdikleri bir konsere karşılık, tren biletini alır.

Artık, ünü hızla bütün ülkeye yayılır. Gramofonun bulunuşu, radyo yayınlarının başlaması, onun sesini her yana duyurur. Şiirlerini toplayan ilk kitap (Deyişler) 1944'te Halkevleri Genel Merkezi'nce yayımlanır.

1942 - 1946 yılları arasında Köy Enstitülerinde saz öğretmeni olur Sırasıyla Arifiye, Hasanoğlan, Çifteler, Gölköy, Pamukpınar, Akpınar Köy Enstitülerinde öğretmenlik yapar. Oralarda Sabahattin Eyuboğlu, Ruhi Su, Yaşar Kemal...gibi aydınlarla dostluk kurar. Onu, Hasanoğlan Köy Enstitüsü'ndeyken gören Yaşar Kemal, şöyle anlatır. "... İlk yıllarda Hasanoğlan, yapmanın, yaratmanın bir sevinç şakımasındaydı. Veysel de bu şakımayı iliklerine kadar yaşadı. Ben Veysel'i o yıllarda tanıdım. Sevinçli bir şakımadaydı. 'Karacoğlan da böyle şakır mıydı' diye sordum Veysel'e. Önce anlamaz gibi yaptı. Sonra birden güldü. Uzun güldü. 'Karacoğlan böyle şakıyamazdı fukara' dedi. 'Onun Hasanoğlan'ı yoktu' dedi."

Enstitü bir kovana misaldir
Her türlü çiçekten alır bal yapar
Yurdumuz içinde doğru bir yoldur
Memlekete kanat takar kol yapar

Mahmudiye Hamidiye çifteler
Enstitü köylere yapacak neler
Bu toplu fikirle dağları deler
Kimisi makine kimi bel yapar
Resim yaparlar plan çizerler
Çözülmedik düğümleri çözerler
Bir kısmı şairdir şiir yazarlar
Kimi saz düzenler kimi tel yapar

Yiğitlik cesurluk yılmaz yorulmaz
Tembellere hazır sofra kurulmaz
Veysel'in elinden hiçbir iş gelmez
Çalı gibi yaprak açar gül yapar

Âşık Veysel bir şiirinde, enstitülerde okuyan öğrencilere "Uyarın köylüyü varsın ayılsın" diyordu. Köylünün eğitilmesi ve uyarılması kuşkular yarattı. Enstitüler kapatıldı. Âşık Veysel, her zaman, enstitüleri kapatanların karşısında oldu. Son yıllarına kadar, Köy Enstitüleri bayramlarına sazıyla sözüyle katıldı.

Âşık Veysel'in sevdiği bir kuruluş da Halkevleridir. Halkevleri dergilerinde, halk ozanlarına yer veriliyordu. Bu kuruluşlarda, halk türküleri aşağılanmıyor, geliştirilmeye çalışılıyordu.

Sarsılmaz halkevi sağlam temeli
Halka ışık tutar yorulmaz eli
Halka hizmet kuruluşu emeli
Atatürk sesi var halkevlerinde

Âşık Veysel, en güzel yirmi üç şiirini Halkevleri Genel Merkezi'nin yayın organı "Ülkü" dergisinde yayımladı Toprak, Sen Bir Ceylan Olsan Ben de Bir Avcı, Derdimi Dökersem Derin Dereye, Mektup, Tanrı'ya Hitap, Arzusun Çektiğim Beserek Dağı, Bizim Eller Yaylasına Yürümüş ve diğerleri.

14 Mayıs 1950'den (Demokrat Parti'nin seçimi kazanması) sonra Âşık Veysel'in Ülkü'de bir tek şiirini göremiyoruz.

Neden? Çünkü 1950'lere doğru bir karayel esiyor. Halk kültürüne kanat geren kuruluşlar kapatılmaya başlanıyor. Bu karayelin kökü Osmanlı'dadır.

Bilindiği gibi Osmanlı, 623 yıllık tarihi boyunca, hak kültürümüzle ilgilenmemiş, hatta onu aşağılamıştı. Osmanlı tipi aydının, halk kültürünü aşağılayan nice sözü kayıtlıdır bizde. Burada sayamayız. Ortadoğu Din Kültürü kitabımızda çokça örnek var. Cumhuriyete geçince bu aydın birden kaybolmadı. Arada varlığını hissettirdi

Halk türkülerini yaratanlar

Ünlü İçişleri Bakanı Şükrü Kaya halk kültürüne karşı soğuktur. Nâzım Hikmet'in, bunca uzun süre hapishanelerde yatmasında da etkin olduğu söylenen bu kişi, sazın gerici bir müzik aleti olduğunu düşünmektedir. Görüldüğü yerde yakılması için emirler verir. Sıvas valisi emri sektirmedin uygular

"Elimizde sazla bir kasabaya bile gidemiyorduk. Hem ayıp hem de günahtı. Bir polis bir jandarma görmesin hemen sazımı elimden alıyor, doğru fırına atıyordu. Ayağımızın bağını Ahmet Kutsi Bey çözdü. Elimize bir kâğıt vermişti. Her gittiğimiz yerde gösteriyorduk. Böylece serbest dolaşma imkânına sahip olduk."

Türkiye'de Âşık Veysel'in sazının kırıldığı yıllarda, Rumen müzikçisi Bartok, halk türkülerini yaratanları Shakespeare ile karşılaştırır (Musique Orchestral (Plak). Disques Hungaraton.1969). Halk müziğine dayanarak, nitelikli bir müzik oluşturulacağını söyler (Boosey. Bartok.SaVie et Son Oeuvre. 1968269).

Sorbon'da Türk Araştırmaları Enstitüsü Başkanı, ünlü Türkolog L. Bazin "Türkiye'de türküler ve halk şiiri, aydınların yapıtlarından daha özgün, daha derin ve daha zengindir" der (Ecrivains Contemporains 460).

Demokrat Parti'nin piyasada görünmesiyle Osmanlı tipi aydının gücü artar

Önce 1947'de, Hasanoğlan'dan başlayarak Köy Enstitüleri tırpanlanmaya başlar.

1948 yılında Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'ndeki Halk Edebiyatı Kürsüsü kapatılır. Kürsü profesörü Pertev Naili Boratav mahkemeye verilir.

1952'de Halkevleri ve Ülkü dergisi kapatılır.

1954'te Köy Enstitüleri tümüyle kapatılır.

1950 yıllarına doğru, Türkiye'de toplumsal ve politik eleştiri yapmak tehlikelidir. Âşık Veysel'in eleştirici bazı şiirleri, sonra haberi olmadan değiştirilmiştir. Örneğin, 16 Nisan 1948 günkü Ülkü dergisi'nde (III 2/15) "Tanrı'ya Hitap" adıyla bir şiiri yayımlanır

Memleketi gören sensin
Yok gözünde perde senin
Haksıza yol veren sensin
Yok mu suçun burda senin

Memleketin eleştirisinden hoşlanmayan güçler, sonraki tüm yayımlarında şiiri, "Bu âlemi gören sensin"e çevirir. Ne var ki, ilk Ülkü, Milli Kütüphane belgeliklerinde saklanmaktadır.

Yine Ülkü'nün Haziran 1948 sayısında yayımlanan "19 Mayıs Destanı"nın "İnönü üfledi ateş alıştı"diye başlayan dörtlüğü, 1950'den sonraki yayımlarında kaldırılır.

Bütün bunları gören Âşık Veysel, güvensiz ve kırgındır.

Gitmiyor gönlümün kederi yası
Doğru söyleyene diyorlar asi
***
Bak şu vaziyete bak şu duruma
***

Sonuçta, Türkiye, kişiler arası gelir adaletsizliğinde, dünyada ilk on sıraya girer (Boratav K. Yüz Soruda Gelir Dağılımı. İstanbul, Gerçek. 1972194). Bölgeler arası gelir adaletsizliği de artar. Fırat'tan öteye yabancıların gidip görmesi yasaklanır (Burnouf D. 1967. Turcorama. Paris, Hachette. 196738).

Ne acayip bir zamana uğradık
Kanaat bereket biri kalmadı
Ahir şer demişler sözleri sadık
Ataların sözü geri kalmadı

Alışta verişte kalmadı karar
Saatler saati gün günü arar
Herkes birbirinin kanını sorar
Açıkgözüz derler körü kalmadı

Ne çare bu derde bulunmaz deva
Doğru söyleyene diyorlar hava
Dünyanın malını doldursa eve
Kanaat eyleyen biri kalmadı

1950 döneminin sonlarında, "Tahkikat Komisyonu ve Vatan Cephesi" kurulur. Cepheye katılanların adları her gün radyolarda okunur. Topkapı'da, Kayseri'de, Uşak'ta İsmet İnönü'ye saldırılar düzenlenir. Bu olayları eleştiren "asi"ler tutuklanır. Hâkim ve savcılara baskı yapılır. Âşık Veysel'e karşı da tavır alınır. Onun Şarkışla Ovası'ndan çıkıp Anadolu'nun herhangi bir yerinde türkü söylemesi yasaklanır.

