| İkinci
kapıdan çıkalı otuz yıl oldu
Âşık Veysel
Halk Şiirimizin güçlü sesi
Âşık Veysel türküleri ve şiirleriyle
yirminci yüzyıla damgasını vurmuş bir halk
ozanıydı. Yokluğunu her gün biraz daha fazla
duyarak anıyoruz onu.
ŞÜKRÜ GÜNBULUT
"Çocukken çiçekleri
çok severmiş. Bir gün dağda çiğdem
çiçeğin yanında uyuyakalmış. Çiğdem
çiçek gözlerine değmiş. Uyandığında
görmüyormuş.
Çiğdem çiçek dolu dağlar
Yârim gurbet elde ağlar
Şu dağın ötesinde
yaşıyor. Dağın dibinde bir su
(Kızılırmak). Suyun kıyısında türküler
söyler. Bütün ülke tanır. Herkes sever onu.
Aha şu dağın, Şeme'nin arkasında. Bu Şeme
Dağı'nda çok sarı çiçek, çok yeşil ot
biter..."
1949 yıllarındaydı. Anam
böyle anlatırdı Âşık Veysel'i bana. Âşık
Veysel, benim gibi küçük bir çocuk muydu,
yoksa kocaman bir adam mı, bilemezdim. Ama o,
daha çok, Şeme Dağı'nın yamacında, sarı
çiçeğin, yeşil çayırın arasında oynayan
çocuktu.
Şeme, Şarkışla Ovası'nın
dibinde, başı sonu belli, mavi bir dağdı.
Ova, en uçta Şeme'yle mavileşerek göğe
karışır, güneş dağın bir ucundan batardı.
"İşte, tam güneşin battığı yerde
yaşıyor" derdi anam. Yaşıyor muydu, çok
eski bir zamanda mı yaşamıştı, hiç mi
yaşamamıştı, bilemezdim.
Anam da bir halk ozanıydı.
Anlatırdı kış boyu, güneşin battığı
yerdekini, mavi dağın ardındakini.
Şeme Dağı duman olmuş
puslanmış
Bu "Şeme Dağı duman
olmuş puslanmış" sözü nereden
dolaşırdı anamın diline? Daha çocukken
bilirdim. Bir güzel söz olduğu belliydi.
Yedi yaşlarındaydım. Âşık
Veysel, bir söylenceydi anamda. Şeme Dağı
gibi, dumanlı, puslu...
Sonra, sonra gördüm ki,
Âşık Veysel, yalnız anamda değil, bir
halkın dilinde söylenceleşiyor, herkesin bir
Veysel'i oluyordu. Âşık Veysel'in 16.
yüzyılda yaşadığını savunan üniversite
öğrencisiyle tanışıyordum. Herkes bu
söylenceye katkıda bulunuyor, en ünlü
şiirleri değiştiriliyor, bir söylencede
olduğu gibi, yaşamının belli başlı
olayları ve tarihleri değişik biçimlerde
verilebiliyor, insanlar Âşık Veysel'den
çağdaş bir söylence alanının içinde
olduklarını duyarak, rahatlıkla
konuşuyorlardı. Bir gazeteci onun "taun
hastalığından kurtulamayarak
öldüğünü" yazmıştı. Anadolu'da olsa
olsa veba olur diye düşünmüştür. Nimet
Arzık, Anthologie de la Poésie Turque'de
(Paris, Gallimard 1968.) onun için
"Günümüzde herkesçe onurlandırılan
yarı efsanevi bir kişiliktir" diyordu.
Onun söylencesine anamdan
yatkınım. Çiğdem çiçekli çocuk, her zaman
gözlerimin önünde.Ama, bir de gördüğüm,
konuştuğum, dinlediğim Âşık Veysel var.
Fötr şapkalı, paltolu, pipolu, rakılı...
İstanbul'da Sirkeci, Ankara'da Yıldırım
Beyazıt otellerinde rastlanan. Bu yazıda,
söylencenin Veysel'ini bir yana bırakıp bu
Âşık Veysel'i anlatmak istiyorum. Onu, ta
küçüklüğünden başlayarak, yaşadığı
topraklarda, birlikte ya da karşıt
olduklarında, ekmeğini kazandığı toplumda,
şiirinde, türküsünde arayacağım. Sık sık
tarih vereceğim, yer bildireceğim ki
söylencenin Âşık Veysel'i yüze gelsin. 20.
yüzyılın bir efsanesi tarih olsun,
gerçekleşsin.
O, 1894'te Siıvas,
Şarkışla, Sivralan Köyü'nde doğuyor.
Burası İç Anadolu'yla Akdeniz, Karadeniz ve
Doğu Anadolu'nun gelişmiş halk kültürü
merkezlerinin kesiştiği bir yöre. Yörede, Pir
Sultan Abdal'dan beri değerli halk ozanları
yetişegelmiştir. Kul Himmet Üstadım, Serdari,
Ruhsati, Kemter, Hüseyin, Agâhi Baba, Veli, Ali
İzzet, Talibi...
Anası Gülizar, süt sağmadan
gelirken yolda doğurduğu Veysel'in göbeğini
taşla keserek önlüğüne sarıp eve getiriyor.
Kimi köylü kızı kimisi
hanım
1901 Çiçek hastalığından
bir gözünü yitiriyor.
1902 Babası Veysel'e bir saz alıyor.
1906 Öbür gözünü de ahırda bir öküzün
boynuz vurmasıyla yitiriyor.
1919 Esma ile evleniyor.
1921 Babası ve anası ölüyor
1927 Esma, bir başkası ile kaçıyor. Esma'dan
olan bebek ölür.
1928 İkinci kez evleniyor. Karısı Gülizar'ın
iki oğlu, dört kızı olacaktır.
1931 Sivas'ta "Halk Şairleri
Bayramı"na katılıyor.
1932 Veysel'in yaşamında önemli yeri olan
Halkevlerinin kuruluşu.
1933 Yayımlanan ilk şiiri Cumhuriyet Destanı.
1940 Köy Enstitülerinin kuruluşu.
1942-1946 Köy Enstitülerinde saz
öğretmenliği.
1973 21 Mart sabahı. Akciğer
kanserinden öldüğünde, vasiyetince türküler
söylenerek toprağa veriliyor.
***
Genç yaşımda felek vurdu
başıma
Aldırdım elimden iki gözümü
Yeni değmiş idim yedi yaşıma
Kayıp ettim baharımı yazımı
"Yedi yaşımı bitirip
sekizime girdiğim sıralarda idi. Emmim'in
karısı Muhsine, bana üç etekli bir entari
dikmişti. Onu giyinip, kendisine o cici
elbiselerimle el öpmeye gittim. Hava çok
yağmurlu idi. Her taraf, çamur deryası halinde
idi. Yolda ayağım kaydı, düştüm. Entarim,
çamur içinde kaldı. Kalktım, göz yaşları
içinde eve seğirttim. Ertesi gün yataktan
kalkamadım. Ateşler içinde yanıyordum.
Meğer, çiçek hastalığına tutulmuşum. Çok
geçmeden, sol gözümde çıkan bir çıban
yüzünden o gözümü kaybettim. Bir müddet
sonra da sağ gözüme perde indi. Sağ
gözümle, ışığı ve aydınlığı seziyor,
fakat göremiyordum. Artık, küçük bacım
Elif, beni elimden tutup gezdiriyordu.
Oyalanayım diye, babam bir saz
aldı. O küçük yaşımda, akşamlara kadar bir
ses çıkarabilmek için saatlerce sazımın
üstüne eğilir, duyduğum türküleri
söylemeye çalışırdım."
Molla Hüseyin ve Ali Ağa
İki saz öğretmeni vardı
Molla Hüseyin ve Ali Ağa. "Ali Ağa sazın
perdelerini kendine göre değiştirirdi. Saz
ustasının yaptığı perdeleri öyle
bırakmazdı. Şimdi çaldığım perde bana
ondan kalmadır. Düzen de onundur.
Babam, sazımı Mola Hüseyin'e
götürür düzen ettirip getirir. Bir dakika
olsun erinmez. Benim için çok çalışır. Ama
bir türlü öğrenemiyorum. Yanlarından
ayrıldım mı sazı bir köşeye atıyorum.
Babam artık zor kullanmaya başladı. Hatta
dövdü de.
Bir gün bana 'Müjde Veysel'
dediler. 'Köye kırlangıç uşakları gelmiş.
Perdeli gözünü muayene edecekler.'
Hemen o gün babam,
'kırlangıç uşağı' tabir edilen ve
gözlerine perde inenlerin gözlerindeki perdeyi
neşterle kaldıran bu hekimleri eve getirdi.
Muayene ettiler. Sağ gözümdeki perde kalkınca
görebileceğimi söylediler. 'Bu ameliyatın
yapılması için yanımızda aletlerimiz yok.
Çocuğu Sıvas'a getirin' deyip gittiler.
Babam, hazırlığa başladı.
Müsait bir gün Sıvas'a gidecek, sağ gözümü
açtıracaktık. Fakat, Ulu Tanrı bana,
dünyayı zindan olarak bağışlamak istemiş
olacak ki, bir gün ahırda dolaşırken,
öküzlerden biri, birdenbire başını sol
tarafa çevirdi. Boynuzu, sağ gözümü oydu.
Ben, feryatla dışarı çıktım. Babam ve
etraftan sesimi duyanlar, yanıma geldiler. O
vakte kadar da on iki yaşıma gelmiş
bulunuyordum.
Yine de bir umut Sıvas'a
gittik. Beni bir sedire oturttular. Gözümü
muayene ettiler. Bir sessizlik oldu.
Açılmayacağını anladım. Ağlamaya
başladım."
Âşık Veysel, yukarıda, bir
dörtlüğünü aldığımız şiirinde,
"Kader böyle imiş, çiçek bahane"
der. Aynı kader sonucu Veysel'in üç kardeşi
çiçek hastalığından, biri tandırda yanarak,
biri de beşikte ölür. Bu yıllarda, salgın
hastalıklar, günümüzdekinden daha
yaygındır. 1913 yılında yapılan bir
incelemeye göre, halkın %14''ü sıtmalıdır.
%9'u frengilidir. %72'si bitlidir ve tifüs
tehlikesi altındadır.
"Ben babamın beşinci
çocuğuyum. Ali İsminde bir de ağabeyim
vardı. Sizlere ömür. Diğer erkek kardeşim
yanarak ölmüş. Ötekisi beşikte aniden
gitmiş. İki ablamla bir küçük kardeşim de
yine çiçekten ölmüştür. Anam anlatırdı.
İçlerinden bir ben kurtulmuşum."
Duyarlı bir çocuk
Veysel, çok duyarlı bir
çocuktur. Dağı, tepeyi, bütün çevreyi
kimsenin yardımına gerek duymadan dolaşır.
Yeni yetme iken tütüne alışır. Bir gece
tütünü kalmayınca, üç buçuk kilometre
ötedeki Mesçit Köyü'nde Mustafa Ağa'ya
gider. Ağa, onu Hasan Çavuş'a gönderir. Hasan
Çavuş "Bende yok. Rıza Çakmak'ta
var" der. Rıza Çakmak'ı bir armut
ağacının dibinde uyurken bulur. Uyandırır.
Rıza, tütünün, İmam Pınarı'nın
yukarısındaki çağalın (taş yığını)
altında olduğunu söyler. Gider. Çağalı
bulur. Altındaki tütünü getirip, Rıza'dan
istediğini alır. Gece, yeniden köyüne döner.
O zamanlar, Türk tütünü resmen Düyunu
Umumi'nin (yabancıların) malıydı. Kaçak
tütün, günümüzdeki eroin gibi yasaktı.
Daha on iki, on üç
yaşlarındayken bahçenin tüm bakımını da
kendisi yapar "Otunu alırım, sularım,
diplerini çivilerim, bütün hizmetini yerine
getiririm". Çapalama, sebze ve meyveleri
taşıma, bekçilik yapma, sapları dirgenle
dağıtma, harman aktarma, tığı (savrulmamış
harman) yığma, taneyi eve çekme, saman dökme,
hayvanlara bakma, evin çarıklarını dikme ve
onarma gibi işlerle uğraşır.
Uzun süren gelişim
Âşık Veysel'in gelişimi
uzun sürer. "El çalarken o kadar hoşuma
giden sazı, ben elime aldığımda, onlar gibi
çalamıyorum diye gönlüm geçer gibi olduğu
da vaki idi, Kangal'ın Çamşıhı Köyü'nden
Ali Ağa o kadar güzel bağlama çalıyordu ki,
geçen gönlüm yeniden hevese geliyordu. Bizim o
taraflarda, Karacaoğlan ile Emrah'ın şiirleri
dilden dile dolaşır. Ayrıca, Şarkışla'nın
Ağcakışla Bucağı'nın Kale Köyü'nde
1810'larda yaşayan Kemter Baba, ve İğdecik
Köyü'nde 1828'de sağ olduğunu öğrendiğimiz
Âşık Veli'nin koşmaları da çok hoşuma
gidiyor ve onları ezberliyordum. Bir türkü,
bir deyiş, bir saz nağmesi ile iliklerime kadar
titrer, çaresizlik içinde 'Eyvah, ben hiçbir
zaman bu kadar güzel çalamayacağım' diye
hayıflanır, kendime türlü eza ederdim. Fakat,
yirmi yaşımı aştığım zaman, sazım
gönlüme göre konuşur olmuştu. Karanlık
dünyamın tek umudu oydu."
