-----------------------------------------------------------------------------------Ana Sayfa------------------------------------------------www.vitrindekikitaplar.com

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Yazarlardan Eleştiri ve Kitap Tanıtımları
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

EskiSayılar: 14 15 16 17 18 19 20 21-27 28-29 30 31 32 33 34 35-36 37 38 39-40 41 42 43 44-45-46 47 48 49 50-54
Tahsin Yücel'den "Yüz ve Söz"

Bir edebiyat ustasının polika notları

Tahsin Yücel bu kez polika ve politikacı ağırlıklı yazılarını biraraya getirmiş. Her zamanki kıvrak dili ve mizahi yaklaşımı bu yazıları da doyulmaz bir okuma şölenine dönüştürüyor.

ERDEM ÖZTOP

Bundan önce kendisinin ve kitaplarının tanıtımını yaptığım Oktay Akbal ve Ahmet Cemal'in ardından şimdilik bir üçlü oluşmasına vesile olan bir yazarı; Tahsin Yücel'i buradan hem kendisini ve önceki eserlerini, hem de Yapı Kredi Yayınları'ndan yeni çıkan 'Yüz ve Söz' isimli deneme kitabını tanıtmaya çalışacağım.

Tahsin Yücel denildiği zaman, onun için ilk anda yedi adet tanım aklıma geliyor; çevirmen, eleştirmen, romancı, öykücü, dilci, araştırmacı ve denemeci. Ama bunların genellemesinde o, tam anlamıyla bir edebiyatçı.

Bu yıl itibariyle yetmişli yaşlara merdiven dayayan Yücel, diğerlerinin aksine bol meyve veren bir yazar konumundadır. Her yıl mutlaka bir eserini okurla buluşturur ve okurla buluşan bu eser, o yıl içinde akla gelen en önemli ödülün sahibi olur.

Üniversite eğitimini Fransız Dili ve Edebiyatı üzerine yapan Tahsin Yücel, aynı bölümde asistan olduktan sonra XX. yüzyıl Fransız yazını ve göstergebilim alanlarında uzmanlaşmıştır. 1978'de profesörlük ünvanını alan Yücel, 2000 yılında İÜEF'deki öğretim üyeliği görevinden emekliye ayrılmıştır.

Fransızca ve edebiyatını incelemede bir duayen diyebileceğimiz Yücel'in yapıtlarında son derece kabarıklık söz konusudur. Yukarıda bahsettiğim gibi eserlerinin çoğunu aldığı ödüllerle tescillemiştir.

Tahsin Yücel'in başlıca yapıtlarını burada sunmak gerekirse; araştırma dalında, L'Imaginaire de Bernanos, 1969; Figures et Messages dans la Comédic Humaine, Maison Mame, Tours, 1972 (İnsanlık Güldürüsü'nde yüzler ve bildiriler, YKY, 1997); Anlatı yerlemleri, 1979 (YKY, 1993); Eleştirinin ABC'si, 1991; Dil devrimi ile sonuçları, 1982; Yapısalcılık, 1982 (YKY, 1999).

Deneme ve eleştiri türünde; Yazın ve yaşam, 1976; Yazının sınırları, 1982 (YKY, 1999); Tartışmalar, YKY, 1983; Yazın, gene yazın, YKY, 1995; Alıntılar, YKY, 1997; Salaklık üstüne deneme, YKY, 2000.

Öyküde; Uçan daireler, 1954; Ben ve öteki, 1983; Aykırı Öyküler, 1989.

Romanda, Mutfak çıkmazı, 1960; Vatandaş, 1975; Yalan, 2002.

Masal türünde de, Anadolu masalları, 1957 (YKY, 1992) isimli yapıtlarını okuruna sundu.

Yukarıda listelediklerime ek olarak Tahsin Yücel, Haney yaşamalı (1955) isimli öykü kitabı için 1956 Sait Faik Hikâye Armağanı'nı, Düşlerin Ölümü (1958, öykü) için 1959 TDK Öykü Ödülü'nü, Peygamberin son beş günü (1992, roman) için 1993 Orhan Kemal Roman Ödülü'nü, Komşular (1999, öykü) için 1999 Dünya Kitap Yılın Kitabı Ödülü'nü, Söylemlerin içinden (YKY, 1998, deneme-eleştiri) için 1999 Sedat Semavi Edebiyat Ödülü'ne ve son olarak da yaptığı çeviriler için 1984 Azra Erhat Çeviri Yazını Üstün Hizmet Ödülü'nü aldı.