Bir dönemi anlatan şiir

Bu dönemi anlatan bir şiirini, o herkesin bildiği büyük tedbirliliği yüzünden yayımlatmamıştır. Ölümünden birkaç ay önce bize verdi. Burada partizanlığı, bağnazlığı, zorbalığı, ekonomik ve dinsel sömürüyü, dönemin başbakanının adını da vererek eleştirir

Demokrasinin budur rejimi
Vatan milletindir kim kovar kimi
Sıkma savcıları kovma hâkimi
Şekavet yok adalet var bu yolda

Topkapı'da Kayseri'de Uşak'ta
Kimin hakkı vardır bu sefil halkta
Parmaklar oynuyor türlü nifakta
Selamet yok felaket var bu yolda

Radyo denilen de milletin malı
Neşriyatlar tarafsızca olmalı
Hâkimiyet milletindir bilmeli
Esaret yok hür millet var bu yolda

Manasız mantıksız vatan cephesi
Vatan milletindir bu neyin nesi
Maksat Menderes'in seçim dalgası
Menderes yok memleket var bu yolda

Milletsiz bir devlet yoktur olamaz
Eğri bakan aradığın bulamaz
Hiçbir parti ebediyen kalamaz
Şikâyet yok nihayet var bu yolda

Veysel söyler ama duyulmaz sesi
Doğru söyleyene diyorlar âsi
Böyle değil idi şu demokrasi
Tahkikat yok hürriyet var bu yolda

Âşık Veysel, bu dönemde iyice belirginleşen gelir farklılıklarını da "Çarık-Mes" şiirinde eleştirir

Senin ile kardeş idim

Sen köşede ben dışarda

Diğer bir şiirinde çarık-mes yakıştırmasına dayanarak kendi konumunu belirler

Oğlum kızım hep çarıklı
Mes giymemiş soyum benim

Bu bilinçten giderek, yitirilecek hiçbir şeyi olmadığını sezdiği; eski büyük dinsel başkaldırıcılarla yakınlığını duyduğu anlar vardır

Neyim ne olacak elde neyim var
Mansur'a benzeyen bazı huyum var.

Âşık Veysel her zaman, ilerlemeden, bilimden, aydınlıktan yana oldu. Cumhuriyet aydınlanmasına vurgundu.

Yürüyen yolcuyu çekme geriye

***

Adım at ileri geriye bakma

***

Aldanma cahilin kuru lafına
Kültürsüz insanın külü yalandır
Hükmetse dünyanın dört tarafına
Arzusu hedefi yolu yalandır
***
Oku benim cici yavrum
Okul cennet meyvesidir.
***
Gittiğimiz Atatürk'ün yoludur
Atatürk'ün sesi milletin sesi
***
Fen çok büyük kerameti yutuyor
***
Dünyaya ışığa kaplarsın kat kat
***
İnsan olmak için okumak gerek
***
Bu gidişle kavuşaman huriye
***
Kimi Ay'a gider kimi cennete
***

1952'de Âşık Veysel üstüne, senaryosunu Bedri Rahmi Eyuboğlu'nun yazdığı bir film çekiliyor.

Karanlık Dünya çevrilip bittiğinde sansür el koyuyor. Neden? Çünkü, Türk köylüsü bu şartlarda yaşayamazmış. Demokrat Parti'den sonra köylünün durumunun değiştiği vurgulanmalıymış. Âşık Veysel, İstanbul'a çağrılıyor. Orada düşünüp taşınıyorlar. Film çekimi için yeni, modern bir köy kurmaya karar veriyorlar. Şöyle Amerikan köyleri gibi bir şey. Gel gör ki iktidarımızın bir tane de olsa Amerikan köyü kurmaya gücü yetmiyor. O zaman Türkiye'nin en iyi köyünde çekelim diyorlar. Türkiye'nin en iyi köyü yok. Zaten iyi köy de yok Türkiye'de. O zaman bir kasaba bulunuyor. Veysel oraya gönderiliyor. Birkaç traktör birkaç da biçerdöver yollanıyor kasabaya.

Karanlık Dünya

Filmde Veysel, uzun bir gurbetten sonra köyüne gelmiştir. Köyündeki gelişmeyi görerek şaşırmaktadır. Traktörleri, biçerdöverleri, güzel evleri görüp hayrette kalmaktadır. Film böylece sen sağ ben selamet bitiyor. Demokrat Parti, köylerimizi cennete çevirmiş, her tarafı bir küçük Amerika etmiştir.

Oğlu Ahmet şöyle anlatır "Babam evde sedirin üstüne oturur gülümserdi bu filmi anımsayınca. 'Hadi traktörü soktunuz, biçerdöveri harıl harıl çalıştırdınız çevremde. Hadi gören inandı buna. Hadi eski damlar yıkıldı yerine güzelleri yapıldı. Ama şu dağları ne yaptınız. Sivrialan'ın boz dağları nereye gitti de yerine dümdüz bir ova geldi. Üstünde bin yıllık orman... Kimi aldatıyorsunuz siz.

... Yaralı bir köy. Her yanı çıban. Bu çıbanları iyi etmeden, dünyanın en iyi boyasıyla boyasan iyileşmez. Yarayı sağaltmak lazım. Sağaltmak için de gizlememek gerek. Cerahati temizlemek gerek. Bu adamlar iş yapmak değil sahtekârlık peşinde. Göz boyama..."

Zaten daha sonra bu goril oğlu gorillerin marifetiyle film ortadan kayboluyor. Bugüne kadar da ortalıktan sır oluyor.

1950'lerin anlayışında olanların yeniden başa geçmesiyle, haksızlıklar, 1965'lerden sonra daha da artıyor. Dönemin başbakanın kardeşine, olağanüstü değerlere varan yordamsız krediler verilmesi; Türkiye'de hayali ihracat geleneğinin ilk kurucusu, yirmi yaşındaki yeğenin, düşsel şirketler aracılığı ile devletten çok büyük paralar götürüp dışarıya kaçması söylentileri; dönemin maliye bakanının bu genci savunma için gazetelere "tekzip" göndermesi (Cumhuriyet 20 Ekim 1975); ailenin ortaklarından, birinin altmışlı yıllarda devletten apardığı bir milyar lira ile yurtdışına kaçışı ve benzeri sayısız çirkinlikler Âşık Veysel'i etkiliyor

Kötülükler memlekete kök saldı
Fitnelik fesatlık arttı çoğaldı
Bu işin ıslahı Allah'a kaldı
Ulu Tanrı yardım etsin millete

Tezvircinin işi gider ileri
Yalancıya itibar çok ekseri
Hilekârın sahtekârın işleri
Yol açıyor rezalete nefrete

Veysel, Alevidir. Bir zamanlar, Alevilerle Sünnileri karşı karşıya getiren ekonomik, kültürel ve tarihsel zıtlıkların yerine, günümüzde artık başka alanlarda yeni zıtlıklar çıkmıştır. İşte bu yeni zıtlıkları gözlerden saklamak isteyenler, eskimiş Alevi - Sünni ayrımını körüklemek isterler.Âşık Veysel, mezhep ayrımına ırkçılığa hep nükteli yaklaşıyor

Mezhep kavgasına din dövüşüne
Sanki varıp sığmamışlar cennete
***
Alevi Sünnilik nedir
Menfaattir varvarası
***
Kürt'ü Türk'ü ve Çerkez'i
Hep Âdem'in oğlu kızı
***
Yezit nedir ne Kızılbaş
Değil miyiz hep bir kardeş
Bizi yakar bizim ateş
Söndürmektir tek çaresi

Kendi adıyla dernek kurmak için yanına gelen heyete "Bu dernek, Kürt, Türk, Çerkez, Alevi, Sünni ayırmadan çocuk okutursa sevinirim" diyor.

Âşık Veysel'in gençliğinde Anadolu'da bazı ortamlarda saz çalıp türkü söylemek İslamiyetle de bağdaşmazdı. Âşık Veysel ve arkadaşı, Adana'da bir dükkânda saz çalarken dükkânın asıl sahibi geliyor. Bunları sırtlarından itekleyerek dışarı atıyor. "Dükkânın betini bereketini kaçırdınız. Allah'ın ve Peygamberimizin men ettiği bu sazı çalacağınıza, camide mendil açıp dilenin..." diyor.

Bütün bunlara tepkili olan Âşık Veysel, dinsel ve geleneksel bazı kavram, değer, tutum ve davranış biçimlerini kesin deyişlerle eleştirir. yobazlığın her zaman karşısındadır. Şeyh Sait ayaklanması için söyledikleri, günümüzde . "Şeriata göre yaşayacağız, şeriat istiyoruz" vs. diye ortada gezenlere, şeriata teslim olmuş birçok aydına söylenmiş gibidir

Menemen meselesi geldi meydana
Orda birkaçları uydu şeytana
Mehdi diye kendin kendin urgana
Taktı kurtulmadı darlarımızdan

Şeriata, şeyhlere... karşı olduğu bu şiirinde Âşık Veysel, "mektepleri, tren hatlarını..." onların karşısına koyar.