Bu gelişim sonunda Anadolu'nun
en iyi saz çalan, yorumlayan, en çok türkü
bilenlerinden biri olur. Renkli, kişisel bir saz
ve söyleyiş geliştirir. Sazına uyarladığı
ilk türkü şudur
Takdirden gelene tedbir
kılınmaz
Ne kılayım çare ben şimden geri
Yaram türlü türlü merhem bulunmaz
İstersen merhemi çal simden geri
Geçti elden gitti muhabbet
çağı
Rakipler bahçeye kurmuş otağı
Yıkılsın çevresi bostanı bağı
El girsin bağına var şimden geri
Sen bir gonca gülsün istife
karış
İstersen gül oyna istersen çalış
Gönlün kim isterse ülfet et konuş
Yârim sana destur var şimden geri
Kul Abdal'ım yalan dünya
vefasız
Âlemde bir derde düştüm devasız
Sen bana yâr olman behey vefasız
Var kimin olursan ol şimden geri
Artık çevre köylere gezilere
başlar "Sıvas, Tokat, Yozgat, Kayseri
köylerinde dolaşıyorduk. Vilayetlere
uğramıyorduk. Gezilerimiz iki-üç ay sürerdi.
Köy kahvelerinde, köy odalarında,
düğünlerde, bayramlarda çalardık. Köylerden
elimize üç beş kuruş geçerdi. O zaman da iki
hayvan alırdık. Pekmez, kuru üzüm, kuru
kayısı, elma kurusu elimize ne geçerse
getirirdik."
Veysel'in evliliği
Veysel'i 25 yaşında
everirler. Sekiz yıl sonra eşi Esma, evlerinde
çalışan Hüseyin'le kaçar
"Hüseyin'le Esma, Keven
dağında arayı dizmişler. Bunu sezinliyorum.
Fakat tam fırsatlarını arıyorum. İyi bir
delil elime geçirmeyi düşünüyorum. Ama, Esma
benden daha kurnaz davranıyor. Benim sezdiğimin
farkına varıyor. Evin bütün işleri çöktü.
Aşağı Hüseyin'le Esma, yukarı Hüseyin'le
Esma. Ekin biçilecek Esma, Hüseyin. Sap
gelecek, yine onlar. Harman sürülecek, dağdan
odun gelecek. Hep Hüseyin'le Esma'nın işi. Ev
işi neyse ama şu dışarı işi olmasa. Ben
sadece bahçe, harman, saman, çec (buğday
yığını) işlerine bakıyorum. Babamdan kalma
eski bir tabanca vardı. Onu hazırladım.
Şunların işini bitireyim diye düşünüyorum.
Artık kış hazırlıkları bitti, soğuklar da
başladı. Ama işi bir türlü ayarlayamadım.
Günler haftaları, haftalar
ayları kovalıyordu. 1927 senesinde bir gece
evde yatıyorduk. Gece uyumuşum. Uyandığım
zaman baktım Esma yok. Zaten çocuğun
ağlamasına uyandım. Belki dışarı
çıkmıştır diye biraz bekledim. Gelen giden
yok. Kapıya çıkayım dedim. Kapıya vardım.
Kapı dışardan zerzelenmişti. Çektim
açılmadı. O zaman kaçtığını anladım.
Ağabeyimin hanımı ile Elif
Bacım geldi. Ağlamaya başladılar.
Nasıl etsem ne yapsam. Artık
tek bir dayanağım Allah'a sığınmak. Ama
Allah da bize doğru hiç bakmıyor ki."
Esma ile Hüseyin, yürüyerek
Samsun - Bafra'ya giderler. Orada tütün
tarlalarında çalışırlar. Birkaç ay sonra
Sivralan Köyü'ne geri dönerler.
Esma anlatır
"Bizim Bafra'dan
geldiğimizi duymuş. Hepimizi muhtar'ın
odasına çağırdılar. Orada ifademizi
alıyorlar. O sırada Veysel geldiği gibi
Hüseyin'in üstüne çullandı. Gücü iyice
yetiyordu. Nerede ise altına aldı.
Öldürecekti. Üç kişi ancak elinden
kurtarabildi. O sırada cebinden bir tabanca
çıkardı. İlla ben onu öldüreceğim diyor.
Zor bela Hüseyin'i dışarı çıkarıp
kaçırdılar. Boğazını nasıl sıktıysa bir
müddet cansız kaldı. Veysel'i de dövüp
dışarı attılar."
"Ben küçük bir bebeydim
Âşığa beni verdiklerinde. Aklım yetmiyordu.
Aha şöyle bir çocuktum. Neydim ki. Bir
kıtlık senesinde beş - altı şinik (Bir
şinik 8 kiloluk tahıl ölçeği) arpaya mı
buğdaya mı ne vermişler. Başlığım
buymuş."
"O zaman böyle akıllı
değildi. Deliydi evvel deli. Ankara'ya,
İstanbul'a gitmezdi. Düğünlerde çalar, on
günü geçmez eve dönerdi. Evimiz
varlıklıydı. Kaynım, kaynatam vardı. Yokluk,
yoksulluktan kaçmadım. Kapıları kilitler
döverdi beni. Eltim, kaynanam alamazlardı
elinden. Gözleri görmez ama, seni yılanın
deliğinde olsan bulur, çıkarır. Soluğundan
tanır, soluğundan."
Altı aylık bebek bir zaman
sonra ölür. Veysel artık evde duramaz.
Gezilerinden birinde Hafik'in Yalıncak
Tekkesi'ne uğrar. Tekke hizmetini gören
Gülizar, onunla ilgilenir. Ayaklarını yıkar.
Gülizar'la orada anlaşır, daha sonra
evlenirler.
Veysel, 1931 yılının 5
Kasım'ında, Sıvas'ta, Ahmet Kutsi Tecer ve
arkadaşlarının düzenlediği "Halk
Şairleri Bayramı"na katılır. Kişiliği,
türkü seçişi, yorumu ve saza uyarlayışı
ile ilgiyi çeker. Tecer, politik engellemeler
yüzünden bu bayramı bir daha yapamadığını
yazar.
1931'de ilk kez aydınların
önüne çıktığında "âşık"
değildi. Türkücüydü. Ama, Emlek Yöresi'nin
yüzyıllardır sızma bal gibi biriken
türkülerini söylediğinde, aydınlar büyük
bir şaşkınlığa uğradı. Onlar, Osmanlı
döneminde yetişmişti. Ve Osmanlı'ya göre
köylü Türk'ün hiçbir kültürü, hiçbir
varlığı ve güzelliği olamazdı. Peki bu
pırıl pırıl ortaya saçılan ve bitmez
tükenmez bir gizli hazine gibi akıp giden
neydi? Orada ilk kez, Osmanlı kültürü
kökenli aydınlar büyülendi.
Anadolu'nun ruhu
Anadolu'nun toprakla örtülü
ruhu idi bu, gün ışığına çıkan. Onun
sesinde, kültürümüz ilk kez Tanrı'nın
huzuruna çıkmıştı.
Şu türküleri söylemişti o
gece Sıvas Lisesi'nde
Seherde ağlayan bülbül
Takdirden gelene tedbir kılınmaz
Biri Şemsi biri Kamer ill'Elif
Ne ötersin dertli dertli
Mecnunum Leyla'mı gördüm
O geceyi düzenleyenlerden
biri, (daha sonra Güzel Sanatlar Genel
Müdürü), 1968 yıllarında Ankara'da
komşumuzdu "O gece Âşık Veysel'i
dinlemeliydiniz. Bir çağlayan gibiydi. Hepimizi
önüne kattı sürükledi. O güne kadar
aldığımız bütün kültür, bütün
müktesebat altüst olmuştu. Şaşırmıştık.
Anadolu'da böylesine bir kültür, biz
aydınlardan habersiz nasıl oluşmuştu?"
1931'de Sıvas Lisesi'nde
öğrenci iken Veysel'i tanıyan Cahit Külebi,
daha sonra şunlar söylüyor (Cumhuriyet, 17
Şubat 1986)
"Veysel bir bakıma
İnönü'ye benzerdi. Onurlu, dengeli, yaptığı
işi iyi bilen bir kişilikti. Çok saygındı.
Ne para, ne şöhret onun kişiliğini
etkilemedi. Dost ahbap canlısı, iyimser,
yaratıcı bir büyük adamdı."
Eğer Cumhuriyet olmasaydı,
Âşık Veysel de Emlek'teki diğer türkücüler
gibi yaşayacak ve sessizce bu dünyadan
göçecekti. 37 yaşından sonra, onu şiire
yönlendiren, yüreklendiren işte bu Cumhuriyet
esintisi ve aydınlarıydı. Zaten ilk şiirini
de bu coşku içinde, Cumhuriyet'in onuncu yılı
kutlamaları için yazmıştı.
Bu şiirde, daha çok din
sömürüsünü konu eder
Şeriatı düşündüler
şerciler
Bir takım millete fesat verdiler
"...1933'te bir Cumhuriyet
Destanı yazdım. Bu destanı, bir de Ankara'ya
varıp, Atatürk'ün huzurunda okumaya karar
verdim. Çorum, Yozgat, Çubuk yolu ile Ankara'ya
geldik. Yolculuk zordu. Bir gün,
Kayseri-Kırşehir arasında bir yazıya
düştük gidiyoruz. Arada bir sürü davar
yayılıyor. Davara yaklaşıyoruz. Hav diyerek
üç köpek bizi çevirdi. İbrahim (yol
arkadaşı) korkusundan olduğu yerde kaldı. Ben
sağa sola taş aramaya bakıyorum. Ayağımı
sürterek arıyorum. Hemen ayağıma bir taş
takıldı. Korkuyorum, eğilirsem köpekler
başıma çöker diye. İbrahim yanıma gelerek
bana sarıldı. Sonunda çoban yetişti..."
1933 yılı Haziran
ortalarında yola çıkıyorlar Yazı yollarda
geçiriyorlar. Eylülde Ankara'ya varıyorlar.
"Destanı Atatürk'e
okuyacak, mükâfat alacaktık. Fakat, bütün
gayretlerimize rağmen, ilk günlerimiz hüsran
içinde geçti. Nerede ise aç bile kalıyorduk.
İsa Hacı Köyü'nden Hasan Efendi isminde
birisi bizi evine alarak, iki ay misafir etti.
Ona, Ankara'ya çalıp çağırarak para
toplamaya gelmediğimizi, destanımızı
Atatürk'e okumak için geldiğimizi anlattık.
Bunun üzerine Hasan Efendi 'Benim tanıdığım
bir mebus var. Ona, meseleyi açayım, belki
derdinize merhem olur' dedi. Ertesi gün mebus
geldi. Bize köyümüze dönmemizi tavsiye etti.
'Bu gibi şeyler burda sökmez' dedi. Fakat,
bizim sazımızı ve destanı dinleyince 'Durun
bakalım, belki bir şeyler yaparız. Hãkimiyeti
Milliye'deki bir mebus arkadaşıma işi
açayım' dedi. Fakat, iki gün sonra, bu gibi
şeylere vasıta olamayacağını haber
verdi".
Cumhuriyetin o coşkulu onuncu
yılında, milletvekilimizin coşkusuzluğuna,
küçücük hesaplarına bakın. Şiirden
çekiniyor, halk türküsünden çekiniyor,
yobazlığa karşı çıkan sözlerden
çekiniyor. Politik içerikli düşünceden
çekiniyor. Karanlığı, sessizliği seven
çekingen bir böcek gibi kuytusunda yaşamak
istiyor. Bir de öngörüsüz ve anlayışsız.
Karşısına Türk kültürünün en yüce
doruklarından biri çıkmış, onu sezemiyor.
"Bu gibi şeyler sökmez... vasıta
olamam" diyor. Adamdaki, yücelikten,
aydınlıktan çekinme ilginç... Onuncu Yıl
coşkusuyla, gözü kapalı, altı yüz
kilometrelik yolu yaya aşıp gelen köylüdeki
heyecana bakınız, bir de onun Ankara'daki
temsilcisine...
İşte bu tiplerin
kılavuzluğudur ki bizi, 1933'ün
aydınlığından 2000'lerin karanlığına
getirip bıraktı.
Bu büyüklerimiz için ne
söylesek, kahrımızı ve yangımızı
söndüremeyiz. Âşığımıza dönelim
"Biz kara kara
düşünmeye başladık. Sonunda yatağımıza
girip yattık. Gece yarısı olmuş, hâlâ
uyuyamamıştım. Aklıma bir fikir gelmişti.
Hemen, İbrahim'i uyandırdım. 'İbrahim dedim.