Görüldüğü gibi Tahsin Yücel, eserlerine bir yenisini geçen mart ayı içinde 'Yüz ve Söz' isimli kitabını ekledi. Cumhuriyet gazetesinde kendi tabiriyle 'oldukça kısa süreli ve fazlasıyla alçakgönüllü' köşe yazarlığı yapan Yücel, 1996 yılının eylül ayında bu gazetedeki köşe yazarlık serüvenini noktalayıp, bir daha bu görevi yapmayacağına söz vermesine rağmen Antalya'da çıkan Mütafaa-i Hukuk dergisinden gelen yazma çağrısına, meslek aşkına yenik düşerek 2000 yılında köşe yazarlığına geri döner.

Müdafaa-i Hukuk dergisi bir süre sonra direnemeyince Gazete Müdafaa-i Hukuk dergisi ve ardından aynı nedenle Yeniden Müdafaa-i Hukuk adlarıyla ve aynı kadrosuyla yazın hayatına devam eder/etmektedir. İlk değişimin ardından kadroya dahil olan Tahsin Yücel, burada yazdığı haftalık yazılarında 19 Mayıs 2000 ve 1 Şubat 2003 tarihleri arasındaki köşe yazılarını, tanıtma yazımın sebebi doğrultusundaki 'Yüz ve Söz' isimli kitabında toplamıştır.

Tahsin Yücel kitabın öndeyişinde şöyle der

''Şimdi bu yazıların tümünü Yaz ve söz başlığı altında toplarken de direnmesini bilenler arasında alçakgönüllü bir iletişimden öte beklentim yok. Buna da gereksinimimiz var. Çünkü her şey açıklıkla gösteriyor ki ''Gittikçe artıyor yalnızlığımız.'' (s. 8)

'Yüz ve Söz' kitabının içinden tuttuğum kısa notları aşağıda sizlerle paylaşmak istiyorum. Nedenini ise notların sonunda açıklamaya çalışacağım. Şunu hatırlatmak istiyorum Tahsin Yücel, köşe yazılarının konularını ağırlıklı olarak dönemin siyasi girdaplarına iğne batırırcasına hedeftekileri acıtan türden yazdığı için, aktaracağım notları konu gereği, genelde yazı içerisindeki sanatsal eleştiriler bağlamında değinmeye çalışacağım. Ama Tahsin Yücel'in edebiyatçı yönüyle, politik konulara el atmasının o tadına doyum olmayan farklılığında, bunu nasıl başarabileceğimi bilemiyorum.

Tahsin Yücel, 'Atatürk Resimleri' başlıklı yazısında, Marmara depremi sonrasında televizyonda yıkılmış barakanın, bir yana toplanmış kırık dökük eşyalarının üzerinde o büyük depreme galip gelircesine hiçbir zedelenmeye uğramamış cam çerçeve içindeki Atatürk fotoğrafını görür. Bu vesileyle, belleğinde neden ülke liderlerinin resimlerinin ya da fotoğraflarının her mekânda asılı bulunduğu; bunların içinde Atatürk'ün diğer liderlerin aksine hiçbir dayatma olmadan, evlerde dahi asılı bulunduğunu yazıya döktüğünde konuyu şöyle irdeler

"Kişisel çıkar derseniz, gene herkes güler size Atatürk ve ilkelerine bağlılık belirtilerinin hele içten olmaları durumunda, bireylere olsa olsa zarar getireceğini artık herkes biliyor.

Öyleyse en büyük yıkılar sırasında bile gücünden hiçbir şey yitirmeyen bu Atatürk resmi tutkusu neyin nesi? (...) Ancak, bütün bunlardan sonra da tartışılmayacak bir gerçek kalır ortada Hiç kimse hoşlanmadığı, ilgilenmediği bir kişinin fotoğrafını akşam sabah karşısında görmek istemeyeceğine göre, Atatürk'ü şu ya da bu yönden sevdikleri, şu ya da bu yönden kendilerine yakın buldukları, dolayısıyla Atatürk'ün hepsi için bir buluşma, bir kaynaşma odağı olduğu, dolayısıyla bu ülkede çok büyük bir yurttaş topluluğunu çevresinde bir araya getirdiği apaçık ortada." (s. 13, 14, 15)

Tahsin Yücel'in 'Oktay Akbal' başlıklı yazısı, 'bir edebiyat duayeninin', 2000 yılı Orhan Kemal Roman Ödülü'nü alması vesilesiyle, diğer 'edebiyat duayeni' hakkındaki düşüncelerini içermektedir.