Ortadoğu'nun tasavvuf denilen kültür alanında, bağnazlık azıcık gevşer. Tasavvufta insan Allah'la cilveleştiği gibi, ona Ortodoks Müslümanlığın soramadığı soruları da sorar. Ama bu da hep belli gelenekler içinde olur

Âdem'i sürdün bakmadın
Cennet'te de bırakmadın
Şeytan'ı niye yakmadın
Cehennemin var da senin

Kilise'de despot keşiş
İsa Allah'ın oğlu demiş
Meryem Ana neyin imiş
Bu işin var bir de senin

Veysel niden aklın ermez
Uzun kısa dilin durmaz
Eller tutmaz gözler görmez
Bu acayip sır da senin

Görüldüğü gibi sorgulardan sonra yine teslimiyet var.

Halk kültürü -Osmanlı kültürü

"Aşık Veysel, halk kültürü-Osmanlı kültürü zıtlığına çok duyarlıdır. Bilindiği gibi, Osmanlıların dilleri, Türk dili değildi. Arap'tan, Fars'tan, Türk'ten oluşturulmuş, öykünme bir dildi (Osmanlıca). Müzikleri, edebiyatları da ona buna öykünmeydi.

Veysel'in doğumundan on beş yıl kadar önce, Abdulhak Hamit, Dertli'nin bir şiirini Namık Kemal'inkine benzetir. "Büyük Vatan Şairi" buna çok hiddetlenir, "Ben o kötü kelimeleri kullanmam" der. Vatan şairimiz, halk ozanının dilini, sözcüklerini ağzına almazmış. Böylesine tiksiniyor Türkçeden.

Veysel'in doğduğu yıl (1894), Ulu Hakan Cennetmekân Abdülhamit Han Türkçenin yerine ulusal dil olarak Arapçayı geçirmek ister (Zincirkıran B. Metinlerle Edebiyat Bilgisi I. İzmir Eğitim Enstitüsü yayını. 197039). Oysa, bu dönemde aydınlarımız bir başka dile, Fransızcaya iyice alışmışlardır. Resmi yazışmaların yalın ve açık olması için, saray kâtiplerinin, önce Fransızca yazıp sonra Türkçeye çevirmeleri buyurulur (Levent A.S. Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri. 1. Baskı 160). Veysel, on dokuz yaşındayken, 1913 yılında, bir başvezir, özel ya da resmi bütün yazılarını önce Fransızca yazıp, sonra Türkçeye çevirmektedir (Türk Dili. Aralık 1974 957).

Bazı varlıklı ve aydın çevreler, hiçbir kültürel bağla bağlı değildir. 1925'te Amiral Bristol, Amerika'ya verdiği raporda, "Celal ve Suphi Nuri İleri kardeşler, milliyetçilik ticareti yaparak zengin olmuşlardır. Evlerinde Rumca konuşurlar" der (Küçük Y. Türkiye Üzerine Tezler. İstanbul, Tekin. 1979189)

Âşık Veysel, süregelen bu iki ayrı kültürü (öykünme kültürü - halk kültürü), türkü - şarkı zıtlığıyla anlatır. Şarkıya (Osmanlı kültürüne) karşı, türküye (halk kültürüne) bağlıdır

Şarkı gazeldir hatamız

Âşık Veysel'in ilgisi yalnızca kültürel değerlerle sınırlı değil. Bizi çevreleyen evreni, içimizdeki bilinci de sorgular. İçe bakışla, bu varoluşun gizini çözmeye uğraşır

Yıllarca aradım kendi kendimi
Hiçbir türlü bulamadım ben beni
Hayal mıyım ürüya mı bilinmez
Hiçbir türlü bulamadım ben beni

Varlığım yokluğum bir Veysel adım
Gök kubbede kalacaktır ses kadim
Elli üç yıl kendi kendim aradım
Hiçbir türlü bulamadım ben beni

***

Sonunda kendisinin ve evrenin bilinemezliğine varıyor

Bulunmaz kenarı haddi ne fayda
***
Dönüyor bir dolap çarkı belirsiz
Çağlayan bir su var arkı belirsiz
***
Dizelerinde sık sık diyalektik anlamlara rastlıyoruz

Derdim bana derman imiş bilmedim
***
Sefanın cefanın farkı yok bence
Eğer düşünürsek inceden ince
İkisi de son haddine varınca
Dümdüz olur iniş yokuş dereler

Zıt iki şey, gelişimlerinin uç noktasında birbirine dönüşebiliyor. Ancak yine diyalektiğe uygun olarak, güçlerden ya da oluşlardan her birinin bir sırası, vakti vardır

Her çiçeğin bir mevsimde yer'olur

Emek verip yaptığı bostanını sel alınca şöyle diyor

"Bahçemi sel aldı diye yatmak olmaz. Zaten eskisi gitmezse yenisi gelmez. Bostan yerine fidan dikmeyi düşündüm."

Ama onun, ruhları asıl hayran bırakan tarafı, teorik düşünceleri değil, türkü söyleyişi ve saz çalışıdır. Sazına söylediği bir şiirde

Çalıştım sesimi sesine kattım

diyor. Bu, bir sazı çalma felsefesidir İç sesi bir sazda yaratmak. İnsanın sazla, sazın insanla bir ve aynı olması. Âşık Veysel, bu birliği

Ben bir insanoğlu sen bir dut dalı

Ben babamı sen ustanı unutma

dizelerinde de anlatır. Şimdi ülkemizde, çok sayılı bir iki çalgıcı dışında kimin sazını tanıyabiliriz. Oysa Âşık Veysel ilk tezene vuruşunda bellidir.

Dünya ölçeğinde sanatçıları yüz yüze dinleme fırsatım oldu Ünlü Arjantinli gitarcı, ozan ve şarkıcı Atahualpa Yupanqui, Amerikalı Joan Baez, Yunan Mikis Teodorakis... Hiçbirinde Âşık Veysel'deki soylu düzey yoktu.

Seçtiği türküyü sazına uyarlar. Kendi söyleyişince söyler.Onu, başkalarından ayıran, işte bu kişisel üsluptur.

1952'de İstanbul Spor ve Sergi Sarayı'nda onun için düzenlenen gecede Ahmet Kutsi Tecer şöyle diyordu

"Aramızda onun çok yürekten hayranları ve dostluğu ile övünen birçoklarımız bulunuyor. Ben de bunlardan biriyim.

Halk şiirinin az zamanda bu derece yaygın bir hal alması, gelişmesi Âşık Veysel'in o eşsiz şahsiyeti sayesinde olmuştur. O sazının sesi gibi şiirlerinin sesini de çok içten, çok derinden kavramayı ve hayatın akışına göre düzenlemeyi bilmiştir. Bütün bunlarda hayatın kendisi kadar halis bir şahsiyet ortaya koymuştur."

Doğa ve sevi şiirleri

Onun en güzel şiirleri doğa ve sevi şiirleri. Doğadaki rengi, sesi, akışı ne güzel duyurur. Onun sevi şiirleri öylesine özneldir ki birini alıp kendi sevgimize, sevdiğimize uygulayamayız.. Her şiirinde zaman, mekân ve sevgiliye bağlı özel nakışlar bulunur.

Türkçeyi yalın, usta ve çok etkili kullandığı şiirlerinde duygusal yoğunluğun her zaman düşünsel ve nesnel bir eğilimle dengelendiği görülür. Nitelikli, köklü ve yetkin bir dille, yapmacıksız, gösterişsiz, oturmuş saltık bir şiir verir. Halk şiiri tekniğinde kusursuzdur. "Sıkı bir düzen içinde (şiir) rahatça konuşur" (Sabahattin Eyuboğlu). Yapıtlarında yaşam sevinciyle, hüzün; topraksı bir direnişle, umutsuzluk ve tevekkül; içtenlikle, çekingenlik ve kendini ele vermeme bir aradadır.

Yüzyılların kendisinde topladığı kültürel birikimle, şaşmaz bir biçimde, türkünün hasını seçer. 1931'de ilk kez aydınların karşısına çıktığında, Emlek yöresinin o zamana kadar dışa kapalı türkülerini söylüyordu. Süzülüp gelenler içinde en güzellerini seçmişti. "Bize o zamana kadar duyulmamış sesler getirdiler. Çaldılar, söylediler." (A.K. Tecer). Veysel efsanesi de işte ilk kez duyulan bu türkülerle başladı.

Âşık Veysel, doğada olsun, kültürel yaşamda olsun tuhaflıklarla alay etmeyi sever. Bahçesini silip süpüren sele şöyle söyler

Yağmur yağmış sel bulanık geliyor
Büyük tüccar her kalemden alıyor
Parası yok birer marka veriyor

O, eski âşık geleneğinin birçok öğesine önem vermez, ya da eleştirir. Tapşırma (mahlas) seçmemiştir. Atışma geleneğini her zaman kınamış, bâde içme geleneğini alaya almıştır

Kabını yumaya bulamaz karı
Hint'ten Hindistan'dan bahseder yâri

Bu dizelerde, çağdaşı, Şarkışla Baharözü'lü Feryadi'nin, düşünde, ak sakallı pir elinden bâde içip, Hindistan'dan yâr sevmesiyle alay etmektedir.