Yarın biz kalkıp Hâkimiyeti Milliye gazetesine
birlikte gidelim'
"Güzel Ankara"
Ertesi sabah, erkenden yola
çıktık. Sazımızın tellerini değiştirmek
için çarşıya doğru yollandık.
Sırtımızda, köyümüzün dokumasından
yapılmış ceket ve şalvar vardı. Bizi bu
kıyafetle çarşıya girerken gören bir polis
yolumuzu kesti. 'Bu kıyafetle çarşıda
dolaşmak yasaktır' dedi. Çarşıya girmemize
mani olmaya çalıştı. Ne ise bir kolayını
bulup, İbrahim gitti, çarşıdan yeni bir tel
aldı geldi. Sonra da Hâkimiyeti Milliye
gazetesini arayıp bulduk. Bu defa da kapıcı
yolumuzu kesti. Zorla, içeriye bir haber
gönderebildik."
Kapıcı, polis... nedense hep
yoksula musallat olur. Ormandaki ağaç nasıl
sızlanırmış "Ah! Ben o baltayla başa
çıkardım, ama sapı benden olmasa!"
Gözleri görmeyen bir
insanın, üç ayda, bütün bir memleket
coğrafyasını yaya yürüyerek geldiği
"Güzel Ankara"da ve tam da
"İmtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir
kütle" olduğumuz sırada bir polis
tarafından Ulus Meydanı'na sokulmayışı...
Âşık Veysel, ömür boyu, polislerden,
yaverlerden, emirberlerden zorluk görür.
Adana'da bir garson, onu lokantaya almak istemez.
İstanbul'da da bu tür
kişilerle başı derttedir. Bir keresinde
İstanbul Radyosu'nda "Seherde ağlayan
bülbül"ü söylemektedir. O sırada
Atatürk, Dolmabahçe'de sofrasındadır.
İlgilenir. Bu söyleyenin getirilmesini buyurur.
Âşık Veysel, türküsü bitince, Galata'da
kapıcı bir hemşerisinin evine gitmiştir. Arar
tarar bulamazlar. Ertesi gün arandığını
öğrenir. Arkadaşı İbrahim'le Dolmabahçe'ye
gider, durumu anlatırlar
"Bize yol verdiler. Alt
kata vardık. Tabi orda da oturanlar, paşalar,
şunlar bunlar.
Sonunda yaver bize 'o bir zevk
zamanıymış. Malum ya şimdi çalışma
zamanı. Haber veremem' dedi."
Türk ulusunun çağlar
boyunca, yetiştirebildiği iki değerli adamın
birbirini görmesini, tanışmasını bir yaver
önler. Âşık Veysel'in içinde ölene kadar
bir yara olarak kalmıştır bu.
Artık döneceklerdir. Ama yaya
değil de trenle dönmek isterler. Biri, onlar
için belediye reisine bir kâğıt yazar. Reise
giderler
Reis sorar
- Siz buraya nasıl geldiniz?
- Yürüyerek
- Öyleyse yürüyerek
gidersiniz. Hadi yallah.
Valiliğe giderler. Polisler
bunları kapıdan kovalar.
Sonunda Halkevleri Genel
Merkezi, verdikleri bir konsere karşılık, tren
biletini alır.
Artık, ünü hızla bütün
ülkeye yayılır. Gramofonun bulunuşu, radyo
yayınlarının başlaması, onun sesini her yana
duyurur. Şiirlerini toplayan ilk kitap
(Deyişler) 1944'te Halkevleri Genel Merkezi'nce
yayımlanır.
1942 - 1946 yılları arasında
Köy Enstitülerinde saz öğretmeni olur
Sırasıyla Arifiye, Hasanoğlan, Çifteler,
Gölköy, Pamukpınar, Akpınar Köy
Enstitülerinde öğretmenlik yapar. Oralarda
Sabahattin Eyuboğlu, Ruhi Su, Yaşar
Kemal...gibi aydınlarla dostluk kurar. Onu,
Hasanoğlan Köy Enstitüsü'ndeyken gören
Yaşar Kemal, şöyle anlatır. "... İlk
yıllarda Hasanoğlan, yapmanın, yaratmanın bir
sevinç şakımasındaydı. Veysel de bu
şakımayı iliklerine kadar yaşadı. Ben
Veysel'i o yıllarda tanıdım. Sevinçli bir
şakımadaydı. 'Karacoğlan da böyle şakır
mıydı' diye sordum Veysel'e. Önce anlamaz gibi
yaptı. Sonra birden güldü. Uzun güldü.
'Karacoğlan böyle şakıyamazdı fukara' dedi.
'Onun Hasanoğlan'ı yoktu' dedi."
Enstitü bir kovana misaldir
Her türlü çiçekten alır bal yapar
Yurdumuz içinde doğru bir yoldur
Memlekete kanat takar kol yapar
Mahmudiye Hamidiye çifteler
Enstitü köylere yapacak neler
Bu toplu fikirle dağları deler
Kimisi makine kimi bel yapar
Resim yaparlar plan çizerler
Çözülmedik düğümleri çözerler
Bir kısmı şairdir şiir yazarlar
Kimi saz düzenler kimi tel yapar
Yiğitlik cesurluk yılmaz
yorulmaz
Tembellere hazır sofra kurulmaz
Veysel'in elinden hiçbir iş gelmez
Çalı gibi yaprak açar gül yapar
Âşık Veysel bir şiirinde,
enstitülerde okuyan öğrencilere "Uyarın
köylüyü varsın ayılsın" diyordu.
Köylünün eğitilmesi ve uyarılması kuşkular
yarattı. Enstitüler kapatıldı. Âşık
Veysel, her zaman, enstitüleri kapatanların
karşısında oldu. Son yıllarına kadar, Köy
Enstitüleri bayramlarına sazıyla sözüyle
katıldı.
Âşık Veysel'in sevdiği bir
kuruluş da Halkevleridir. Halkevleri
dergilerinde, halk ozanlarına yer veriliyordu.
Bu kuruluşlarda, halk türküleri
aşağılanmıyor, geliştirilmeye
çalışılıyordu.
Sarsılmaz halkevi sağlam
temeli
Halka ışık tutar yorulmaz eli
Halka hizmet kuruluşu emeli
Atatürk sesi var halkevlerinde
Âşık Veysel, en güzel yirmi
üç şiirini Halkevleri Genel Merkezi'nin yayın
organı "Ülkü" dergisinde yayımladı
Toprak, Sen Bir Ceylan Olsan Ben de Bir Avcı,
Derdimi Dökersem Derin Dereye, Mektup, Tanrı'ya
Hitap, Arzusun Çektiğim Beserek Dağı, Bizim
Eller Yaylasına Yürümüş ve diğerleri.
14 Mayıs 1950'den (Demokrat
Parti'nin seçimi kazanması) sonra Âşık
Veysel'in Ülkü'de bir tek şiirini
göremiyoruz.
Neden? Çünkü 1950'lere
doğru bir karayel esiyor. Halk kültürüne
kanat geren kuruluşlar kapatılmaya
başlanıyor. Bu karayelin kökü
Osmanlı'dadır.
Bilindiği gibi Osmanlı, 623
yıllık tarihi boyunca, hak kültürümüzle
ilgilenmemiş, hatta onu aşağılamıştı.
Osmanlı tipi aydının, halk kültürünü
aşağılayan nice sözü kayıtlıdır bizde.
Burada sayamayız. Ortadoğu Din Kültürü
kitabımızda çokça örnek var. Cumhuriyete
geçince bu aydın birden kaybolmadı. Arada
varlığını hissettirdi
Halk türkülerini yaratanlar
Ünlü İçişleri Bakanı
Şükrü Kaya halk kültürüne karşı
soğuktur. Nâzım Hikmet'in, bunca uzun süre
hapishanelerde yatmasında da etkin olduğu
söylenen bu kişi, sazın gerici bir müzik
aleti olduğunu düşünmektedir. Görüldüğü
yerde yakılması için emirler verir. Sıvas
valisi emri sektirmedin uygular
"Elimizde sazla bir
kasabaya bile gidemiyorduk. Hem ayıp hem de
günahtı. Bir polis bir jandarma görmesin hemen
sazımı elimden alıyor, doğru fırına
atıyordu. Ayağımızın bağını Ahmet Kutsi
Bey çözdü. Elimize bir kâğıt vermişti. Her
gittiğimiz yerde gösteriyorduk. Böylece
serbest dolaşma imkânına sahip olduk."
Türkiye'de Âşık Veysel'in
sazının kırıldığı yıllarda, Rumen
müzikçisi Bartok, halk türkülerini
yaratanları Shakespeare ile karşılaştırır
(Musique Orchestral (Plak). Disques
Hungaraton.1969). Halk müziğine dayanarak,
nitelikli bir müzik oluşturulacağını söyler
(Boosey. Bartok.SaVie et Son Oeuvre. 1968269).
Sorbon'da Türk
Araştırmaları Enstitüsü Başkanı, ünlü
Türkolog L. Bazin "Türkiye'de türküler
ve halk şiiri, aydınların yapıtlarından daha
özgün, daha derin ve daha zengindir" der
(Ecrivains Contemporains 460).
Demokrat Parti'nin piyasada
görünmesiyle Osmanlı tipi aydının gücü
artar
Önce 1947'de, Hasanoğlan'dan
başlayarak Köy Enstitüleri tırpanlanmaya
başlar.
1948 yılında Dil ve Tarih
Coğrafya Fakültesi'ndeki Halk Edebiyatı
Kürsüsü kapatılır. Kürsü profesörü
Pertev Naili Boratav mahkemeye verilir.
1952'de Halkevleri ve Ülkü
dergisi kapatılır.
1954'te Köy Enstitüleri
tümüyle kapatılır.
1950 yıllarına doğru,
Türkiye'de toplumsal ve politik eleştiri yapmak
tehlikelidir. Âşık Veysel'in eleştirici bazı
şiirleri, sonra haberi olmadan
değiştirilmiştir. Örneğin, 16 Nisan 1948
günkü Ülkü dergisi'nde (III 2/15)
"Tanrı'ya Hitap" adıyla bir şiiri
yayımlanır
Memleketi gören sensin
Yok gözünde perde senin
Haksıza yol veren sensin
Yok mu suçun burda senin
Memleketin eleştirisinden
hoşlanmayan güçler, sonraki tüm
yayımlarında şiiri, "Bu âlemi gören
sensin"e çevirir. Ne var ki, ilk Ülkü,
Milli Kütüphane belgeliklerinde
saklanmaktadır.
Yine Ülkü'nün Haziran 1948
sayısında yayımlanan "19 Mayıs
Destanı"nın "İnönü üfledi ateş
alıştı"diye başlayan dörtlüğü,
1950'den sonraki yayımlarında kaldırılır.
Bütün bunları gören Âşık
Veysel, güvensiz ve kırgındır.
Gitmiyor gönlümün kederi
yası
Doğru söyleyene diyorlar asi
***
Bak şu vaziyete bak şu duruma
***
Sonuçta, Türkiye, kişiler
arası gelir adaletsizliğinde, dünyada ilk on
sıraya girer (Boratav K. Yüz Soruda Gelir
Dağılımı. İstanbul, Gerçek. 1972194).
Bölgeler arası gelir adaletsizliği de artar.
Fırat'tan öteye yabancıların gidip görmesi
yasaklanır (Burnouf D. 1967. Turcorama. Paris,
Hachette. 196738).
Ne acayip bir zamana uğradık
Kanaat bereket biri kalmadı
Ahir şer demişler sözleri sadık
Ataların sözü geri kalmadı
Alışta verişte kalmadı
karar
Saatler saati gün günü arar
Herkes birbirinin kanını sorar
Açıkgözüz derler körü kalmadı
Ne çare bu derde bulunmaz deva
Doğru söyleyene diyorlar hava
Dünyanın malını doldursa eve
Kanaat eyleyen biri kalmadı
1950 döneminin sonlarında,
"Tahkikat Komisyonu ve Vatan Cephesi"
kurulur. Cepheye katılanların adları her gün
radyolarda okunur. Topkapı'da, Kayseri'de,
Uşak'ta İsmet İnönü'ye saldırılar
düzenlenir. Bu olayları eleştiren
"asi"ler tutuklanır. Hâkim ve
savcılara baskı yapılır. Âşık Veysel'e
karşı da tavır alınır. Onun Şarkışla
Ovası'ndan çıkıp Anadolu'nun herhangi bir
yerinde türkü söylemesi yasaklanır.
Bir dönemi anlatan şiir
Bu dönemi anlatan bir
şiirini, o herkesin bildiği büyük
tedbirliliği yüzünden yayımlatmamıştır.