"(...) Oktay Akbal'ı yücelten bir başka yönüyse, gerek kendi kuşağının, gerek sonraki kuşakların yazar ve ozanlarını tanıtmak, hak ettikleri yere gelmelerini sağlamak için harcadığı yüce gönüllü çabalarıdır. (...)

2000 yılı Orhan Kemal Roman Ödülü'nün Oktay Akbal'a verilmesi gerçek bir değerbilirlik örneği oldu. Hangi açıdan bakarsanız bakın, yazınımız ve ekinimiz Oktay Akbal'a çok şey borçludur." (s. 26, 27)

'Ey Yeşilçam, Yeşilçam!' başlıklı yazısında Tahsin Yücel, bir-iki cümleyle İlhan Selçuk'u şöyle anlatır

"Hiç kuşkusuz, Balzac gibi onun da bir dünya görüşü vardır; bizler de belirli bir okuma deneyimi sonunda, en azından genel çizgileriyle biliriz bu dünya görüşünü, daha doğrusu bildiğimizi sanırız; çünkü, adına yaraşır bir yazar olan, İlhan Selçuk kolay kolay kesinlemez, betimleyerek, göstererek, şakaya vurarak sorgular, sonra, 'al da at' dedikleri türden paslar verir gibi, yanıtı bize bırakır. (...)" (s. 65)

Uğur Mumcu'yu hiç kuşkusuz bir dervimci olarak tanımlayabiliriz. Gerek Cumhuriyet gazetesindeki 'Gözlem' köşesinde, gerekse de inanılmaz verimlilikle yazdığı kitaplarla, aleyhine olanları cesurca, bir bir gün yüzüne çıkarıyor; araştırmacı ruhuyla suçluları belirliyordu. Sonuç olarak şunu belirtmeliyim ki, Uğur Mumcu'nun yazdıklarından etkilenmemek mümkün olmuyordu.

Tahsin Yücel de 'Uğur Mumcu'yu Okumak' başlıklı yazısında konu hakkında şu saptamalarda bulunur

"Uğur Mumcu'nun anlatımının en belirgin özelliği doğallıktır, ama bu doğallık onun içtenliğinin ürünü olduğu kadar da bir ustalığın, bir emeğin, bir arayışın, görünüşlerin ötesine inerek olguların özünü kavrayan bir gözlem gücünün ürünüdür. (...)" (s. 123)

Yücel bir de şu tavsiyede bulunur

"Türkiye'nin son otuz kırk yılının tarihini yazacaklar için Uğur Mumcu'nun araştırmaları gibi köşe yazıları da vazgeçilmez bir kaynaktır." (s. 126)

***

Tahsin Yücel, 'Pazar Ekonomisi' başlıklı denemesinde Türkiye'yi anamalcılığa, IMF'ye nasıl teslim olunuşu, çok titiz bir biçimde ele alıyor. Konuyu farklı yöne çekerek de okurun konuya ilgisini canlı tutmaya çalışıyor. Tahsin Yücel'in edebiyat dünyasının pazar ekonomisini irdeleyen cümlelerini, günümüze tam tamına uyduğundan -biraz uzun da olsa- sizlerle paylaşmak istiyorum.

"Beterin beteri var Her dokunduğunu özünden değiştiren pazar ekonomisi son birkaç yıldır yazın alanının belli bir kesimini de kendi etkinlik çevrimine aldı Çağcıl bir kurgu, özgün bir içerik getirmek şöyle dursun, doğru dürüst Türkçe tümce kuramayan, 'ağız' gibi, 'azıdişi' gibi en yaygın sözcüklerin anlamını bile karıştıran 'yazarlar', çamaşır suyu, bitki yağı, hamam sabunu gibi palazlanınca, 'büyük romancı' olup çıktılar. Kimi yazarlarımız, yıllar yılı, Türkiye'de adam gibi romanlar yazılabilmesi için toplumun 'burjuvalaşması' gerektiğini yineleyip durmuşlardı. İşte dedikleri oldu, 'burjuvalar' ovaya indi, ama öngörülerinin tam tersi çıktı Roman tüccarın elinde ne pahasına olursa olsun yurttaşa kakalanması gereken bir hileli mal olmakta, yazar da tüccarın taşeronu. Tüccarlar toplumun büyük öncüsünün dediği gibi. 'Var mı bunun başka izah tarzı?' " (s. 186)

Tahsin Yücel, 'Amerika' başlıklı denemesinde de eskiden beri devam eden, büyüklerimizin Amerika tutkusunu irdeliyor.