Eski âşıkların onca şiir yazdığı peygamberler, oruç, namaz, kadınların açık saçık gezmesi, Arapça harflerin sırasına göre dizeler oluşturma, muamma, ebced, lebdeğmez ömür destanı gibi şeylerle ilgilenmez. Bu görünümüyle de gelenekten ayrılır. Alevi ozanların çokça andıkları Hz. Ali, Ehlibeyt, On İki İmam, Muhammed - Ali... konularına da takıntısı yoktur.

Âşık Veysel, uzmanların halk şiiri geleneğinden sayageldikleri doğaçtan söylemeyi de yadsır

"Ben doğaçtan söylemem. Doğaçtan söylenen şiirlerin anlam ve mantığı olmaz. Bu nedenle de yaşamazlar. Yazamadığım için pek kolay şiir dizemiyorum. Ama, yine de çok uzun sürmez şiiri kotarışım. Dizeleri aklımda tutar, birçok kez tekrarlarım. Eğer, şiiri türküleştirmek istersem, ona uygun bir avaz bulurum. Yoksa bir deftere yazdırırım. Böylece artık şiir benim şiirim olur."

Âşık Veysel'in bu sözleri, doğaçtan söyleme varsayımını yıkar gibidir. Okuma yazma bilmeyen diğer âşıkların da Veysel gibi, şiirlerini bir kotarışları olmalıdır.

Buna karşılık, Âşık Veysel, bazı gelenekleri ve özellikle sûfi - Alevi zümreler arasında yaygın olan, "Hak âşıklığı" oluşumunu izlemiştir. Bu çevrelerce, halk şiirinde, nesnel dünyaya duyulan aşktan, Hak aşkına doğru giden bir olgunlaşma olduğu varsayılır

Altmış iki yıldır seni ararım
Tükendi sabırım yoktur kararım
Dağa taşa kurda kuşa sorarım
Kimse bilmez hikmetini işini

Günümüz ünlü yazarlarının bazılarının yapıtlarında onun dizelerine rastlanır. Yaşar Kemal'in "Yer Demir Gök Bakır"ında, Muhtar Sefer şöyle söyler "Gün geçirip fırsat vermemeli zamana"

Âşık Veysel'in şiirlerini toplayan kitap ve antolojilerde, onun yetiştiği bölgenin, sözcüklerini bilmemekten gelen yanlışlar vardır. Birini örnek göstereceğiz Âşık Veysel, baltasını çalan birine

Karametli garip başın

der. "Karametli", dertli, belalı anlamındadır. Tüm kitap ve antolojilerde bu dize

Kerametli garip başın olarak geçer.

İstanbul'a geldiğinde, Sirkeci'de Afyon - Eskişehir Oteli'nde kalırdı. 1964 yılında onu ziyaretimde tuttuğum notlardan kimilerini de buraya koyacağım

Burası üç yataklı bir oda. Birinde Âşık Veysel, birinde oğlu yatıyor.

Âşık Veysel'in yatağının yanına, etajer yerine bir sandalye çekilmiş. Ceketi sandalyenin arkalığına asılı. Sandalyenin üstünde, el örgüsü beyaz yün çoraplar, sigara tablası, ağızlık, eski bir çakmak ve daha bir iki ufak tefek var. Bir çala hissettim bu sandalye düzeninde bizim Şarkışla'yı.

Yataklardan birinin üstünde "libasını soyunmuş" saz, duvara yaslanmış.

Elleri titriyor. Yatağının ucunda asılı duran peşkire bir uzanıyor. Yetişemiyor. Oğlu veriyor. Önüne seriyor. Bir çay söylüyor. Bana da. Ve sigarasını yakıyor.

Bir dize anımsatılınca, şiirin tümünü okuyor. Plak doldurmaya gittiklerini söylüyor. 'Efendim, kendileri gelip götürecekler ki söyleye insan. Bizim gidip zorla doldurmamız olmuyor. Bugün gittik, bir plak doldurduk. Vakit geçti, falan dediler. Daha doldurtmadılar.

Bütün şiirlerinin Maarif Yayınevi'nin kitabında bulunup bulunmadığını konuşurken, 'Tanrı'ya Hitap'ı kendi isteğiyle bu kitaba koymadığını sandığımı söyledim. 'Evet' dedi. 'Onu koymaktan çekindim.' Yüzyıllar süren baskılar yüzünden siniyoruz dedim.

'Bilhassa dini baskılar' dedi.

Günümüz aydınlarından da söz ettik. Yaşar Kemal'i tanıyıp tanımadığını sordum. 'Tanırım' dedi. 'Bizim köye de gelmişti. On yıl kadar oluyor.' Yaşar Kemal'in başarılarını anlattım. İnce Memed'in yirmi beş yabancı dile çevrildiğini falan. 'Eferim, Eferim' diyordu.

Âşık Veysel'in kişiliği nasıl? Ağırbaşlı, görgülü, duyarlı, seçkin, esprili, ödünsüz, sıcak ve insancıl... Bunları görüyorum."

Bulunduğu meclisin canlı, tetikte ve öz dolu ruhuydu. Züppe tavırlıyı havalardan toprağa kıç üstü düşüren ince oklar atardı.

En güzel şiirler

O, ölümüne kadar gelişimini sürdürdü. En güzel bazı şiirlerini ölümünden hemen önceki yıllarda söyledi. Onu izleyenler için her zaman yeniydi. Son zamanlarında ona yetişemiyordum. Birbirinden güzel şiirler ortaya çıkarıyordu.

Yukarı Kızılırmak boyları kültürünü yeni bir deyiş ve birleşime ulaştıran özgün bir sanatçı ve kültür adamı olarak, XX. yüzyılın son çeyreğinde Türkiye'de bütün sanat ve kültür alanlarında kimsenin ulaşamadığı çok yaygın bir ün kazandı. Değişik kültürlerin ve olağanüstü bir yaşamın birikiminden oluşan sesi, yalnız bir bölgenin değil, bütün bir ülke halk kültürünün simgesi oldu.

Âşık Ali İzzet şöyle der "O, bir yol tuttu. Sonuna kadar gitti. Şaşılacak iş canım". Âşık Veysel'in şu sözleri birazcık olsun bu "şaşılacak iş"in sırrına varabilmemizi sağlar "Şiirime başlarken köylüyü düşünürüm. Köylü beğenecek mi bu şiiri, onu düşünürüm. Yakınlarımı, birlikte çalıştıklarımı, arkadaşlarımı düşünürüm. Onların beğendiğini, İstanbul'dakiler, nasıl olsa beğenir".

Âşık Veysel olayı, yalnız Türk kültür tarihinin değil, bütün insanlık tarihinin de en ilginç olaylarından biri olmalı. Türk toplumunun tarihinde, din dışı alanda, yaşarken söylence olan kişilere pek rastlanmaz. Çağında Türkiyeli birçok sanatçı, bilgin ve ünlü kişi, onunla konuşmak, dostu olmak için istekliydi.

Tecer'im Âşık Veysel'le

Gezen insan yorulur mu

Âşıklarını ve genel olarak halk kültürünü yüzyıllar boyunca küçümseme geleneği olan bir aydınlar takımı arasında da Âşık Veysel'in kazandığı saygı, kültür tarihimizin ender ve en önemli oluşumlarındandır. O, insanoğlunun nice yetenekli, nice dayanıklı, nice yenilmez olduğunu gösteren güç ve umut kaynaklarımızdan biridir. n

Dostlar Beni Hatırlasın-Åşık Veysel Hayatı ve Bütün Şiirle

(Cumhuriyet Kitap)

Öyküye gençlik aşısı
Öyküye gençlik aşısı
Sema Kaygusuz, Murat Gülsoy, Türker Armaner, Sema Kaygusuz, Müge İplikçi.

Öykücülüğümüzün yeni kuşağının en ilgiye değer yanı, geleneksel edebiyattan aldıkları etkileri kırıp düzyazıyı seçmiş olmalarıdır

SEMİH GÜMÜŞ
Öykünün en çok tartışılan tür oluşu, edebiyatımızın son yıllarının iki belirgin özelliğinden biri. Öteki, çok-satılan romanların piyasa isterlerine ayarlanması ve burada beliren yazarlık tutumunun sorgulanması. Denebilir ki öykünün bütün boyutlarıyla ve derinliğiyle yaşadığı büyük tartışma, sözgelimi roman ya da şiirdeki suskunluğun yanında, şaşırtıcıdır.
Bu denli canlı bir öykü ortamının oluşmasını neye borçluyuz? Doğrusu, kestiremiyorum. Nedeni ne olursa olsun, bu devinim öyküyü kış uykusundan uyandırırken hem eski kuşakların dönüşünü sağladı, hem de yepyeni bir öykü kuşağının doğumuna neden oldu.
Nerede, nasıl oluştuğu tam bilinemeyen birikimin sonunda ortaya çıkan genç öykü yazarları, öykü dergilerini ve öyküye kapılarını açan yayınevlerini doldururken olası bir değişimin haberini veriyorlardı. Çok geçmeden bu olasılığın da, hâlâ yaşamayı sürdüğümüz bir gerçekliğe yerini bıraktığını gördük.
Başlangıçta kolay olmadı. Genç öykücülerin getirdikleri öykü anlayışının yalnızca iç dünyalara, bireye, asıl olarak da yazar bireye dönük olduğu; dışardaki dünyadan, toplumdan, insandan koptuğu yolunda sert eleştiriler yapıldı. Öykücülüğümüzün geçmişinden uzaklıkları, eski kuşaklardan ustaların yanında tutunabilecek düzeyde pırıltılar saçamadıkları da genç öykücülere yöneltilen eleştiriler arasındaydı.