Ölümünden birkaç ay önce bize verdi. Burada
partizanlığı, bağnazlığı, zorbalığı,
ekonomik ve dinsel sömürüyü, dönemin
başbakanının adını da vererek eleştirir
Demokrasinin budur rejimi
Vatan milletindir kim kovar kimi
Sıkma savcıları kovma hâkimi
Şekavet yok adalet var bu yolda
Topkapı'da Kayseri'de Uşak'ta
Kimin hakkı vardır bu sefil halkta
Parmaklar oynuyor türlü nifakta
Selamet yok felaket var bu yolda
Radyo denilen de milletin malı
Neşriyatlar tarafsızca olmalı
Hâkimiyet milletindir bilmeli
Esaret yok hür millet var bu yolda
Manasız mantıksız vatan
cephesi
Vatan milletindir bu neyin nesi
Maksat Menderes'in seçim dalgası
Menderes yok memleket var bu yolda
Milletsiz bir devlet yoktur
olamaz
Eğri bakan aradığın bulamaz
Hiçbir parti ebediyen kalamaz
Şikâyet yok nihayet var bu yolda
Veysel söyler ama duyulmaz
sesi
Doğru söyleyene diyorlar âsi
Böyle değil idi şu demokrasi
Tahkikat yok hürriyet var bu yolda
Âşık Veysel, bu dönemde
iyice belirginleşen gelir farklılıklarını da
"Çarık-Mes" şiirinde eleştirir
Senin ile kardeş idim
Sen köşede ben dışarda
Diğer bir şiirinde
çarık-mes yakıştırmasına dayanarak kendi
konumunu belirler
Oğlum kızım hep çarıklı
Mes giymemiş soyum benim
Bu bilinçten giderek,
yitirilecek hiçbir şeyi olmadığını
sezdiği; eski büyük dinsel
başkaldırıcılarla yakınlığını duyduğu
anlar vardır
Neyim ne olacak elde neyim var
Mansur'a benzeyen bazı huyum var.
Âşık Veysel her zaman,
ilerlemeden, bilimden, aydınlıktan yana oldu.
Cumhuriyet aydınlanmasına vurgundu.
Yürüyen yolcuyu çekme geriye
***
Adım at ileri geriye bakma
***
Aldanma cahilin kuru lafına
Kültürsüz insanın külü yalandır
Hükmetse dünyanın dört tarafına
Arzusu hedefi yolu yalandır
***
Oku benim cici yavrum
Okul cennet meyvesidir.
***
Gittiğimiz Atatürk'ün yoludur
Atatürk'ün sesi milletin sesi
***
Fen çok büyük kerameti yutuyor
***
Dünyaya ışığa kaplarsın kat kat
***
İnsan olmak için okumak gerek
***
Bu gidişle kavuşaman huriye
***
Kimi Ay'a gider kimi cennete
***
1952'de Âşık Veysel
üstüne, senaryosunu Bedri Rahmi Eyuboğlu'nun
yazdığı bir film çekiliyor.
Karanlık Dünya çevrilip
bittiğinde sansür el koyuyor. Neden? Çünkü,
Türk köylüsü bu şartlarda yaşayamazmış.
Demokrat Parti'den sonra köylünün durumunun
değiştiği vurgulanmalıymış. Âşık Veysel,
İstanbul'a çağrılıyor. Orada düşünüp
taşınıyorlar. Film çekimi için yeni, modern
bir köy kurmaya karar veriyorlar. Şöyle
Amerikan köyleri gibi bir şey. Gel gör ki
iktidarımızın bir tane de olsa Amerikan köyü
kurmaya gücü yetmiyor. O zaman Türkiye'nin en
iyi köyünde çekelim diyorlar. Türkiye'nin en
iyi köyü yok. Zaten iyi köy de yok
Türkiye'de. O zaman bir kasaba bulunuyor. Veysel
oraya gönderiliyor. Birkaç traktör birkaç da
biçerdöver yollanıyor kasabaya.
Karanlık Dünya
Filmde Veysel, uzun bir
gurbetten sonra köyüne gelmiştir. Köyündeki
gelişmeyi görerek şaşırmaktadır.
Traktörleri, biçerdöverleri, güzel evleri
görüp hayrette kalmaktadır. Film böylece sen
sağ ben selamet bitiyor. Demokrat Parti,
köylerimizi cennete çevirmiş, her tarafı bir
küçük Amerika etmiştir.
Oğlu Ahmet şöyle anlatır
"Babam evde sedirin üstüne oturur
gülümserdi bu filmi anımsayınca. 'Hadi
traktörü soktunuz, biçerdöveri harıl harıl
çalıştırdınız çevremde. Hadi gören
inandı buna. Hadi eski damlar yıkıldı yerine
güzelleri yapıldı. Ama şu dağları ne
yaptınız. Sivrialan'ın boz dağları nereye
gitti de yerine dümdüz bir ova geldi. Üstünde
bin yıllık orman... Kimi aldatıyorsunuz siz.
... Yaralı bir köy. Her yanı
çıban. Bu çıbanları iyi etmeden, dünyanın
en iyi boyasıyla boyasan iyileşmez. Yarayı
sağaltmak lazım. Sağaltmak için de gizlememek
gerek. Cerahati temizlemek gerek. Bu adamlar iş
yapmak değil sahtekârlık peşinde. Göz
boyama..."
Zaten daha sonra bu goril oğlu
gorillerin marifetiyle film ortadan kayboluyor.
Bugüne kadar da ortalıktan sır oluyor.
1950'lerin anlayışında
olanların yeniden başa geçmesiyle,
haksızlıklar, 1965'lerden sonra daha da
artıyor. Dönemin başbakanın kardeşine,
olağanüstü değerlere varan yordamsız
krediler verilmesi; Türkiye'de hayali ihracat
geleneğinin ilk kurucusu, yirmi yaşındaki
yeğenin, düşsel şirketler aracılığı ile
devletten çok büyük paralar götürüp
dışarıya kaçması söylentileri; dönemin
maliye bakanının bu genci savunma için
gazetelere "tekzip" göndermesi
(Cumhuriyet 20 Ekim 1975); ailenin
ortaklarından, birinin altmışlı yıllarda
devletten apardığı bir milyar lira ile
yurtdışına kaçışı ve benzeri sayısız
çirkinlikler Âşık Veysel'i etkiliyor
Kötülükler memlekete kök
saldı
Fitnelik fesatlık arttı çoğaldı
Bu işin ıslahı Allah'a kaldı
Ulu Tanrı yardım etsin millete
Tezvircinin işi gider ileri
Yalancıya itibar çok ekseri
Hilekârın sahtekârın işleri
Yol açıyor rezalete nefrete
Veysel, Alevidir. Bir zamanlar,
Alevilerle Sünnileri karşı karşıya getiren
ekonomik, kültürel ve tarihsel zıtlıkların
yerine, günümüzde artık başka alanlarda yeni
zıtlıklar çıkmıştır. İşte bu yeni
zıtlıkları gözlerden saklamak isteyenler,
eskimiş Alevi - Sünni ayrımını körüklemek
isterler.Âşık Veysel, mezhep ayrımına
ırkçılığa hep nükteli yaklaşıyor
Mezhep kavgasına din
dövüşüne
Sanki varıp sığmamışlar cennete
***
Alevi Sünnilik nedir
Menfaattir varvarası
***
Kürt'ü Türk'ü ve Çerkez'i
Hep Âdem'in oğlu kızı
***
Yezit nedir ne Kızılbaş
Değil miyiz hep bir kardeş
Bizi yakar bizim ateş
Söndürmektir tek çaresi
Kendi adıyla dernek kurmak
için yanına gelen heyete "Bu dernek,
Kürt, Türk, Çerkez, Alevi, Sünni ayırmadan
çocuk okutursa sevinirim" diyor.
Âşık Veysel'in gençliğinde
Anadolu'da bazı ortamlarda saz çalıp türkü
söylemek İslamiyetle de bağdaşmazdı. Âşık
Veysel ve arkadaşı, Adana'da bir dükkânda saz
çalarken dükkânın asıl sahibi geliyor.
Bunları sırtlarından itekleyerek dışarı
atıyor. "Dükkânın betini bereketini
kaçırdınız. Allah'ın ve Peygamberimizin men
ettiği bu sazı çalacağınıza, camide mendil
açıp dilenin..." diyor.
Bütün bunlara tepkili olan
Âşık Veysel, dinsel ve geleneksel bazı
kavram, değer, tutum ve davranış biçimlerini
kesin deyişlerle eleştirir. yobazlığın her
zaman karşısındadır. Şeyh Sait ayaklanması
için söyledikleri, günümüzde .
"Şeriata göre yaşayacağız, şeriat
istiyoruz" vs. diye ortada gezenlere,
şeriata teslim olmuş birçok aydına
söylenmiş gibidir
Menemen meselesi geldi meydana
Orda birkaçları uydu şeytana
Mehdi diye kendin kendin urgana
Taktı kurtulmadı darlarımızdan
Şeriata, şeyhlere... karşı
olduğu bu şiirinde Âşık Veysel,
"mektepleri, tren hatlarını..."
onların karşısına koyar.
Ortadoğu'nun tasavvuf denilen
kültür alanında, bağnazlık azıcık gevşer.
Tasavvufta insan Allah'la cilveleştiği gibi,
ona Ortodoks Müslümanlığın soramadığı
soruları da sorar. Ama bu da hep belli
gelenekler içinde olur
Âdem'i sürdün bakmadın
Cennet'te de bırakmadın
Şeytan'ı niye yakmadın
Cehennemin var da senin
Kilise'de despot keşiş
İsa Allah'ın oğlu demiş
Meryem Ana neyin imiş
Bu işin var bir de senin
Veysel niden aklın ermez
Uzun kısa dilin durmaz
Eller tutmaz gözler görmez
Bu acayip sır da senin
Görüldüğü gibi sorgulardan
sonra yine teslimiyet var.
Halk kültürü -Osmanlı
kültürü
"Aşık Veysel, halk
kültürü-Osmanlı kültürü zıtlığına çok
duyarlıdır. Bilindiği gibi, Osmanlıların
dilleri, Türk dili değildi. Arap'tan, Fars'tan,
Türk'ten oluşturulmuş, öykünme bir dildi
(Osmanlıca). Müzikleri, edebiyatları da ona
buna öykünmeydi.
Veysel'in doğumundan on beş
yıl kadar önce, Abdulhak Hamit, Dertli'nin bir
şiirini Namık Kemal'inkine benzetir.
"Büyük Vatan Şairi" buna çok
hiddetlenir, "Ben o kötü kelimeleri
kullanmam" der. Vatan şairimiz, halk
ozanının dilini, sözcüklerini ağzına
almazmış. Böylesine tiksiniyor Türkçeden.
Veysel'in doğduğu yıl
(1894), Ulu Hakan Cennetmekân Abdülhamit Han
Türkçenin yerine ulusal dil olarak Arapçayı
geçirmek ister (Zincirkıran B. Metinlerle
Edebiyat Bilgisi I. İzmir Eğitim Enstitüsü
yayını. 197039). Oysa, bu dönemde
aydınlarımız bir başka dile, Fransızcaya
iyice alışmışlardır. Resmi yazışmaların
yalın ve açık olması için, saray
kâtiplerinin, önce Fransızca yazıp sonra
Türkçeye çevirmeleri buyurulur (Levent A.S.
Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri. 1.
Baskı 160). Veysel, on dokuz yaşındayken, 1913
yılında, bir başvezir, özel ya da resmi
bütün yazılarını önce Fransızca yazıp,
sonra Türkçeye çevirmektedir (Türk Dili.
Aralık 1974 957).
Bazı varlıklı ve aydın
çevreler, hiçbir kültürel bağla bağlı
değildir. 1925'te Amiral Bristol, Amerika'ya
verdiği raporda, "Celal ve Suphi Nuri
İleri kardeşler, milliyetçilik ticareti
yaparak zengin olmuşlardır. Evlerinde Rumca
konuşurlar" der (Küçük Y. Türkiye
Üzerine Tezler. İstanbul, Tekin. 1979189)
Âşık Veysel, süregelen bu
iki ayrı kültürü (öykünme kültürü - halk
kültürü), türkü - şarkı zıtlığıyla
anlatır. Şarkıya (Osmanlı kültürüne)
karşı, türküye (halk kültürüne)
bağlıdır
Şarkı gazeldir hatamız
Âşık Veysel'in ilgisi
yalnızca kültürel değerlerle sınırlı
değil. Bizi çevreleyen evreni, içimizdeki
bilinci de sorgular. İçe bakışla, bu
varoluşun gizini çözmeye uğraşır
Yıllarca aradım kendi kendimi
Hiçbir türlü bulamadım ben beni
Hayal mıyım ürüya mı bilinmez
Hiçbir türlü bulamadım ben beni
Varlığım yokluğum bir
Veysel adım
Gök kubbede kalacaktır ses kadim
Elli üç yıl kendi kendim aradım
Hiçbir türlü bulamadım ben beni
***
Sonunda kendisinin ve evrenin
bilinemezliğine varıyor
Bulunmaz kenarı haddi ne fayda
***
Dönüyor bir dolap çarkı belirsiz
Çağlayan bir su var arkı belirsiz
***
Dizelerinde sık sık diyalektik anlamlara
rastlıyoruz
Derdim bana derman imiş
bilmedim
***
Sefanın cefanın farkı yok bence
Eğer düşünürsek inceden ince
İkisi de son haddine varınca
Dümdüz olur iniş yokuş dereler
Zıt iki şey, gelişimlerinin
uç noktasında birbirine dönüşebiliyor. Ancak
yine diyalektiğe uygun olarak, güçlerden ya da
oluşlardan her birinin bir sırası, vakti
vardır
Her çiçeğin bir mevsimde
yer'olur
Emek verip yaptığı
bostanını sel alınca şöyle diyor
"Bahçemi sel aldı diye
yatmak olmaz. Zaten eskisi gitmezse yenisi
gelmez. Bostan yerine fidan dikmeyi
düşündüm."