"Türkiye'yi bir 'küçük Amerika' yapmaktan söz edip durdular, bir yandan bir 'altın ülkesi' olarak değerlendirip tüm ekonomik ve siyasal sorunlarımızın bir tür Kâbe saydıkları Beyaz Ev'de çözüleceğine inandılar. (...)" (s. 219)

Ardından da objektif davranarak kendi Amerika düşüncesini şöyle açıklıyor

" 'Peki, sen?' diyecek olursanız, evet, işi yıldız fotoğrafı kesip saklamaya, Kızılderilileri düşman bilmeye ya da Pearl Harbor baskınını Gölcük'e yapılmış bir baskın gibi değerlendirilmeye kadar götürmedim hiçbir zaman, ama gençlik yıllarımda sıkı bir Amerikan filmi izleyicisi olduğumu yadsıyacak değilim. Ayrıca, Amerika Birleşik Devletleri'nin saygın bir ülke olduğuna inanmak için başka nedenlerim de vardır Faulkner'ın, Hemingway'in, Steinbeck'in, XIX. yüzyılın ikinci yarısında, Baudelaire ve Mallarmé gibi büyük Fransız ozanlarını büyülemiş olan Edgar Allen Poe'nun ülkesiydi. Böyle kişiler ağır çekmese de varlıkları bu topluma başka bir gözle bakılabileceğini gösterdi.(...)" (s. 220)

Tahsin Yücel, 'Yüz ve Söz' isimli kitabını elli sekiz deneme sonunda; bir de sona 'Ad Dizini' ekledikten sonra noktalıyor.

Sonuç bağlamında şu ya da şunları söylemek isterim... Edebiyatçı kimliği baskın bir yazarın politik yazıları ancak bu kadar güzel olabilir. Muhteşem diliyle 2000 yılı başıyla, günümüze kadar olan politik gündemi okuruna zevkle okutacak bir kitap 'Yüz ve Söz'.

Kısaca, Tahsin Yücel'in Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan 'Yüz ve Söz' kitabını özellikle kendi kuşağımı oluşturan genç arkadaşlara okumalarını tavsiye ediyor, okuduktan sonra da ileride geçmişi o zamanla kıyaslamaları açısından saklamaları gerektiğini düşünüyorum.

Ellerinize sağlık Tahsin Yücel!

Yüz ve Söz/ Tahsin Yücel/ Yapı Kredi Yayınları/ Mart 2003/ 228 s.

Gürsel Aytaç "Edebiyat ve Medya"da kanayan bir yaramıza parmak basıyor

Yok olmanın estetiği

Prof. Dr. Gürsel Aytaç, günümüz Türk edebiyatına çok emek vermiş bir edebiyat bilimcimiz. Ayrıca okur, Gürsel Hanımı Almanca edebiyatlardan dilimize yaptığı sayısız çeviriyle de tanır. Gürsel Aytaç son çalışmasında, çok önemli güncel bir sorunu, edebiyat-medya ilişkisini, daha doğrusu, bu ilişkinin altında yatan unsuru, yani gelişen teknolojinin etkisinde değişime uğrayan sanat ve estetik kavramlarını irdeliyor. Büyük bir emeğin ürünü olan çalışma bizi birçok açıdan bilgilendirmekte ve düşünmeye sevk etmekte.


ERENDİZ ATASÜ

Edebiyat ve Medya adını taşıyan yapıt kanımca üç bölümde incelenebilir

1) Teknolojik ilerlemenin ve onun somut sonucu kitle iletişim gereçlerinin konu ayrıntısı, kurgu öğesi ve biçimde değişimi yaratan etkiler olarak edebiyat yapıtına (Aytaç, özellikle roman üstünde durur) katılması ve katkısı

2) Edebiyat bilimi kavramındaki genişleme

3) Kitle iletişim araçları kaynaklı kitle kültürünün etkisiyle sanat ve estetik kavramlarının uğradığı değişim

("Kitle iletişim aracı" deyimini, sanat yapıtını çoğaltmaya ve iletmeye yarayan tüm gereçler anlamında -fotoğraf makinesi, taş plak ve gramofonu da kapsamak üzere- kullandığımızı belirtmek isterim.)