Yaratıcı yazıyla ödeşmek
Bu ilk tepkilerin yeterince olgun olmadığı belirtilebilir. Gitgide çoğalarak edebiyatımıza giren yeni kuşak öykücüler bu tür ivedi yargılarla değerlendirilemezdi. Atılan ilk adımların bütün hayalleri doldurması olanaksızsa, genç öykücülerden önceden bilmediğimiz ustalıklar beklemek de anlamlı değildi.
Bu dönemin neden sonra en önemli öykücüleri arasında anılan Cemil Kavukçu'nun bile başlangıçta yeterince ilgi çekmediği, ancak yeni kitapları
yayımlanmaya başladıkça anlaşılabildiği düşünülürse, beklemek gerekiyordu. Kendiliğinden oluşmuş bir birikimin yol yordam edinmesi, biçim ve anlayış kazanması zamana bağlıydı. Aynı yılların öteki yazarları Mahir Öztaş, Feride Çiçekoğlu, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Murathan Mungan ve Hasan Ali Toptaş'ın da kendilerinden sonra gelen yeni kuşağın öncüleri oldukları söylenebilir.
Bu öykücülerin edebiyatımızın geçmişten gelen birikimini özümsedikten sonra, geçmişin gölgesinde kalmadan kendi öykü dünyalarını kurdukları, biçimsel yetkinliğe ulaştıkları ve her birinin ötekilerden ayrılan özellikler yarattıkları saptanabilir. Bu düzeye ulaşmak için yazarın ilkin yaratıcı yazıyla ödeşmesi gerekir ki, kendi öykü anlayışını kurabilsin.
İkincisi, birbirlerinden farklı düzeyde de olsa, insanı bireyliği içinde anlatmanın yazınsal erdemini bulmuştu onlar. Öte yandan, kendi konumunu geçmişe değil de, kendi çevresine göre belirleyen yeni yazarlar için de bu adlar olumlu örnekler olmuştu.
Öykücülüğümüzün yeni kuşağındaki gençlerin en ilgiye değer yanları, geleneksel edebiyattan aldıkları etkileri kırıp düzyazıyı seçmiş olmalarıdır. Şiir yerinde sayarken bugün öykü tartışılıyor, öykü yazılıyor.
Okuma ve yaratma düzeyinin yükselişini imleyen düzyazının genç yazarları öncelikle kendine çeken bir yaratma biçimi oluşunun meyveleri, sanırım gelecek yıllarda bütün edebiyatımızda toplanacak.
Öyküde geç kalmış Mehmet Günsür'ün yalnızca tek kitabı İçeriye Bakan Kim ile aldığı yeri gelecekte de anımsayacağımıza kuşku yok. Özcan Karabulut'un, insanlık hallerinin günlük hayattaki varoluş biçimlerini kendine özgü bir dille anlattığı öyküleri yanında, politik öykünün yeni biçimlerini denediği öykülerinin bu türü seçecek yeni yazarlar için önemli örnekler olacağını düşünüyorum. Suzan Samancı'nın ülkenin doğusundaki Kürt gerçekliğini bütün sıcaklığıyla anlatan öyküleri özellikle önemli. Bazen yazınsal düzeyin geriye çekilmesini de göze alarak sıcak savaşın yıpratıcı etkileri altında kalan insanları sorun ettiği öykülerinde, Suzan Samancı'nın dönemin genç kuşak yazarlarının uzak durdukları bireysel acılara yakın tanıklığını görüyoruz. Genç yazarların denemekten kaçındığı bir tür olan uzun öykünün başarılı örneklerini veren Ayfer Tunç, ayrıntılara verdiği değer ve anlatım biçimindeki ustalıkla kuşağının olgun yazarları arasında. Yeni anlatım biçimleriyle arayışını sürdüren Nalan Barbarosoğlu da bu arada anılabilir. Hürriyet Yaşar ise, geleneksel öykü anlayışının yalın örneklerini verirken yenilikçi arayışların dışında kalıp kendi öykü anlayışını kararlılıkla sürdürmeye özen gösteriyor.

Postmodernizmin olanakları
Bu kuşağın en genç yazarlarından üçünü özellikle anmak isterim. Niyazi Zorlu, uzun süre geçmesine karşın ikinci kitabını yayımlamadığına göre, üretken sayılamaz; ama hayatı sert yanlarından tutan öyküleriyle gelecekte yazacaklarını bekleten, kendi öykü biçimini kurmuş bir öykücü olduğunu gösterdi. Faruk Duman, ustalıkla yazdığı ilk öykülerinden sonra dil ve anlatım düzeyinde kapalı, minimal biçimleri de zorlayan bir anlayışa yöneliyor. Sema Kaygusuz, insanı başkalarından farklı ayrıntılarda gören, içtenlikli anlatım biçimiyle ve sürekli yukarı çıkan değişimiyle giderek ustalaşacağını haber veriyor.
Genç kuşak öykü yazarlarının içine düştükleri belirgin etki alanlarından söz etmek kolay değil. Belki çok çeşitli öykü anlayışlarından ve öykücülerden etkileniyorlar, ama öykücülüğümüzün geçen kuşaklarından belirgin etkiler almadıkları gibi, dünya edebiyatıyla da içli dışlı oldukları söylenemez. Bu dönemde postmodernizmin yaratım biçimlerindeki izlerinden söz edilebilir. Bütüncül bir edebiyat anlayışı olarak seçilmeyen postmodernizme, anlatım biçimi ve kurguya getirdiği alışılmamış,
şaşırtıcı buluşlar için sağladığı olanaklar yüzünden yönelindiği söylenebilir.
Müge İplikçi, postmodernizmi bilinçli bir seçim olarak görüyor. Hayatı bütün bir yapı olarak almadığı için postmoderizme yaklaşmış. İnsanı, bütünüyle kavranması olanaksız ve bütünüyle teslim olmaktan kaçınılacak parçalanmış hayatın içinde görüyor. Murat Gülsoy postmodernizmin gerekleri neyse, ona göre yazıyor. Kurmacayı her şeyden önce yazının olanakları içinde oynanan bir oyun olarak görüyor. Belki bir öykü anlayışının ilk evrelerinde duruyor.

Duraklama ve bekleyiş dönemi
Öne çıkan bu adlarıyla öykücülüğümüzün genç kuşağının birikimi, son beş altı yıl içinde oluştu. İlk gelenler artık geçen kuşakların ustalarıyla aynı düzeyde görülürken, sonra gelenler ilk gruptan öykücülerin ortaya çıktıkları günleri akla getiriyor. Demek ki önümüzdeki yıllarda en yeni kuşak içinden de başka yeni öykücüler öne çıkacaktır.
Burada belki bu kuşağın birikiminin kaydettiği niceliksel ve niteliksel tırmanışın gelip durduğu düzeyde kendini yenilemesi gerektiği belirtilebilir. Ortak biçim özellikleri şimdi kuşku duyulamayacak denli ayrışmış, kendilerine özgü öykü anlayış ve biçimleri oluşturmuş bu kuşak yazarların, dışa dönüklüğün önündeki sınırları kaldırması, tikel anlatıcının egemenliği yerine, kurmaca kişilerin ağırlığına daha çok değer vermesi beklenebilir.
Geçen altı yedi yıla bakınca büyük bir yol alındığı görülüyor, ama şimdi de yeni bir duraklama, bekleyiş içindeyiz. Kuşağın yaşadığı sıçrama, bir direnç noktasına takılı duruyor.
Bu durumun edebiyatın çeşitli dönemlerinde yaşanan niteliksel ilerleme süreçlerine çok uygun olduğunu düşünüyorum. Bu düzeyde bir süre bekleyen genç kuşak yazarlar, yeni arayışlarla yeni değerler kattıkları öyküyü neden sonra daha yukarı çekeceklerdir. Bunun ipuçları şimdiki bekleme döneminde saklı. Buradan ileri gitmeyi sağlayacak olan asıl etken, öykü anlayışlarını daha yetkinleştiren bu yazar kuşağının içinden yeni, sürükleyici pırıltılar, öncüler çıkmasıdır. Tekdüzeliğe düşmeyi önleyecek olan da budur.

(Radikal Kitap)

Sabahattin Ali'nin Bilinmeyen Öyküleri

"Çakıcı'nın İlk Kurşunu" adlı kitapta ilk kez yayımlanan dört öykü, Sabahattin Ali öykücülüğünün tam bir yansıması.