Ama onun, ruhları asıl hayran
bırakan tarafı, teorik düşünceleri değil,
türkü söyleyişi ve saz çalışıdır.
Sazına söylediği bir şiirde
Çalıştım sesimi sesine
kattım
diyor. Bu, bir sazı çalma
felsefesidir İç sesi bir sazda yaratmak.
İnsanın sazla, sazın insanla bir ve aynı
olması. Âşık Veysel, bu birliği
Ben bir insanoğlu sen bir dut
dalı
Ben babamı sen ustanı unutma
dizelerinde de anlatır. Şimdi
ülkemizde, çok sayılı bir iki çalgıcı
dışında kimin sazını tanıyabiliriz. Oysa
Âşık Veysel ilk tezene vuruşunda bellidir.
Dünya ölçeğinde
sanatçıları yüz yüze dinleme fırsatım oldu
Ünlü Arjantinli gitarcı, ozan ve şarkıcı
Atahualpa Yupanqui, Amerikalı Joan Baez, Yunan
Mikis Teodorakis... Hiçbirinde Âşık
Veysel'deki soylu düzey yoktu.
Seçtiği türküyü sazına
uyarlar. Kendi söyleyişince söyler.Onu,
başkalarından ayıran, işte bu kişisel
üsluptur.
1952'de İstanbul Spor ve Sergi
Sarayı'nda onun için düzenlenen gecede Ahmet
Kutsi Tecer şöyle diyordu
"Aramızda onun çok
yürekten hayranları ve dostluğu ile övünen
birçoklarımız bulunuyor. Ben de bunlardan
biriyim.
Halk şiirinin az zamanda bu
derece yaygın bir hal alması, gelişmesi
Âşık Veysel'in o eşsiz şahsiyeti sayesinde
olmuştur. O sazının sesi gibi şiirlerinin
sesini de çok içten, çok derinden kavramayı
ve hayatın akışına göre düzenlemeyi
bilmiştir. Bütün bunlarda hayatın kendisi
kadar halis bir şahsiyet ortaya
koymuştur."
Doğa ve sevi şiirleri
Onun en güzel şiirleri doğa
ve sevi şiirleri. Doğadaki rengi, sesi,
akışı ne güzel duyurur. Onun sevi şiirleri
öylesine özneldir ki birini alıp kendi
sevgimize, sevdiğimize uygulayamayız.. Her
şiirinde zaman, mekân ve sevgiliye bağlı
özel nakışlar bulunur.
Türkçeyi yalın, usta ve çok
etkili kullandığı şiirlerinde duygusal
yoğunluğun her zaman düşünsel ve nesnel bir
eğilimle dengelendiği görülür. Nitelikli,
köklü ve yetkin bir dille, yapmacıksız,
gösterişsiz, oturmuş saltık bir şiir verir.
Halk şiiri tekniğinde kusursuzdur. "Sıkı
bir düzen içinde (şiir) rahatça
konuşur" (Sabahattin Eyuboğlu).
Yapıtlarında yaşam sevinciyle, hüzün;
topraksı bir direnişle, umutsuzluk ve
tevekkül; içtenlikle, çekingenlik ve kendini
ele vermeme bir aradadır.
Yüzyılların kendisinde
topladığı kültürel birikimle, şaşmaz bir
biçimde, türkünün hasını seçer. 1931'de
ilk kez aydınların karşısına
çıktığında, Emlek yöresinin o zamana kadar
dışa kapalı türkülerini söylüyordu.
Süzülüp gelenler içinde en güzellerini
seçmişti. "Bize o zamana kadar
duyulmamış sesler getirdiler. Çaldılar,
söylediler." (A.K. Tecer). Veysel efsanesi
de işte ilk kez duyulan bu türkülerle
başladı.
Âşık Veysel, doğada olsun,
kültürel yaşamda olsun tuhaflıklarla alay
etmeyi sever. Bahçesini silip süpüren sele
şöyle söyler
Yağmur yağmış sel bulanık
geliyor
Büyük tüccar her kalemden alıyor
Parası yok birer marka veriyor
O, eski âşık geleneğinin
birçok öğesine önem vermez, ya da eleştirir.
Tapşırma (mahlas) seçmemiştir. Atışma
geleneğini her zaman kınamış, bâde içme
geleneğini alaya almıştır
Kabını yumaya bulamaz karı
Hint'ten Hindistan'dan bahseder yâri
Bu dizelerde, çağdaşı,
Şarkışla Baharözü'lü Feryadi'nin,
düşünde, ak sakallı pir elinden bâde içip,
Hindistan'dan yâr sevmesiyle alay etmektedir.
Eski âşıkların onca şiir
yazdığı peygamberler, oruç, namaz,
kadınların açık saçık gezmesi, Arapça
harflerin sırasına göre dizeler oluşturma,
muamma, ebced, lebdeğmez ömür destanı gibi
şeylerle ilgilenmez. Bu görünümüyle de
gelenekten ayrılır. Alevi ozanların çokça
andıkları Hz. Ali, Ehlibeyt, On İki İmam,
Muhammed - Ali... konularına da takıntısı
yoktur.
Âşık Veysel, uzmanların
halk şiiri geleneğinden sayageldikleri
doğaçtan söylemeyi de yadsır
"Ben doğaçtan söylemem.
Doğaçtan söylenen şiirlerin anlam ve
mantığı olmaz. Bu nedenle de yaşamazlar.
Yazamadığım için pek kolay şiir dizemiyorum.
Ama, yine de çok uzun sürmez şiiri
kotarışım. Dizeleri aklımda tutar, birçok
kez tekrarlarım. Eğer, şiiri türküleştirmek
istersem, ona uygun bir avaz bulurum. Yoksa bir
deftere yazdırırım. Böylece artık şiir
benim şiirim olur."
Âşık Veysel'in bu sözleri,
doğaçtan söyleme varsayımını yıkar
gibidir. Okuma yazma bilmeyen diğer
âşıkların da Veysel gibi, şiirlerini bir
kotarışları olmalıdır.
Buna karşılık, Âşık
Veysel, bazı gelenekleri ve özellikle sûfi -
Alevi zümreler arasında yaygın olan, "Hak
âşıklığı" oluşumunu izlemiştir. Bu
çevrelerce, halk şiirinde, nesnel dünyaya
duyulan aşktan, Hak aşkına doğru giden bir
olgunlaşma olduğu varsayılır
Altmış iki yıldır seni
ararım
Tükendi sabırım yoktur kararım
Dağa taşa kurda kuşa sorarım
Kimse bilmez hikmetini işini
Günümüz ünlü
yazarlarının bazılarının yapıtlarında onun
dizelerine rastlanır. Yaşar Kemal'in "Yer
Demir Gök Bakır"ında, Muhtar Sefer
şöyle söyler "Gün geçirip fırsat
vermemeli zamana"
Âşık Veysel'in şiirlerini
toplayan kitap ve antolojilerde, onun yetiştiği
bölgenin, sözcüklerini bilmemekten gelen
yanlışlar vardır. Birini örnek göstereceğiz
Âşık Veysel, baltasını çalan birine
Karametli garip başın
der. "Karametli",
dertli, belalı anlamındadır. Tüm kitap ve
antolojilerde bu dize
Kerametli garip başın olarak
geçer.
İstanbul'a geldiğinde,
Sirkeci'de Afyon - Eskişehir Oteli'nde
kalırdı. 1964 yılında onu ziyaretimde
tuttuğum notlardan kimilerini de buraya
koyacağım
Burası üç yataklı bir oda.
Birinde Âşık Veysel, birinde oğlu yatıyor.
Âşık Veysel'in yatağının
yanına, etajer yerine bir sandalye çekilmiş.
Ceketi sandalyenin arkalığına asılı.
Sandalyenin üstünde, el örgüsü beyaz yün
çoraplar, sigara tablası, ağızlık, eski bir
çakmak ve daha bir iki ufak tefek var. Bir çala
hissettim bu sandalye düzeninde bizim
Şarkışla'yı.
Yataklardan birinin üstünde
"libasını soyunmuş" saz, duvara
yaslanmış.
Elleri titriyor. Yatağının
ucunda asılı duran peşkire bir uzanıyor.
Yetişemiyor. Oğlu veriyor. Önüne seriyor. Bir
çay söylüyor. Bana da. Ve sigarasını
yakıyor.
Bir dize anımsatılınca,
şiirin tümünü okuyor. Plak doldurmaya
gittiklerini söylüyor. 'Efendim, kendileri
gelip götürecekler ki söyleye insan. Bizim
gidip zorla doldurmamız olmuyor. Bugün gittik,
bir plak doldurduk. Vakit geçti, falan dediler.
Daha doldurtmadılar.
Bütün şiirlerinin Maarif
Yayınevi'nin kitabında bulunup
bulunmadığını konuşurken, 'Tanrı'ya
Hitap'ı kendi isteğiyle bu kitaba
koymadığını sandığımı söyledim. 'Evet'
dedi. 'Onu koymaktan çekindim.' Yüzyıllar
süren baskılar yüzünden siniyoruz dedim.
'Bilhassa dini baskılar' dedi.
Günümüz aydınlarından da
söz ettik. Yaşar Kemal'i tanıyıp
tanımadığını sordum. 'Tanırım' dedi.
'Bizim köye de gelmişti. On yıl kadar oluyor.'
Yaşar Kemal'in başarılarını anlattım. İnce
Memed'in yirmi beş yabancı dile çevrildiğini
falan. 'Eferim, Eferim' diyordu.
Âşık Veysel'in kişiliği
nasıl? Ağırbaşlı, görgülü, duyarlı,
seçkin, esprili, ödünsüz, sıcak ve
insancıl... Bunları görüyorum."
Bulunduğu meclisin canlı,
tetikte ve öz dolu ruhuydu. Züppe tavırlıyı
havalardan toprağa kıç üstü düşüren ince
oklar atardı.
En güzel şiirler
O, ölümüne kadar gelişimini
sürdürdü. En güzel bazı şiirlerini
ölümünden hemen önceki yıllarda söyledi.
Onu izleyenler için her zaman yeniydi. Son
zamanlarında ona yetişemiyordum. Birbirinden
güzel şiirler ortaya çıkarıyordu.
Yukarı Kızılırmak boyları
kültürünü yeni bir deyiş ve birleşime
ulaştıran özgün bir sanatçı ve kültür
adamı olarak, XX. yüzyılın son çeyreğinde
Türkiye'de bütün sanat ve kültür
alanlarında kimsenin ulaşamadığı çok
yaygın bir ün kazandı. Değişik kültürlerin
ve olağanüstü bir yaşamın birikiminden
oluşan sesi, yalnız bir bölgenin değil,
bütün bir ülke halk kültürünün simgesi
oldu.
Âşık Ali İzzet şöyle der
"O, bir yol tuttu. Sonuna kadar gitti.
Şaşılacak iş canım". Âşık Veysel'in
şu sözleri birazcık olsun bu
"şaşılacak iş"in sırrına
varabilmemizi sağlar "Şiirime başlarken
köylüyü düşünürüm. Köylü beğenecek mi
bu şiiri, onu düşünürüm. Yakınlarımı,
birlikte çalıştıklarımı, arkadaşlarımı
düşünürüm. Onların beğendiğini,
İstanbul'dakiler, nasıl olsa beğenir".
Âşık Veysel olayı, yalnız
Türk kültür tarihinin değil, bütün
insanlık tarihinin de en ilginç olaylarından
biri olmalı. Türk toplumunun tarihinde, din
dışı alanda, yaşarken söylence olan
kişilere pek rastlanmaz. Çağında Türkiyeli
birçok sanatçı, bilgin ve ünlü kişi, onunla
konuşmak, dostu olmak için istekliydi.
Tecer'im Âşık Veysel'le
Gezen insan yorulur mu
Âşıklarını ve genel olarak
halk kültürünü yüzyıllar boyunca
küçümseme geleneği olan bir aydınlar
takımı arasında da Âşık Veysel'in
kazandığı saygı, kültür tarihimizin ender
ve en önemli oluşumlarındandır. O,
insanoğlunun nice yetenekli, nice dayanıklı,
nice yenilmez olduğunu gösteren güç ve umut
kaynaklarımızdan biridir. n
Dostlar Beni
Hatırlasın-Åşık Veysel Hayatı ve Bütün
Şiirle
(Cumhuriyet Kitap)
|
Öyküye gençlik aşısı
|
Sema
Kaygusuz, Murat Gülsoy, Türker Armaner,
Sema Kaygusuz, Müge İplikçi.
|
Öykücülüğümüzün
yeni kuşağının en ilgiye değer yanı,
geleneksel edebiyattan aldıkları etkileri
kırıp düzyazıyı seçmiş olmalarıdır
SEMİH GÜMÜŞ
Öykünün en çok tartışılan tür oluşu,
edebiyatımızın son yıllarının iki belirgin
özelliğinden biri. Öteki, çok-satılan
romanların piyasa isterlerine ayarlanması ve
burada beliren yazarlık tutumunun sorgulanması.