1) Roman ve teknolojik gereçler, yöntemler

Teknolojik gereçlerin bir kurgu öğesi olarak roman konusunda önemli ayrıntılar oluşturmalarına kimi örnekler anımsatmaktadır, Gürsel Aytaç

Fotoğraf Ahmet Mithat Efendi'nin Hayret (1885) romanında (s. 21), gramofon Thomas Mann'ın ünlü başyapıtı Büyülü Dağ'da (1924) (s. 89), televizyon Orhan Pamuk'un Kar'ında (2002) (s. 36) önemli yer tutar.

Aytaç, sinema ve televizyonla yaşamımıza giren kimi anlatı tekniklerinin ve yaşam alışkanlıklarının edebiyat yapıtlarının biçemine kattığı kimi yeniliklere de "zaplama"yı; ve bu teknikten yararlanan romanlara ise Orhan Pamuk ve Ahmet Altan'ın kimi yapıtlarını örnek vermektedir (s. 11-12). Kurgunun "zaplama"sından murat edilen anlatının aynı çizgi üzerinde gelişmeyip, çeşitli mekânlara, zamanlara, kişilere "sıçraması"ysa, kuşkusuz bu anlatı tekniği Pamuk ya da Altan'la sınırlı değildir; günümüzün hemen her yazarı sinemasal ya da "televizüel" tekniklere -bazen özellikle bazen de kendiliğinden- başvurmaktadır. (Hemen aklıma gelen, Yılmaz Karakoyunlu'nun yapıtları, Salkım Hanımın Taneleri, Çiçekli Mumlar Sokağı vs.)

Üstelik, flashback, zoom gibi teknikleri, sinema ve televizyon romandan öğrenmiş olmasın sakın? Umberto Eco'nun görüşü bu doğrultudadır (Anlatı Ormanında Altı Gezinti, Çev. K. Atakay, Can, 3. Bas., 1996). Gerçi, aynı soruyu Aytaç da sormaktadır 19. yüzyıl anlatı sanatı film kurgusunun öncüsü değil miydi? Ya da 20. yüzyılın son çeyreğindeki roman, bugünün televizyonunda egemen olan estetik alışkanlıkların anası değil miydi? (s. 105)

Görüldüğü üzere sanatların gelişimi göreli bütünsel bir akış sergilemekte. Öyleyse, ne güzel, edebiyatla, sinema ve televizyon el ele yürüyebilir, birbirinin etki alanını genişleterek... Biyolojide "simbioz" (birlikte sürtüşmesiz yaşam) dendiği türden bir var oluş... Aydınlanma devrimini 250 yıl önce geçirmiş ileri teknoloji ülkelerinde bu tür bir gelişmenin işaretleri mevcuttur zaten Medyanın kitaba rakip olamadığı, tersine, öğrenme tutkusunu tetikleyip izleyicinin kitaba daha fazla yönelmesini sağladığı gerçeği Gürsel Hoca'dan öğrendiklerimiz arasındadır.(*) İleri teknoloji toplumunda, kitle iletişiminin edebiyatı bir yol ayrımına getirmesinin de delilleri vardır Örnekse yapıtları asla filme dönüştürülemeyecek yazarlar, sözün mutlak etkisine inananlar, James Joyce gibi (s. 6).) (Joyce'un klasik kurgular kullandığı kimi yapıtlarından başarılı filmler yapılmıştır yapılmasına da -örnekse Houston'ın çektiği Ölüler- ama Ulysses'i filme almak herhalde değme babayiğidin harcı değildir.)

2) Edebiyat biliminin değişen karakteri

Edebiyat yapıtlarının (roman, öykü, tiyatro metni) sinema ve televizyon sayesinde ne ölçüde gelişme alanına kavuştuğu tartışılabilir ama, kesin olan bir şey varsa, bu iki "teknosanat"ın edebiyat biliminin kapsamını genişlettiği, içeriğini değişime uğrattığıdır. Edebiyat bilimi gitgide "metin incelemesi" ile özdeşleşmektedir.