M. Sadık Aslankara

Yapı Kredi Yayınları, Sabahattin Ali'nin daha önce yayımlanmamış dört öyküsünü bir araya getirmiş Çakıcı'nın İlk Kurşunu / Tereke (2002). Öyküler şu başlıkları taşıyor "O Arkadaşım", "Bir Hakikatin Hikâyesi", "Barsak", "Çakıcı'nın İlk Kurşunu".

Kitabı yayına hazırlayan Nüket Esen, Zeynep Uysal, Engin Kılıç, Olcay Akdeniz dörtlüsünden Nüket Esen, "Önsöz"de bunların "ikisi tam, biri bitmemiş üç kısa hikâye, bir uzun hikâye" (9) olduğunu belirtip Sabahattin Ali'nin sandığından çıkarılmış ürünler olduğunu ekliyor.

"O Arkadaşım"ın altına, yayıncı şu notu düşmüş "15 Mayıs 1928'de Irmak dergisinde yayımlanan bu hikâye ile Sabahattin Ali'nin kendi elyazısıyla 'sandığında bulunan' nüsha arasındaki farklar dipnotlarda gösterilmiştir." (17)

Bunlar "dipnotlar"da değil, "Notlar"da gösterilmiş (20)... Ancak açıklamaların, yayımlanan öykü temele alınarak mı el yazısındaki farkları içerdiği yoksa el yazısı temele alınarak mı yayımlanan öyküdeki değişiklikleri vurguladığı ne yazık ki "Notlar"da somut olarak anlaşılamıyor... Öykünün sonuna, yayımlanan metnin hangisi olduğu eklenebilseydi bu kargaşa önlenirdi herhalde.

Yayıncının notundan, "O Arkadaşım"ın bir çalım Irmak'ta yayımlanan metin olduğu biçiminde bir yoruma gidilebilir belki. Böylece kitapta yayımlanan öykünün dergide yayımlanmış öykü ile aynı olduğu düşünülebilir.

Ne ki öykünün sonuna, yazıldığı tarihin eklenmiş olması, sandıktan bulunanın da yayımlanmış olabileceği olasılığını çıkarıyor ortaya. Buna göre yayımlanan metnin sandıkta bulunan metin olduğu, açıklamaların, bu metin temele alınarak yapıldığı da usa getirilebilir. Sabahattin Ali, öyküyü yayımladıktan sonra, ileride kitaplarına alma düşüncesiyle öyküsü üzerinde kimi düzeltmeler yapmış olabilir pekâlâ. "Notlar"daki 5., 14., 29. maddelerde "elyazısında ... yok" vb. türündeki açıklamalar bir çalım ipucu oluştursa da dile getirdiğim kuşkuyu tam anlamıyla ortadan kaldırmıyor bana göre.

Çünkü açıklamalarda, Sabahattin Ali'nin değişikliklerinin içeriğine bakıldığında, "fark"ın görece daha gelişmiş bir dil beğenisi yansıttığı izlenimini ediniyor insan.

Bunlar nasıl öyküler, biraz da bunun üzerinde duralım.

Sabahattin Ali Öykücülüğünün Bir Yansıması

İlk kez yayımlanan bu dört öykü, bana göre Sabahattin Ali öykücülüğünün tam bir yansıması. Daha önce "Cumhuriyet Kitap"ta yazmıştım (10 Ağustos 2000); Sabahattin Ali'nin öykücülüğünde dört ayrı evre olduğu görülüyor

I.Evre Emekleme Evresi Romantik Gerçekçilik Evresi (Sabahattin Ali'nin öykü yayımlamaya başladığı 1926'dan 1935'e dek yaklaşık dokuz yıllık dönemin öyküde emekleme ve ayağa kalkma devresi olarak geçtiği söylenebilir.)

II.Evre Geçiş-Ayağa Kalkma Evresi Kaba Gerçekçilik Evresi (Sabahattin Ali öykücülüğündeki ikinci evreyi bir "geçiş evresi", bir "ayağa kalkma evresi" olarak adlandırabiliriz. 1933-34 dönemini kapsayan bu evre, onun romantizmi bıraktığı, ama kaba gerçekçilikten de henüz kurtulamadığı, yine de öykülemede ayaklarını artık sağlam biçimde yere bastığı bir evre olarak değerlendirilmeli.)

III.Evre Olgunluk Evresi Toplumsal Gerçekçilik Evresi ("Olgunluk Evresi" ya da "Toplumsal Gerçekçilik Evresi" olarak adlandırabileceğimiz bu üçüncü evre, tam bir doruk evresidir 1935-36. 1935'ten 1942'ye dek sekiz yıllık süreyi kapsayan doruk evresi, on beş de altın öykü kazandırmış görünüyor öykü yazınımıza.)

IV.Evre Son Evre Gerçekliğin Yansıtılışında Yeni Arayışlar Evresi (Öykücülüğünün 1944-47 yıllarını kapsayan son evresinde Sabahattin Ali'nin yeniden bir arayışa yöneldiği gözleniyor. Bu yüzden bu son evreye "Gerçekliğin Yansıtılışında Yeni Arayışlar Evresi" de denebilir...)

İlginçtir, ilk kez yayımlanan bu dört öykü, Sabahattin Ali öykücülüğündeki evrelere göre bir dağılım gösteriyor. Nitekim ilk iki öykünün Sabahattin Ali'nin romantik evresine denk düşen öykünmeci ürünler olduğu açık.

Bu nedenle hem "O Arkadaşım", hem de "Bir Hakikatin Hikâyesi" yazarın birer öykü çalışması biçiminde alınabilir. Sabahattin Ali'nin bunları kitaplarına almayışı da görece bu kanıyı destekliyor.

Yarım olan "Barsak" adlı öykünün ise, onun olgunluk evresi ürünlerinden biri olduğu daha ilk satırlarda anlaşılıyor. Bu öykünün tamamlanamayışına yanmamak elde değil! Sabahattin Ali, bunu 1936-37 yıllarında yazmaya yönelmiş olabilir. Çünkü o dönemin doruk, yetkin örnekleriyle benzerlik gösteriyor "Barsak".

Görüldüğü kadarıyla bir yolculuk öyküsü bu. Ama kahramanların ruhsal deriliğine, kişilik katmanlarına öylesine egemen, öykü atmosferine bunları öylesine güzel sızdırıyor ki Sabahattin Ali, bir kez daha hayran kalıyorsunuz.

Bu dönemin unutulmayacak iki yolculuk öyküsü daha anımsanabilir "Kamyon", "Uyku". İlk kez okuduğumuz "Barsak" adlı yarım kalmış öyküde "kamyon", "otomobil" sözcüklerinin bir arada kullanılışı, ister istemez "Kamyon" adlı öyküyü de çağrıştırıyor.

Bir gerçek de şu Sabahattin Ali öykülerinde "yolculuk", en önemli izleklerden biri. Yazarın bu alanda bir verimlilik, üretkenlik gördüğü kesin.

"Barsak", yarım kalmışlığı içinde bile, ta yetmiş yıl önceki Bergama-İzmir yolunun görsel değerini vurgulaması, yolculuk koşullarını yansıtması bakımından da ilginç ipuçları sergiliyor doğrusu.

"Çakıcı'nın İlk Kurşunu" adlı öykünün de ilk evre ürünlerinden olmadığı açık. "Komik-i Şehir" adlı öyküsünde olduğu gibi ilk evre ürünü olsa bile, bu da bu evrenin sonlarına tarihlendirilebilir.

Öyküleri sıralarken, yayına hazırlayanlar keşke bunu dikkate alıp "Barsak"ı en sona alsalardı.

Pek pek 1933-34'teki "kaba gerçekçilik" evresinde yazılmış olabilir "Çakıcı'nın İlk Kurşunu" ama daha sonra değil! Hatta 1932'ye dek yazılmış olabileceği; dildeki beğeni düzeyinden, seçilen sözcüklerden yola çıkarak bunun 1932'ye gelmeden, bir olasılık 1930'dan önce yazıldığı bile düşünülebilir. Nitekim sözdizimleri, bunlardaki iğreti yazınsallık, genç Sabahattin Ali'nin, olgunlaşma sürecinde henüz yolun başında olduğunu ele veren ipuçları...

Oysa "Barsak", kesin, daha sonra...

Sabahattin Ali'nin Sosyal İsyancıları

Yine de gençliğine, yolun başında oluşuna karşın Sabahattin Ali'nin, daha o yaşlarda, Çakıcı'yı bir "sosyal isyancı" bağlamında alışının da dikkat çekici olduğunu belirtmeden geçmeyeyim.

Şu satırlar, tartışmasız biçimde bunun kanıtı bence

"Çakıcı, söylediği vaadini tuttuğu taktirde, işte bu sefih saltanatın bilmeyerek bir rakibi, bir düşmanı, bir yıkıcısı kesilecekti." (46)

Sabahattin Ali "Çakıcı'nın İlk Kurşunu" adlı öyküyü, özellikle bir masala, söylene dönüştürme yolunda çabaya girişiyor görüldüğü kadarıyla. Yaşar Kemal'in Çakırcalı Efe'sinden farklı olarak bir halk hikâyesine dönüştürüyor bunu.