Denebilir ki öykünün bütün boyutlarıyla ve
derinliğiyle yaşadığı büyük tartışma,
sözgelimi roman ya da şiirdeki suskunluğun
yanında, şaşırtıcıdır.
Bu denli canlı bir öykü ortamının
oluşmasını neye borçluyuz? Doğrusu,
kestiremiyorum. Nedeni ne olursa olsun, bu
devinim öyküyü kış uykusundan uyandırırken
hem eski kuşakların dönüşünü sağladı,
hem de yepyeni bir öykü kuşağının doğumuna
neden oldu.
Nerede, nasıl oluştuğu tam bilinemeyen
birikimin sonunda ortaya çıkan genç öykü
yazarları, öykü dergilerini ve öyküye
kapılarını açan yayınevlerini doldururken
olası bir değişimin haberini veriyorlardı.
Çok geçmeden bu olasılığın da, hâlâ
yaşamayı sürdüğümüz bir gerçekliğe
yerini bıraktığını gördük.
Başlangıçta kolay olmadı. Genç
öykücülerin getirdikleri öykü
anlayışının yalnızca iç dünyalara, bireye,
asıl olarak da yazar bireye dönük olduğu;
dışardaki dünyadan, toplumdan, insandan
koptuğu yolunda sert eleştiriler yapıldı.
Öykücülüğümüzün geçmişinden
uzaklıkları, eski kuşaklardan ustaların
yanında tutunabilecek düzeyde pırıltılar
saçamadıkları da genç öykücülere
yöneltilen eleştiriler arasındaydı.
Yaratıcı
yazıyla ödeşmek
Bu ilk tepkilerin yeterince olgun olmadığı
belirtilebilir. Gitgide çoğalarak
edebiyatımıza giren yeni kuşak öykücüler bu
tür ivedi yargılarla değerlendirilemezdi.
Atılan ilk adımların bütün hayalleri
doldurması olanaksızsa, genç öykücülerden
önceden bilmediğimiz ustalıklar beklemek de
anlamlı değildi.
Bu dönemin neden sonra en önemli öykücüleri
arasında anılan Cemil Kavukçu'nun bile
başlangıçta yeterince ilgi çekmediği, ancak
yeni kitapları
yayımlanmaya başladıkça anlaşılabildiği
düşünülürse, beklemek gerekiyordu.
Kendiliğinden oluşmuş bir birikimin yol yordam
edinmesi, biçim ve anlayış kazanması zamana
bağlıydı. Aynı yılların öteki yazarları
Mahir Öztaş, Feride Çiçekoğlu, Mehmet Zaman
Saçlıoğlu, Murathan Mungan ve Hasan Ali
Toptaş'ın da kendilerinden sonra gelen yeni
kuşağın öncüleri oldukları söylenebilir.
Bu öykücülerin edebiyatımızın geçmişten
gelen birikimini özümsedikten sonra, geçmişin
gölgesinde kalmadan kendi öykü dünyalarını
kurdukları, biçimsel yetkinliğe ulaştıkları
ve her birinin ötekilerden ayrılan özellikler
yarattıkları saptanabilir. Bu düzeye ulaşmak
için yazarın ilkin yaratıcı yazıyla
ödeşmesi gerekir ki, kendi öykü
anlayışını kurabilsin.
İkincisi, birbirlerinden farklı düzeyde de
olsa, insanı bireyliği içinde anlatmanın
yazınsal erdemini bulmuştu onlar. Öte yandan,
kendi konumunu geçmişe değil de, kendi
çevresine göre belirleyen yeni yazarlar için
de bu adlar olumlu örnekler olmuştu.
Öykücülüğümüzün yeni kuşağındaki
gençlerin en ilgiye değer yanları, geleneksel
edebiyattan aldıkları etkileri kırıp
düzyazıyı seçmiş olmalarıdır. Şiir
yerinde sayarken bugün öykü tartışılıyor,
öykü yazılıyor.
Okuma ve yaratma düzeyinin yükselişini imleyen
düzyazının genç yazarları öncelikle kendine
çeken bir yaratma biçimi oluşunun meyveleri,
sanırım gelecek yıllarda bütün
edebiyatımızda toplanacak.
Öyküde geç kalmış Mehmet Günsür'ün
yalnızca tek kitabı İçeriye Bakan Kim ile
aldığı yeri gelecekte de anımsayacağımıza
kuşku yok. Özcan Karabulut'un, insanlık
hallerinin günlük hayattaki varoluş
biçimlerini kendine özgü bir dille
anlattığı öyküleri yanında, politik
öykünün yeni biçimlerini denediği
öykülerinin bu türü seçecek yeni yazarlar
için önemli örnekler olacağını
düşünüyorum. Suzan Samancı'nın ülkenin
doğusundaki Kürt gerçekliğini bütün
sıcaklığıyla anlatan öyküleri özellikle
önemli. Bazen yazınsal düzeyin geriye
çekilmesini de göze alarak sıcak savaşın
yıpratıcı etkileri altında kalan insanları
sorun ettiği öykülerinde, Suzan Samancı'nın
dönemin genç kuşak yazarlarının uzak
durdukları bireysel acılara yakın
tanıklığını görüyoruz. Genç yazarların
denemekten kaçındığı bir tür olan uzun
öykünün başarılı örneklerini veren Ayfer
Tunç, ayrıntılara verdiği değer ve anlatım
biçimindeki ustalıkla kuşağının olgun
yazarları arasında. Yeni anlatım biçimleriyle
arayışını sürdüren Nalan Barbarosoğlu da
bu arada anılabilir. Hürriyet Yaşar ise,
geleneksel öykü anlayışının yalın
örneklerini verirken yenilikçi arayışların
dışında kalıp kendi öykü anlayışını
kararlılıkla sürdürmeye özen gösteriyor.
Postmodernizmin
olanakları
Bu kuşağın en genç yazarlarından üçünü
özellikle anmak isterim. Niyazi Zorlu, uzun
süre geçmesine karşın ikinci kitabını
yayımlamadığına göre, üretken sayılamaz;
ama hayatı sert yanlarından tutan öyküleriyle
gelecekte yazacaklarını bekleten, kendi öykü
biçimini kurmuş bir öykücü olduğunu
gösterdi. Faruk Duman, ustalıkla yazdığı ilk
öykülerinden sonra dil ve anlatım düzeyinde
kapalı, minimal biçimleri de zorlayan bir
anlayışa yöneliyor. Sema Kaygusuz, insanı
başkalarından farklı ayrıntılarda gören,
içtenlikli anlatım biçimiyle ve sürekli
yukarı çıkan değişimiyle giderek
ustalaşacağını haber veriyor.
Genç kuşak öykü yazarlarının içine
düştükleri belirgin etki alanlarından söz
etmek kolay değil. Belki çok çeşitli öykü
anlayışlarından ve öykücülerden
etkileniyorlar, ama öykücülüğümüzün
geçen kuşaklarından belirgin etkiler
almadıkları gibi, dünya edebiyatıyla da içli
dışlı oldukları söylenemez. Bu dönemde
postmodernizmin yaratım biçimlerindeki
izlerinden söz edilebilir. Bütüncül bir
edebiyat anlayışı olarak seçilmeyen
postmodernizme, anlatım biçimi ve kurguya
getirdiği alışılmamış,
şaşırtıcı buluşlar için sağladığı
olanaklar yüzünden yönelindiği söylenebilir.
Müge İplikçi, postmodernizmi bilinçli bir
seçim olarak görüyor. Hayatı bütün bir
yapı olarak almadığı için postmoderizme
yaklaşmış. İnsanı, bütünüyle kavranması
olanaksız ve bütünüyle teslim olmaktan
kaçınılacak parçalanmış hayatın içinde
görüyor. Murat Gülsoy postmodernizmin
gerekleri neyse, ona göre yazıyor. Kurmacayı
her şeyden önce yazının olanakları içinde
oynanan bir oyun olarak görüyor. Belki bir
öykü anlayışının ilk evrelerinde duruyor.
Duraklama
ve bekleyiş dönemi
Öne çıkan bu adlarıyla
öykücülüğümüzün genç kuşağının
birikimi, son beş altı yıl içinde oluştu.
İlk gelenler artık geçen kuşakların
ustalarıyla aynı düzeyde görülürken, sonra
gelenler ilk gruptan öykücülerin ortaya
çıktıkları günleri akla getiriyor. Demek ki
önümüzdeki yıllarda en yeni kuşak içinden
de başka yeni öykücüler öne çıkacaktır.
Burada belki bu kuşağın birikiminin
kaydettiği niceliksel ve niteliksel
tırmanışın gelip durduğu düzeyde kendini
yenilemesi gerektiği belirtilebilir. Ortak
biçim özellikleri şimdi kuşku duyulamayacak
denli ayrışmış, kendilerine özgü öykü
anlayış ve biçimleri oluşturmuş bu kuşak
yazarların, dışa dönüklüğün önündeki
sınırları kaldırması, tikel anlatıcının
egemenliği yerine, kurmaca kişilerin
ağırlığına daha çok değer vermesi
beklenebilir.
Geçen altı yedi yıla bakınca büyük bir yol
alındığı görülüyor, ama şimdi de yeni bir
duraklama, bekleyiş içindeyiz. Kuşağın
yaşadığı sıçrama, bir direnç noktasına
takılı duruyor.
Bu durumun edebiyatın çeşitli dönemlerinde
yaşanan niteliksel ilerleme süreçlerine çok
uygun olduğunu düşünüyorum. Bu düzeyde bir
süre bekleyen genç kuşak yazarlar, yeni
arayışlarla yeni değerler kattıkları
öyküyü neden sonra daha yukarı
çekeceklerdir. Bunun ipuçları şimdiki bekleme
döneminde saklı. Buradan ileri gitmeyi
sağlayacak olan asıl etken, öykü
anlayışlarını daha yetkinleştiren bu yazar
kuşağının içinden yeni, sürükleyici
pırıltılar, öncüler çıkmasıdır.
Tekdüzeliğe düşmeyi önleyecek olan da budur.
(Radikal Kitap)
Sabahattin
Ali'nin Bilinmeyen Öyküleri
"Çakıcı'nın İlk
Kurşunu" adlı kitapta ilk kez yayımlanan
dört öykü, Sabahattin Ali öykücülüğünün
tam bir yansıması.
M. Sadık Aslankara
Yapı Kredi Yayınları,
Sabahattin Ali'nin daha önce yayımlanmamış
dört öyküsünü bir araya getirmiş
Çakıcı'nın İlk Kurşunu / Tereke (2002).
Öyküler şu başlıkları taşıyor "O
Arkadaşım", "Bir Hakikatin
Hikâyesi", "Barsak",
"Çakıcı'nın İlk Kurşunu".
Kitabı yayına hazırlayan
Nüket Esen, Zeynep Uysal, Engin Kılıç, Olcay
Akdeniz dörtlüsünden Nüket Esen,
"Önsöz"de bunların "ikisi tam,
biri bitmemiş üç kısa hikâye, bir uzun
hikâye" (9) olduğunu belirtip Sabahattin
Ali'nin sandığından çıkarılmış ürünler
olduğunu ekliyor.
"O Arkadaşım"ın
altına, yayıncı şu notu düşmüş "15
Mayıs 1928'de Irmak dergisinde yayımlanan bu
hikâye ile Sabahattin Ali'nin kendi
elyazısıyla 'sandığında bulunan' nüsha
arasındaki farklar dipnotlarda
gösterilmiştir." (17)
Bunlar "dipnotlar"da
değil, "Notlar"da gösterilmiş
(20)... Ancak açıklamaların, yayımlanan
öykü temele alınarak mı el yazısındaki
farkları içerdiği yoksa el yazısı temele
alınarak mı yayımlanan öyküdeki
değişiklikleri vurguladığı ne yazık ki
"Notlar"da somut olarak
anlaşılamıyor... Öykünün sonuna,
yayımlanan metnin hangisi olduğu eklenebilseydi
bu kargaşa önlenirdi herhalde.
Yayıncının notundan, "O
Arkadaşım"ın bir çalım Irmak'ta
yayımlanan metin olduğu biçiminde bir yoruma
gidilebilir belki. Böylece kitapta yayımlanan
öykünün dergide yayımlanmış öykü ile
aynı olduğu düşünülebilir.