Kitle iletişim araçları, özellikle televizyon yayımcılığı görünmez bir dağın tepesinde yükselen postmodern mimari örneği bir kuleye benzemektedir. Altyapı muazzam bir metinler hacimi üstünde durur, sinopsisten, senaryoya, izlencelerin akış yönergelerine kadar... Bu metinler hangi disiplinin konusudur? Yanıt, edebiyat biliminin.

Tam da bu noktada bir sorum var Edebiyat bilimindeki bu genişleme, aynı zamanda bir daralma ve indirgenme değil midir? Fen kökenli bir yazar olarak, "edebiyat bilimi" deyimi bende hep biraz kaygı ve tereddüt uyandırmıştır. "Bilim" kişiye hep kuralları ve kuramları çağrıştırmaktadır. Peki edebiyatın kurala, kurama sığmayan yanları ne olacaktır? Bir edebiyat yapıtı bir metinden ibaret değildir. O metnin başka metinlerle ilişkilendirilmesinden de ibaret değildir. Yapıtın iç dinamikleri, biricikliği; satır aralarında ve satırların arkasında duranlar, yani yapıtın dönemiyle, mekânla, başka sanat ve bilim dallarıyla, yazarının kişiliğiyle, kimliğiyle arasındaki bütün bağlamlar ve bağlantılar hangi disiplinin konusu olacaktır, edebiyat bilimi yazılı her şeyle uğraşacaksa? Eleştirinin mi?

Yazdığım paragrafa bakıyorum ve bunun postmodernist gelişmeleri on ikiden vuran modernist bir eleştiri olduğunu görüyorum. Ancak Gürsel Aytaç'ın amacı modernizm/postmodernizm arasında hakem rolüne çıkmak değil, titiz bir araştırmacının yansızlığıyla günümüzün gelişmeleri üstüne bizi, okuru aydınlatmak. Öyleyse Gürsel Hoca'yı dinlemeyi sürdürelim

3) Kitle iAletişim kültürü etkisiyle değişime uğrayan sanat ve estetik anlayışı

Yazının bulunuşu ve binlerce yıl sonra matbaanın icadı insanın dünya üzerindeki var oluşu, kendisini ve dünyayı kavrayışını nasıl kökünden değiştirmişse, bugün de bilişim teknolojisindeki devrim, yaşama biçimlerini, kültürü, kültürü yaratanları ve ondan yararlananları değiştirmektedir. Hayatlarımızda dokunma duygusal anlamını yitirmekte, gözle ekran arasında bir çakışma haline gelmektedir (s. 71). Kitle iletişiminin teknolojik özellikleri, çoğaltmacı, yaymacı ve yayılmacı karakteri i) anlatı sanatını yazılı edebiyatın tekelinden çıkartmıştır (sinema da televizyon dizisi de anlatıyla uğraştırmaktadır); ii) sanat deneyimine doğrudan olmayan katılımı had safhada arttırmıştır; iii) bu katılım için belli bir eğitim ve hazırlık gerekmemektedir.

Dolayısıyla sanat seçkin konumunu yitirmiş, deyim yerindeyse ''demokratikleşmiştir.'' Artık neyin ''güzel, iyi ve doğru'' olduğu üstüne fikir yürütmek isteyen on binlerce kişi, milyonlarca ''müşteri'' ya da ''tüketici'' vardır! Bu durum, elbette, hakiki, iyi, güzel diye formüle edilebilecek Kant estetiğine (s. 107) vedadır.

Kitle iletişiminin yarattığı kitle kültürü üstüne iyimser ve kötümser yorumlar ileri sürmektedir, düşünürler, bilim ve sanat insanları. Kitle iletişim kültürünün günümüzde yakalayacağı boyutu, 20. yüzyılın ilk yarısında görebilmiş Hermann Hesse'nin (s. 30), Enzensberger'in (s. 34), Horkheimer ve Adorno'nun (s. 76) bu kültürün sığlığı, düzeysizliği, beyin yıkama ve kitleyi tekelle yönlendirme -bir anlamda faşizan- gücü üstüne dile getirdikleri yakıcı eleştirilerin yanında, yeni kültür sayesinde otoritenin yerinin çoğulculuğun aldığını (s. 75) ileri süren Mc Luhan gibi iyimserlerin yaklaşımı kanımca inandırıcılıktan yoksun kalmakta, daha doğrusu İngilizlerin deyimiyle ''dileklerin gerçek sanılması''na örnek oluşturmaktadır.