Öte yandan Çakıcı'yı, bir "zeybek oğlu"na öldürtürken, söylenceyi sürdürme yönündeki eğilimini de gösteriyor. Hoş, etkileyici, dramatik damarları akıcı, yönsemeleri keskin, kıvrak bir öykü...

Bunların ardından şunu söyleyebilmek olası "Komik-i Şehir"i, "Çakıcı'nın İlk Kurşunu"nu okuduktan sonra Kuyucaklı Yusuf'un, aslında açıktan açığa geliyorum, dediğini görüyor insan. Gerçekten de "Çakıcı'nın İlk Kurşunu" ile "Komik-i Şehir", Sabahattin Ali'nin Kuyucaklı Yusuf gibi bir roman doruğu ortaya çıkarabilmesinin somut dayanakları bence.

Cumhuriyet Kitap'taki o yazıyı şöyle bitirmiştim, olduğu gibi aktarıyorum

Kimler, nasıl değerlendirir bilemem, ama bildiğim, Sabahattin Ali, bizler gittikten sonra da "aşk"larıyla, "özgürlük"leriyle yaşamayı sürdürecek...

Nisanlarda, öldürülüşünün yıldönümünde kırlangıçlar, cıvıltılarıyla, onun ağzından bunu seslendirecek işte... Yurdun dört yanına renk yayan, koku salan bin bir çiçek, onu esenleyecek.

Ne mutlu bize ki, onun gibi bir yol göstericimiz var öyküde!

Hadi, sıra sizde, durmayın nisanlayın günlerinizi..Sabahattin Ali'den öyküler okuyup kırlangıçlara, çiçeklere savurun okumalarınızı... İçinize çekin aşkları, özgürlükleri, Sabahattin Ali'nin bizim için yazdığı.

Yazışma P.K. 251 06443 Yenişehir-Ankara

E-Posta msaslankarahotmail.com

(Cumhuriyet Kitap)

***

Pop-Kültür

Klasik romanda konunun yoğunlukla işlenmesi büyük bir marifet sayılırdı, yazar bir hikâye anlatıyorsa, o hikâye ile ilgili her şeyi konuya yedirmeye çalışırdı ve sonunda, bilinmeyen öğelerinden arınmış temiz bir öykü çıkardı ortaya. T. S. Eliot buna "tutarlı yoğunluk" adını vermişti. Günümüz edebiyatında ise aşırı bilgiyle donatılmış romanlar, yoğunluğu konunun dışına taşırarak bir çeşit yeni moda "tutarsız yoğunluk" başlattılar; sanki romancı hikâyesini anlatırken kendini kaybedip tüm evrenin oluşum tarihini anlatmaya girişiyor. Aşırı geveze yaşlı bir kadına yemek tarifi sorduğunuzda manava giderken ne giydiğini anlatmaya başlaması gibi, konu insanlık tarihinin belli evrelerinde dağılıp bulanıklaşıyor ve en nihayet yan kaymalar toparlanıp konuya geri dönüldüğünde okuyucu yorgun düştüğünden öyküden iyice uzaklaşmış oluyor.

Henüz 26 yaşındaki İngiliz yazar Zadie Smith'in "İmza Toplayan Adam" adlı romanını okurken bu konu dışı kaymaların abartıldığını düşünmeye başladım. Yazdığı her sözcükten sonra o sözcüğün büyüsüne kapılıp, esprili ve komik yan sapmalara dalması, komiklikler yaparak dikkatimi dağıtmaya çalışan bir çocuk gibi rahatsız etmeye başladı beni. Kuşkusuz bilgi çağındayız ve tüm bilgiler bedava. Bilgi -ki burada bilgi derken düşüncenin ürettiği bilgiden söz etmiyorum, sıradan ansiklopedik malumat demek daha uygun belki- bir çeşit yeni karakter gibi romana dalış yapmış ve yirmi birinci yüzyıl romanından da kolay kolay çıkmayacak gibi duruyor.

90'lı yılların Amerika'da patlama yapan oyunlarından "Trivial Pursuit" adlı, en saçma soruların yanıtlarını kim bilebilir oyunu gibi, romanlar da "trivia" denilen, gereksiz bilgiler yumağına dönüşmeye başladı neredeyse.

Kendini izleyen kuşağın üyesi

Zadie Smith'in yeni romanında doruğa ulaştırdığı bu stil, çağdaş romanda yeni nesli anlatmak için kullanılan bir yöntem belki de. Bir oyun gibi bunca gereksiz bilgiyi anlamanız ve konuyu takip etmeniz bir yetenek gibi okuyucudan bekleniyor. Aslında bu oyunun eğlencesiz olduğunu söylemek zor. Bir açıdan bakıldığında da bu gereksiz bilgi yumağı gibi görünen anlatım, çağımızı derinden eleştiriyor Saatlerce televizyon karşısında bir kanaldan diğerine zıplayarak geçen, ne seyrettiğinin farkına bile varmayan, uzun süre tek bir şeye dikkatini toparlayamayan, insanları markalaştıran bir kültürün ürünü olan yeni bir kuşağın eleştirisi. Zadie Smith buna "kendini izleyen kuşağın üyesi" adını veriyor romanda. Bu neslin çocukları, her şeye seyirci oldukları gibi, kendilerini de bir filmin parçası sanıyorlar. Her davranışı ve ifade biçimini televizyon dizilerinden çalan kuşağı temsil ediyorlar.

Smith'e göre bu neslin bir başka özelliği, tüm kültürleri kendi geçmişleri sanmaları. Hiçbir şey derinliğine bilinmediğinden tüm dinler ve felsefe öğretileri birbirlerine karışmış olarak algılanıyor. Aklı karışık bu yeni nesli anlatırken Yahudilikten Zen Budizm'e, Kabala büyüsünden animizme, çok geniş alanda inanç ve inançsızlığı anlatıyor Zadie Smith de.

"İmza Toplayan Adam" Çin asıllı bir baba ile Yahudi bir annenin İngiltere'de doğmuş oğlunu anlatıyor. Çin-Yahudi-İngiliz Alex-Li adlı bu çocuk, romanın başlığında bahsedilen imza toplayan adam oluyor büyüdüğünde. Ünlülerin imzalarını toplayıp, beceriksizce bu işin ticaretini yapıyor. Bir de kitap yazıyor Alex-Li Bu kitapta Yahudi olanlarla, Yahudi olmayanları ayırmaya çalışıyor. "Örneğin ben Yahudiyim. Count Basie Yahudidir. Ray Charles Yahudidir. Eddie Cantor Yahudi değildir. (...) New York'ta veya herhangi bir büyük kentte yaşayanlar Yahudidir. Katolik bile olsan, New York'ta yaşıyorsan Yahudisindir. Butte veya Montana'da yaşıyorsan Yahudi olsan bile Yahudi değilsindir. Soğuk içecekler Yahudidir. Yahudiler keşfetmiş olsa da süt tozu Yahudi değildir..." sözleriyle başlıyor romana. Canlı cansız her şeyi Yahudiler ve Yahudi olmayanlar olarak ikiye bölme hastalığı roman boyunca sürüyor. Romanı ortaladığınızda bunun altında hiçbir mantıksal neden olmadığını anlamaya başlıyorsunuz. Bazı dillerdeki dişi ve erkek tanım edatları gibi evrenin basit şekilde ikiye ayrılmış olduğunu görüyorsunuz.

Bunun roman içinde simgesel anlamları var tabii ki. Roman kahramanlarının kendilerini ne olarak tanımlayacaklarını bilmemeleri yatıyor altında, çünkü Alex-Li gibi diğer kahramanlar da kimlik sorunu yaşıyorlar. Alex-Li'nin en yakın dostu Adam, Harlem'li zenci bir Amerikalı ama aynı zamanda ataları Etiyopyalı az sayıdaki Yahudilerden. Zadie Smith bu kahramanlar sayesinde çok-dinlilik, çok-kültürlülük ve çok-ulusluluk temalarına giriyor, bir ırkın temsilcisi gibi görünüp, bambaşka bir kimliğe sahip olmanın komedisini yaratıyor.

Alex-Li, Adam, Joseph ve Rubinfine çocukluk yıllarından beri tanışıyorlar. Alex-Li'nin babası bir öğleden sonra 12-14 yaşlarındaki bu dört çocukla güreş maçı izlerken, beynindeki ur nedeniyle yakında öleceğinin bilincinde ama oğluna karşı duyduğu aşırı sevgi nedeniyle bu bilgiyi kendisine saklıyor; kalabalıkta oğlunun güreşçilerden imza almasını izlerken fenalaşıp ölüyor. Giriş bölümündeki Alex'in ilk imza alması etrafında dönen olaylar, daha sonraki olaylara da duygusal zemin hazırlıyor romanda.