Ne ki öykünün sonuna,
yazıldığı tarihin eklenmiş olması,
sandıktan bulunanın da yayımlanmış
olabileceği olasılığını çıkarıyor
ortaya. Buna göre yayımlanan metnin sandıkta
bulunan metin olduğu, açıklamaların, bu metin
temele alınarak yapıldığı da usa
getirilebilir. Sabahattin Ali, öyküyü
yayımladıktan sonra, ileride kitaplarına alma
düşüncesiyle öyküsü üzerinde kimi
düzeltmeler yapmış olabilir pekâlâ.
"Notlar"daki 5., 14., 29. maddelerde
"elyazısında ... yok" vb. türündeki
açıklamalar bir çalım ipucu oluştursa da
dile getirdiğim kuşkuyu tam anlamıyla ortadan
kaldırmıyor bana göre.
Çünkü açıklamalarda,
Sabahattin Ali'nin değişikliklerinin
içeriğine bakıldığında, "fark"ın
görece daha gelişmiş bir dil beğenisi
yansıttığı izlenimini ediniyor insan.
Bunlar nasıl öyküler, biraz
da bunun üzerinde duralım.
Sabahattin Ali
Öykücülüğünün Bir Yansıması
İlk kez yayımlanan bu dört
öykü, bana göre Sabahattin Ali
öykücülüğünün tam bir yansıması. Daha
önce "Cumhuriyet Kitap"ta yazmıştım
(10 Ağustos 2000); Sabahattin Ali'nin
öykücülüğünde dört ayrı evre olduğu
görülüyor
I.Evre Emekleme Evresi Romantik
Gerçekçilik Evresi (Sabahattin Ali'nin öykü
yayımlamaya başladığı 1926'dan 1935'e dek
yaklaşık dokuz yıllık dönemin öyküde
emekleme ve ayağa kalkma devresi olarak
geçtiği söylenebilir.)
II.Evre Geçiş-Ayağa Kalkma
Evresi Kaba Gerçekçilik Evresi (Sabahattin Ali
öykücülüğündeki ikinci evreyi bir
"geçiş evresi", bir "ayağa
kalkma evresi" olarak adlandırabiliriz.
1933-34 dönemini kapsayan bu evre, onun
romantizmi bıraktığı, ama kaba
gerçekçilikten de henüz kurtulamadığı, yine
de öykülemede ayaklarını artık sağlam
biçimde yere bastığı bir evre olarak
değerlendirilmeli.)
III.Evre Olgunluk Evresi
Toplumsal Gerçekçilik Evresi ("Olgunluk
Evresi" ya da "Toplumsal Gerçekçilik
Evresi" olarak adlandırabileceğimiz bu
üçüncü evre, tam bir doruk evresidir 1935-36.
1935'ten 1942'ye dek sekiz yıllık süreyi
kapsayan doruk evresi, on beş de altın öykü
kazandırmış görünüyor öykü
yazınımıza.)
IV.Evre Son Evre Gerçekliğin
Yansıtılışında Yeni Arayışlar Evresi
(Öykücülüğünün 1944-47 yıllarını
kapsayan son evresinde Sabahattin Ali'nin yeniden
bir arayışa yöneldiği gözleniyor. Bu yüzden
bu son evreye "Gerçekliğin
Yansıtılışında Yeni Arayışlar Evresi"
de denebilir...)
İlginçtir, ilk kez
yayımlanan bu dört öykü, Sabahattin Ali
öykücülüğündeki evrelere göre bir
dağılım gösteriyor. Nitekim ilk iki
öykünün Sabahattin Ali'nin romantik evresine
denk düşen öykünmeci ürünler olduğu
açık.
Bu nedenle hem "O
Arkadaşım", hem de "Bir Hakikatin
Hikâyesi" yazarın birer öykü
çalışması biçiminde alınabilir. Sabahattin
Ali'nin bunları kitaplarına almayışı da
görece bu kanıyı destekliyor.
Yarım olan "Barsak"
adlı öykünün ise, onun olgunluk evresi
ürünlerinden biri olduğu daha ilk satırlarda
anlaşılıyor. Bu öykünün
tamamlanamayışına yanmamak elde değil!
Sabahattin Ali, bunu 1936-37 yıllarında yazmaya
yönelmiş olabilir. Çünkü o dönemin doruk,
yetkin örnekleriyle benzerlik gösteriyor
"Barsak".
Görüldüğü kadarıyla bir
yolculuk öyküsü bu. Ama kahramanların ruhsal
deriliğine, kişilik katmanlarına öylesine
egemen, öykü atmosferine bunları öylesine
güzel sızdırıyor ki Sabahattin Ali, bir kez
daha hayran kalıyorsunuz.
Bu dönemin unutulmayacak iki
yolculuk öyküsü daha anımsanabilir
"Kamyon", "Uyku". İlk kez
okuduğumuz "Barsak" adlı yarım
kalmış öyküde "kamyon",
"otomobil" sözcüklerinin bir arada
kullanılışı, ister istemez "Kamyon"
adlı öyküyü de çağrıştırıyor.
Bir gerçek de şu Sabahattin
Ali öykülerinde "yolculuk", en
önemli izleklerden biri. Yazarın bu alanda bir
verimlilik, üretkenlik gördüğü kesin.
"Barsak", yarım
kalmışlığı içinde bile, ta yetmiş yıl
önceki Bergama-İzmir yolunun görsel değerini
vurgulaması, yolculuk koşullarını
yansıtması bakımından da ilginç ipuçları
sergiliyor doğrusu.
"Çakıcı'nın İlk
Kurşunu" adlı öykünün de ilk evre
ürünlerinden olmadığı açık. "Komik-i
Şehir" adlı öyküsünde olduğu gibi ilk
evre ürünü olsa bile, bu da bu evrenin
sonlarına tarihlendirilebilir.
Öyküleri sıralarken, yayına
hazırlayanlar keşke bunu dikkate alıp
"Barsak"ı en sona alsalardı.
Pek pek 1933-34'teki "kaba
gerçekçilik" evresinde yazılmış
olabilir "Çakıcı'nın İlk Kurşunu"
ama daha sonra değil! Hatta 1932'ye dek
yazılmış olabileceği; dildeki beğeni
düzeyinden, seçilen sözcüklerden yola
çıkarak bunun 1932'ye gelmeden, bir olasılık
1930'dan önce yazıldığı bile
düşünülebilir. Nitekim sözdizimleri,
bunlardaki iğreti yazınsallık, genç
Sabahattin Ali'nin, olgunlaşma sürecinde henüz
yolun başında olduğunu ele veren ipuçları...
Oysa "Barsak", kesin,
daha sonra...
Sabahattin Ali'nin Sosyal
İsyancıları
Yine de gençliğine, yolun
başında oluşuna karşın Sabahattin Ali'nin,
daha o yaşlarda, Çakıcı'yı bir "sosyal
isyancı" bağlamında alışının da
dikkat çekici olduğunu belirtmeden geçmeyeyim.
Şu satırlar, tartışmasız
biçimde bunun kanıtı bence
"Çakıcı, söylediği
vaadini tuttuğu taktirde, işte bu sefih
saltanatın bilmeyerek bir rakibi, bir
düşmanı, bir yıkıcısı kesilecekti."
(46)
Sabahattin Ali
"Çakıcı'nın İlk Kurşunu" adlı
öyküyü, özellikle bir masala, söylene
dönüştürme yolunda çabaya girişiyor
görüldüğü kadarıyla. Yaşar Kemal'in
Çakırcalı Efe'sinden farklı olarak bir halk
hikâyesine dönüştürüyor bunu.
Öte yandan Çakıcı'yı, bir
"zeybek oğlu"na öldürtürken,
söylenceyi sürdürme yönündeki eğilimini de
gösteriyor. Hoş, etkileyici, dramatik
damarları akıcı, yönsemeleri keskin, kıvrak
bir öykü...
Bunların ardından şunu
söyleyebilmek olası "Komik-i
Şehir"i, "Çakıcı'nın İlk
Kurşunu"nu okuduktan sonra Kuyucaklı
Yusuf'un, aslında açıktan açığa geliyorum,
dediğini görüyor insan. Gerçekten de
"Çakıcı'nın İlk Kurşunu" ile
"Komik-i Şehir", Sabahattin Ali'nin
Kuyucaklı Yusuf gibi bir roman doruğu ortaya
çıkarabilmesinin somut dayanakları bence.
Cumhuriyet Kitap'taki o
yazıyı şöyle bitirmiştim, olduğu gibi
aktarıyorum
Kimler, nasıl değerlendirir
bilemem, ama bildiğim, Sabahattin Ali, bizler
gittikten sonra da "aşk"larıyla,
"özgürlük"leriyle yaşamayı
sürdürecek...
Nisanlarda,
öldürülüşünün yıldönümünde
kırlangıçlar, cıvıltılarıyla, onun
ağzından bunu seslendirecek işte... Yurdun
dört yanına renk yayan, koku salan bin bir
çiçek, onu esenleyecek.
Ne mutlu bize ki, onun gibi bir
yol göstericimiz var öyküde!
Hadi, sıra sizde, durmayın
nisanlayın günlerinizi..Sabahattin Ali'den
öyküler okuyup kırlangıçlara, çiçeklere
savurun okumalarınızı... İçinize çekin
aşkları, özgürlükleri, Sabahattin Ali'nin
bizim için yazdığı.
Yazışma P.K. 251 06443
Yenişehir-Ankara
E-Posta msaslankarahotmail.com
(Cumhuriyet Kitap)
***
Pop-Kültür
Klasik romanda konunun
yoğunlukla işlenmesi büyük bir marifet
sayılırdı, yazar bir hikâye anlatıyorsa, o
hikâye ile ilgili her şeyi konuya yedirmeye
çalışırdı ve sonunda, bilinmeyen
öğelerinden arınmış temiz bir öykü
çıkardı ortaya. T. S. Eliot buna
"tutarlı yoğunluk" adını vermişti.
Günümüz edebiyatında ise aşırı bilgiyle
donatılmış romanlar, yoğunluğu konunun
dışına taşırarak bir çeşit yeni moda
"tutarsız yoğunluk" başlattılar;
sanki romancı hikâyesini anlatırken kendini
kaybedip tüm evrenin oluşum tarihini anlatmaya
girişiyor. Aşırı geveze yaşlı bir kadına
yemek tarifi sorduğunuzda manava giderken ne
giydiğini anlatmaya başlaması gibi, konu
insanlık tarihinin belli evrelerinde dağılıp
bulanıklaşıyor ve en nihayet yan kaymalar
toparlanıp konuya geri dönüldüğünde okuyucu
yorgun düştüğünden öyküden iyice
uzaklaşmış oluyor.
Henüz 26 yaşındaki İngiliz
yazar Zadie Smith'in "İmza Toplayan
Adam" adlı romanını okurken bu konu
dışı kaymaların abartıldığını
düşünmeye başladım. Yazdığı her
sözcükten sonra o sözcüğün büyüsüne
kapılıp, esprili ve komik yan sapmalara
dalması, komiklikler yaparak dikkatimi
dağıtmaya çalışan bir çocuk gibi rahatsız
etmeye başladı beni. Kuşkusuz bilgi
çağındayız ve tüm bilgiler bedava. Bilgi -ki
burada bilgi derken düşüncenin ürettiği
bilgiden söz etmiyorum, sıradan ansiklopedik
malumat demek daha uygun belki- bir çeşit yeni
karakter gibi romana dalış yapmış ve yirmi
birinci yüzyıl romanından da kolay kolay
çıkmayacak gibi duruyor.
90'lı yılların Amerika'da
patlama yapan oyunlarından "Trivial
Pursuit" adlı, en saçma soruların
yanıtlarını kim bilebilir oyunu gibi, romanlar
da "trivia" denilen, gereksiz bilgiler
yumağına dönüşmeye başladı neredeyse.
Kendini izleyen kuşağın
üyesi
Zadie Smith'in yeni romanında
doruğa ulaştırdığı bu stil, çağdaş
romanda yeni nesli anlatmak için kullanılan bir
yöntem belki de. Bir oyun gibi bunca gereksiz
bilgiyi anlamanız ve konuyu takip etmeniz bir
yetenek gibi okuyucudan bekleniyor. Aslında bu
oyunun eğlencesiz olduğunu söylemek zor. Bir
açıdan bakıldığında da bu gereksiz bilgi
yumağı gibi görünen anlatım, çağımızı
derinden eleştiriyor Saatlerce televizyon
karşısında bir kanaldan diğerine zıplayarak
geçen, ne seyrettiğinin farkına bile varmayan,
uzun süre tek bir şeye dikkatini
toparlayamayan, insanları markalaştıran bir
kültürün ürünü olan yeni bir kuşağın
eleştirisi. Zadie Smith buna "kendini
izleyen kuşağın üyesi" adını veriyor
romanda. Bu neslin çocukları, her şeye seyirci
oldukları gibi, kendilerini de bir filmin
parçası sanıyorlar. Her davranışı ve ifade
biçimini televizyon dizilerinden çalan
kuşağı temsil ediyorlar.
Smith'e göre bu neslin bir
başka özelliği, tüm kültürleri kendi
geçmişleri sanmaları. Hiçbir şey
derinliğine bilinmediğinden tüm dinler ve
felsefe öğretileri birbirlerine karışmış
olarak algılanıyor. Aklı karışık bu yeni
nesli anlatırken Yahudilikten Zen Budizm'e,
Kabala büyüsünden animizme, çok geniş alanda
inanç ve inançsızlığı anlatıyor Zadie
Smith de.
"İmza Toplayan Adam"
Çin asıllı bir baba ile Yahudi bir annenin
İngiltere'de doğmuş oğlunu anlatıyor.
Çin-Yahudi-İngiliz Alex-Li adlı bu çocuk,
romanın başlığında bahsedilen imza toplayan
adam oluyor büyüdüğünde. Ünlülerin
imzalarını toplayıp, beceriksizce bu işin
ticaretini yapıyor. Bir de kitap yazıyor
Alex-Li Bu kitapta Yahudi olanlarla, Yahudi
olmayanları ayırmaya çalışıyor.
"Örneğin ben Yahudiyim. Count Basie
Yahudidir. Ray Charles Yahudidir. Eddie Cantor
Yahudi değildir. (...) New York'ta veya herhangi
bir büyük kentte yaşayanlar Yahudidir. Katolik
bile olsan, New York'ta yaşıyorsan
Yahudisindir. Butte veya Montana'da yaşıyorsan
Yahudi olsan bile Yahudi değilsindir. Soğuk
içecekler Yahudidir. Yahudiler keşfetmiş olsa
da süt tozu Yahudi değildir..."
sözleriyle başlıyor romana. Canlı cansız her
şeyi Yahudiler ve Yahudi olmayanlar olarak ikiye
bölme hastalığı roman boyunca sürüyor.
Romanı ortaladığınızda bunun altında
hiçbir mantıksal neden olmadığını anlamaya
başlıyorsunuz. Bazı dillerdeki dişi ve erkek
tanım edatları gibi evrenin basit şekilde
ikiye ayrılmış olduğunu görüyorsunuz.
Bunun roman içinde simgesel
anlamları var tabii ki. Roman kahramanlarının
kendilerini ne olarak tanımlayacaklarını
bilmemeleri yatıyor altında, çünkü Alex-Li
gibi diğer kahramanlar da kimlik sorunu
yaşıyorlar. Alex-Li'nin en yakın dostu Adam,
Harlem'li zenci bir Amerikalı ama aynı zamanda
ataları Etiyopyalı az sayıdaki Yahudilerden.
Zadie Smith bu kahramanlar sayesinde
çok-dinlilik, çok-kültürlülük ve
çok-ulusluluk temalarına giriyor, bir ırkın
temsilcisi gibi görünüp, bambaşka bir
kimliğe sahip olmanın komedisini yaratıyor.
Alex-Li, Adam, Joseph ve
Rubinfine çocukluk yıllarından beri
tanışıyorlar. Alex-Li'nin babası bir
öğleden sonra 12-14 yaşlarındaki bu dört
çocukla güreş maçı izlerken, beynindeki ur
nedeniyle yakında öleceğinin bilincinde ama
oğluna karşı duyduğu aşırı sevgi nedeniyle
bu bilgiyi kendisine saklıyor; kalabalıkta
oğlunun güreşçilerden imza almasını
izlerken fenalaşıp ölüyor. Giriş
bölümündeki Alex'in ilk imza alması
etrafında dönen olaylar, daha sonraki olaylara
da duygusal zemin hazırlıyor romanda.
Şimdi 20'li yaşlarında olan
Alex, belki de babasını yitirmesinin etkisiyle
kendisine meslek olarak imza toplama işini
seçiyor. Duyarsız ve ilgisiz bir genç gibi
duruyor, onu yaşıtlarından ayıran bir
özelliği 13 yaşından beri hiç bıkmadan her
hafta Kitty Alexander adlı bir film yıldızına
mektup yazıp imza istemesi. Bu Alex'in en
belirgin saplantısı. Hiç yanıt almadığı
halde her hafta yazmayı sürdürdüğü
mektuplar onun bir bakıma tapınma biçimi, her
hafta sinagoga, camiye ya da kiliseye giden
insanlar gibi o da her hafta bir kez Kitty
Alexander'a mektup yazıp imzasını isteyerek
pop kültürün yarattığı bir yıldıza
tapınma yolunu seçiyor. Haftalık mektup
ritüelleri, bir anlamda onun yaşamdan
kaçtığı anlar ve yaşamına tek belirgin
ritim veren olgu, bu yüzden yıllar sonra bir
mektubunun yanıtlanması tüm yaşamının
altüst olmasına neden oluyor. Dualarının
gerçekleşmesi büyük bir şok yaratıyor,
bunun bir başlangıç mı yoksa bir son mu
olduğuna karar veremiyor.
"İmza Toplayan
Adam"da bana en ilginç gelen konu Smith'in
Kabala mistisizmine daldığı bölümler oldu.
Yazının başında da belirttiğim gibi, çok
fazla yan konuların olması romanı bence
zayıflatan bir stil yaratmış, okumayı
güçleştirmiş. Ayrıca aşırı bir süsleme
gibi kullandığı komik unsur Türkçeye
aktarıldığında ortaya iyi çıkmamış.
"Adam aşağı yukarı üç yıl sonra
yitireceği o neşeli ses tonuyla, Biz Museviyiz!
diye şakıdı. Yalnızca çocuklara özgü bir
duygu; bu çağda genetik ve kültürel miras
fazladan bir ayakkabı gibi birden ele geçirilen
acayip fakat müthiş güzel bir şey sanılır.
Hey, ben Avrasyalıyım! Ha, ben bir Maori'yim!
Bak, gidonu bıraktım!" gibi bölümlerdeki
konuşma tarzındaki argo deyişler Türkçe kaba
kaçmış. Ya da "Alex, hayat boyu
kahrolası en büyük budala olma" fazla
Amerikan kalmış Türkçe metin içinde.
Tüm bunları söyledikten
sonra, yine de Zadie Smith'in neden günümüzün
en yetenekli yeni yazarlarından biri
sayıldığının örnekleri de var romanda.
Örneğin, Alex her evden çıktığında
küçük bir arabaya sığmayacak büyüklükte
bir mobilyayı arabaya sığdırmaya çalışan
haham Rubinfine'in engel oluşturması, bir
mahalle içine tıkılıp kalma duygusunu çok
iyi vermiş. Ayrıca sokakta karşılaşan iki
arkadaşın anlatıldığı bir sahnede ansızın
karakterlerden birinin "dolabın ahşabında
elini gezdirmesi" hoş bir labirente sokuyor
okuru, mekân duygusunu yitirmesine neden oluyor,
daha sonra dolabın arabaya sığdırmaya
çalışılan mobilya olduğunu anlayınca ancak
netleşiyor sahne. Smith bu tür mekân ve zaman
labirentlerini güzel dile getirdiğinden,
Borges'in öykülerini çağrıştıran okuru
yanıltma oyunları metne gizemli bir hava
vermiş.
İmza Toplayan Adam/ Zadie
Smith/ Çeviren Mefkure Bayatlı/ Everest
Yayınları/ 2003/396 s.
Bol kitaplı günler...
TURHAN GÜNAY
(Cumhuriyet Kitap)
***
|
Ay
deyip geçmeyin
BEDEN İÇİNDE YOLCULUK
Johanna Paungger, Thomas Poppe, Çeviren:
Sıdıka Orhon, Omega Yayınları, strateji, 351
sayfa.
Bacaklarınızdaki selülitlerle
karşılaştığınız anlarda onları yok
edemeyişinizin nedenlerinden birinin,
pencerenizde parıldayan ve selülitlerinizi
aydınlatan ay olduğunu hiç düşündünüz
mü?
Günümüzde revaçta olan doktor kontrolünde,
bilimsel yöntemlere bağlı sağlıklı kalma
yollarına ufak çapta bir isyan başlatan Beden
İçinde Yolculuk, Omega Yayınları tarafından
yayınlandı. Yazarlarının deyimiyle tıb
biliminin el sürülemeyen tahtını yıkmayı
değil ama varolan alternatifleri sunmayı
amaçlayan çalışma, doğa ve ay ritmleriyle
sağlıklı olmanın yollarını anlatıyor.
Benzerleri gibi kendi gücümüzü tanımanın ve
kullanmanın önemini vurgulayan kitaptaki
önerilerse atalarımızın
'tecrübeyle sabit' dediklerinden seçilmiş.
Örneğin ayın ilk dördün evresinde vücudumuz
kilo almaya daha müsait olduğu içindir ki
selülitleri yok etme çalışmalarımız
başarısızlıkla sonuçlanabilir. Yeniay
evresiyse başlangıçlar için en uygun zaman.
Yani sigarayı bırakma gibi bir girişimin
olumlu sonuçlanma olasılığı çok yüksek. Bu
arada burç günlerine de dikkat! Örneğin 22
Temmuz-23 Ağustos'u kapsayan aslan günlerinde
kalp ve tansiyon sorunlarının başgösterme
olasılığını düşünüp kalbe fazla
yüklenmemek gerekiyor. Bu gibi etkenlerden
dolayı davranışlarımız ve başarmak
istediğimiz işler sadece bizim becerimize
bağlı kalmayıp, ne zaman yapıldıklarıyla da
önem kazanıyorlar. Sağlıklı konutlar, diş
sağlığı, düşünme gücü gibi bir çok konu
üzerinde ayın ritmleriyle bağlantılı
idealleri açıklayan kitap, sadece tıbbi
dünyanın ürettiklerini tüketen acizler
olmamamız için çağrıda bulunuyor. Tıp
dünyasında verilen emeklerle, doğanın
ritmlerini uzlaştırmayı sizlere bırakıyoruz.
Ama ufak bir hatırlatma: kurt adam hikayelerinin
etkisinde kalmadan söylüyorum ki, dikkat edin,
dolunay gerçekten tehlikeli olabilir.
Ceren Ünlü
(Radikal Kitap)
***
Yeni
yazarlar
|
Esmahan
Aykol, Hakan Günday, Şebnem
İşigüzel, Murat Uyurkulak (soldan
sağa, üstte) Doğu Yücel, Meltem
Arıkan, Fidan Terzioğlu, Tuna
Kiremitçi, Elif Şafak (soldan sağa,
altta)
|
Yeni bir yazar
kuşağı var. 80'li yıllarla birlikte Türk
edebiyatının yaşadığı dönüşüm, 2000'li
yıllarda sayıları iyice artan 'yeni'
yazarlarla bir kuşaktan söz etmeyi mümkün
kılıyor. Roman ve öyküye bambaşka konular,
türler ve dil arayışları taşıyan yazarlar,
özel hayatlara odaklanırken yeni gençliğin de
anlatıcısı oldular
A. ÖMER TÜRKEŞ
2000'li
yılları onlardan okuyoruz
Edebiyat ve sanatın insanları etkileme
gücünün, daha doğrusu 'söz'ün büyüsünün
yittiği bir zamanda ve mekanda yaşıyor ama
roman sayısındaki rekor sayılabilecek bir
artışa, romanların çok satarlığına ve
roman tartışmalarının aktüalitesini hiç
kaybetmediğine de tanık oluyoruz.
Tanıklığımız bunlarla sınırlı değil, son
yıllarda romanın 21. yüzyılda izleyeceği
seyri işaret eden önemli bir gelişme daha var:
Roman sanatının bugününe genç, henüz 'yolun
yarısına' gelmemiş bir kuşak yavaş yavaş
ağırlığını koyuyor; bir önceki
kuşakların biraz apolitik bulup bir türlü
ısınamadıkları 80 sonrası kuşağı,
romanlarda ifade ediyor kendisini!..
Edebiyat tarihimizin belki birkaç çatlama
noktası tespit edilebilir, ama alanın kırılma
noktası hiç kuşkusuz tektir ve tarih, 12
Eylül 1980 olarak işaretlenmelidir. Dönemin
yarattığı çok yazılıp söylenen
olumsuzluklarını bu yazı özelinde tekrarlamak
gereksiz, ancak genç kuşakların nasıl bir
kültürel atmosferde yetiştiklerine işaret
etmek için 80 darbesiyle başlayıp 21.
yüzyıla uzanan son yirmi yılda siyasi,
ekonomik ve toplumsal restorasyonun tüketim
ideolojisini yaygınlaştırdığını,
ilgilenilmesi tehlikeli 'büyük anlatıların'
terkedildiğini, sistem içi mikro çözüm
arayışlarının ve bireyi öne koyan yeni
toplumsal teorilerin yaygınlaştığını da bir
not olarak kaydetmek yerinde olur. Çünkü
edebiyat ve sanat ürünleri yalnızca kendi
alanları içinde serpilip gelişmezler; yani
edebiyat edebiyatı, sanat da sanatı yaratmaz.
Bunlar somut bir tarihte ve toplumda, o toplumda
var olan maddi üretim tarzının, iktidar
ilişkilerinin ve ideolojilerin karmaşık
ilişkileri üzerinde yükselen bir kültürün
ürünleridir ve romanın 21. yüzyılına |