Şimdi 20'li yaşlarında olan Alex, belki de babasını yitirmesinin etkisiyle kendisine meslek olarak imza toplama işini seçiyor. Duyarsız ve ilgisiz bir genç gibi duruyor, onu yaşıtlarından ayıran bir özelliği 13 yaşından beri hiç bıkmadan her hafta Kitty Alexander adlı bir film yıldızına mektup yazıp imza istemesi. Bu Alex'in en belirgin saplantısı. Hiç yanıt almadığı halde her hafta yazmayı sürdürdüğü mektuplar onun bir bakıma tapınma biçimi, her hafta sinagoga, camiye ya da kiliseye giden insanlar gibi o da her hafta bir kez Kitty Alexander'a mektup yazıp imzasını isteyerek pop kültürün yarattığı bir yıldıza tapınma yolunu seçiyor. Haftalık mektup ritüelleri, bir anlamda onun yaşamdan kaçtığı anlar ve yaşamına tek belirgin ritim veren olgu, bu yüzden yıllar sonra bir mektubunun yanıtlanması tüm yaşamının altüst olmasına neden oluyor. Dualarının gerçekleşmesi büyük bir şok yaratıyor, bunun bir başlangıç mı yoksa bir son mu olduğuna karar veremiyor.

"İmza Toplayan Adam"da bana en ilginç gelen konu Smith'in Kabala mistisizmine daldığı bölümler oldu. Yazının başında da belirttiğim gibi, çok fazla yan konuların olması romanı bence zayıflatan bir stil yaratmış, okumayı güçleştirmiş. Ayrıca aşırı bir süsleme gibi kullandığı komik unsur Türkçeye aktarıldığında ortaya iyi çıkmamış. "Adam aşağı yukarı üç yıl sonra yitireceği o neşeli ses tonuyla, Biz Museviyiz! diye şakıdı. Yalnızca çocuklara özgü bir duygu; bu çağda genetik ve kültürel miras fazladan bir ayakkabı gibi birden ele geçirilen acayip fakat müthiş güzel bir şey sanılır. Hey, ben Avrasyalıyım! Ha, ben bir Maori'yim! Bak, gidonu bıraktım!" gibi bölümlerdeki konuşma tarzındaki argo deyişler Türkçe kaba kaçmış. Ya da "Alex, hayat boyu kahrolası en büyük budala olma" fazla Amerikan kalmış Türkçe metin içinde.

Tüm bunları söyledikten sonra, yine de Zadie Smith'in neden günümüzün en yetenekli yeni yazarlarından biri sayıldığının örnekleri de var romanda. Örneğin, Alex her evden çıktığında küçük bir arabaya sığmayacak büyüklükte bir mobilyayı arabaya sığdırmaya çalışan haham Rubinfine'in engel oluşturması, bir mahalle içine tıkılıp kalma duygusunu çok iyi vermiş. Ayrıca sokakta karşılaşan iki arkadaşın anlatıldığı bir sahnede ansızın karakterlerden birinin "dolabın ahşabında elini gezdirmesi" hoş bir labirente sokuyor okuru, mekân duygusunu yitirmesine neden oluyor, daha sonra dolabın arabaya sığdırmaya çalışılan mobilya olduğunu anlayınca ancak netleşiyor sahne. Smith bu tür mekân ve zaman labirentlerini güzel dile getirdiğinden, Borges'in öykülerini çağrıştıran okuru yanıltma oyunları metne gizemli bir hava vermiş.

İmza Toplayan Adam/ Zadie Smith/ Çeviren Mefkure Bayatlı/ Everest Yayınları/ 2003/396 s.

Bol kitaplı günler...

TURHAN GÜNAY

(Cumhuriyet Kitap)

***

YENİ ÇIKANLAR

Ay deyip geçmeyin
BEDEN İÇİNDE YOLCULUK
Johanna Paungger, Thomas Poppe, Çeviren: Sıdıka Orhon, Omega Yayınları, strateji, 351 sayfa.
Bacaklarınızdaki selülitlerle karşılaştığınız anlarda onları yok edemeyişinizin nedenlerinden birinin, pencerenizde parıldayan ve selülitlerinizi aydınlatan ay olduğunu hiç düşündünüz mü?
Günümüzde revaçta olan doktor kontrolünde, bilimsel yöntemlere bağlı sağlıklı kalma yollarına ufak çapta bir isyan başlatan Beden İçinde Yolculuk, Omega Yayınları tarafından yayınlandı. Yazarlarının deyimiyle tıb biliminin el sürülemeyen tahtını yıkmayı değil ama varolan alternatifleri sunmayı amaçlayan çalışma, doğa ve ay ritmleriyle sağlıklı olmanın yollarını anlatıyor. Benzerleri gibi kendi gücümüzü tanımanın ve kullanmanın önemini vurgulayan kitaptaki önerilerse atalarımızın
'tecrübeyle sabit' dediklerinden seçilmiş. Örneğin ayın ilk dördün evresinde vücudumuz kilo almaya daha müsait olduğu içindir ki selülitleri yok etme çalışmalarımız başarısızlıkla sonuçlanabilir. Yeniay evresiyse başlangıçlar için en uygun zaman. Yani sigarayı bırakma gibi bir girişimin olumlu sonuçlanma olasılığı çok yüksek. Bu arada burç günlerine de dikkat! Örneğin 22 Temmuz-23 Ağustos'u kapsayan aslan günlerinde kalp ve tansiyon sorunlarının başgösterme olasılığını düşünüp kalbe fazla yüklenmemek gerekiyor. Bu gibi etkenlerden dolayı davranışlarımız ve başarmak istediğimiz işler sadece bizim becerimize bağlı kalmayıp, ne zaman yapıldıklarıyla da önem kazanıyorlar. Sağlıklı konutlar, diş sağlığı, düşünme gücü gibi bir çok konu üzerinde ayın ritmleriyle bağlantılı idealleri açıklayan kitap, sadece tıbbi dünyanın ürettiklerini tüketen acizler olmamamız için çağrıda bulunuyor. Tıp dünyasında verilen emeklerle, doğanın ritmlerini uzlaştırmayı sizlere bırakıyoruz. Ama ufak bir hatırlatma: kurt adam hikayelerinin etkisinde kalmadan söylüyorum ki, dikkat edin, dolunay gerçekten tehlikeli olabilir.
Ceren Ünlü
(Radikal Kitap)

***

Yeni yazarlar

KAPAK
Esmahan Aykol, Hakan Günday, Şebnem İşigüzel, Murat Uyurkulak (soldan sağa, üstte) Doğu Yücel, Meltem Arıkan, Fidan Terzioğlu, Tuna Kiremitçi, Elif Şafak (soldan sağa, altta)

Yeni bir yazar kuşağı var. 80'li yıllarla birlikte Türk edebiyatının yaşadığı dönüşüm, 2000'li yıllarda sayıları iyice artan 'yeni' yazarlarla bir kuşaktan söz etmeyi mümkün kılıyor. Roman ve öyküye bambaşka konular, türler ve dil arayışları taşıyan yazarlar, özel hayatlara odaklanırken yeni gençliğin de anlatıcısı oldular

A. ÖMER TÜRKEŞ

2000'li yılları onlardan okuyoruz
Edebiyat ve sanatın insanları etkileme gücünün, daha doğrusu 'söz'ün büyüsünün yittiği bir zamanda ve mekanda yaşıyor ama roman sayısındaki rekor sayılabilecek bir artışa, romanların çok satarlığına ve roman tartışmalarının aktüalitesini hiç kaybetmediğine de tanık oluyoruz. Tanıklığımız bunlarla sınırlı değil, son yıllarda romanın 21. yüzyılda izleyeceği seyri işaret eden önemli bir gelişme daha var: Roman sanatının bugününe genç, henüz 'yolun yarısına' gelmemiş bir kuşak yavaş yavaş ağırlığını koyuyor; bir önceki kuşakların biraz apolitik bulup bir türlü ısınamadıkları 80 sonrası kuşağı, romanlarda ifade ediyor kendisini!..
Edebiyat tarihimizin belki birkaç çatlama noktası tespit edilebilir, ama alanın kırılma noktası hiç kuşkusuz tektir ve tarih, 12 Eylül 1980 olarak işaretlenmelidir. Dönemin yarattığı çok yazılıp söylenen olumsuzluklarını bu yazı özelinde tekrarlamak gereksiz, ancak genç kuşakların nasıl bir kültürel atmosferde yetiştiklerine işaret etmek için 80 darbesiyle başlayıp 21. yüzyıla uzanan son yirmi yılda siyasi, ekonomik ve toplumsal restorasyonun tüketim ideolojisini yaygınlaştırdığını, ilgilenilmesi tehlikeli 'büyük anlatıların' terkedildiğini, sistem içi mikro çözüm arayışlarının ve bireyi öne koyan yeni toplumsal teorilerin yaygınlaştığını da bir not olarak kaydetmek yerinde olur. Çünkü edebiyat ve sanat ürünleri yalnızca kendi alanları içinde serpilip gelişmezler; yani edebiyat edebiyatı, sanat da sanatı yaratmaz. Bunlar somut bir tarihte ve toplumda, o toplumda var olan maddi üretim tarzının, iktidar ilişkilerinin ve ideolojilerin karmaşık ilişkileri üzerinde yükselen bir kültürün ürünleridir ve romanın 21. yüzyılına