Böyle bir kültürün içinde sanat yapıtının yeri ne olabilir?

Az önce Kant estetiğine veda etmiştik zaten... Kant'ı fazla kuralcı bulabilirizÿ peki ama, sanatın kitle iletişiminde aurasını yitirdiğini belirten Benjamin'e nasıl karşı çıkacağız (s. 77)? Gürsel Aytaç, Benjamin'in aura deyimiyle sanat yapıtına dair hakikilik, biriciklik, gelenek gibi özellikleri kast ettiğini açıklar (s. 77). Sözü uzatmaya gerek yok; özellikle televizyonda, geleneksel anlamıyla sanat imkânsızdır (s. 92).

Öyleyse geleneksel olmayan, tümüyle yeni bir sanat mümkün müdür? Kitle iletişim araçları yeni bir dil yaratmışsa, bu dilin özellikleri nelerdir? Aytaç'ın kitabı bu sorulara yanıt arar. Biz de aynı sorunsalın peşindeki arayışımıza, zihnimizin berraklığı açısında, iki soru ve iki tanımla başlayalım

- Kitle iletişimi nedir? Söylemin açıkça, teknik yayın kanalıyla, dolaylı ve tek yanlı olarak dağınık bir seyirciye aktarıldığı iletişim (s. 60)

Bu tanımda neyin iletildiğinin bir önemi bulunmadığına, ağırlık merkezinin tümüyle iletişimin tarzında odaklandığına, eskilerin deyimiyle ''mim koyalım.''

- Bu iletişimin dili temelde nasıldır? Gürsel Aytaç genellemeci ve indirgemeci yaklaşımlardan uzak durur ve her araç için ayrı bir dilin söz konusu olduğunu belirtir. Sanırım burası önemlidir. Ancak, kitle iletişim araçlarını pek çoğumuz için bugün televizyon temsil etmekte. Öyleyse televizyonun ileti dili üstüne tipik bir tarz söylenebilir mi? Aytaç'ın, televizyon estetiği için dizinin temel kategori olarak kabul edildiğini kaydettikten sonra verdiği tanım ilginçtir (s. 92) hep aynı olanı sözde değişimler içinde sunmak.

Bu tanımda da kanımca ''mim konacak'' nokta tekrar öğesi ve ''gibi yapmak''tır. Benjamin'in geleneksel sanat kavramındaki biriciklik ve hakikilik özelliklerini hasretle analım!..

Şimdi sıra geldi, bu yeni estetiğin Gürsel Hanımın titizlikle, birbiriyle ilişkilerini açıklayarak önümüze serdiği kuramsal iddialarına

Kitle iletişim estetiğine hız, tekrar ve çokluk egemendir. Sonuç, görsel, işitsel imge bombardımanı! Kısa sürede, pek az iz bırakarak, ya da hiç bırakmayarak belirip kaybolan, yerlerine hemen yenilerinin geçtiği bir göstergeler sağanağı... Hiçlikte kaybolan... Virillo yok olmanın estetiği diye adlandırmaktadır bu durumu (s. 98). Kalıcılık bir amaç olmaktan çıkmıştır.

Haydi kabul edelim, yok olmanın estetiği'nde büyüleyici bir yan bulunduğunu! Bizi hayatın, evrenin, varoluşun gizemli merkezine yaklaştıran bir yan... Varoluş, yok olmanın öbür yüzü değil midir; ve onun sayesinde vuku bulmaz mı?.. Hayat, varlığı gerçekleştirmek olduğu kadar, yok oluşu özümsemeyi öğrenebilmek değil midir?.. Nedir bu kalıcılık merakı!.. Yok olmanın erdemini benimseyeceğimize... Somut maddeden daha gerçek olan gerçeklik geçicilik... Bizi Doğu bilgeliğinin özüne eriştiren... Neden olmasın... Yepyeni bir sanat, yapıtın ve yaratının algılarda eriyip kaybolduğu...

Kuramcıların vurguladığı diğer bir etmen Algılama. Kloepfer yeni estetiğin algılamaya dayandığını, algıyı abarttığını ileri sürer (s. 101). İzleyenin özümseme zevki (s. 102) derinleştirilmelidir. Bu anlamda, algıyı uyaran, geliştiren her gösterge sanat kapsamına girebilir, bir futbol maçının naklen yayını bile.

Burada bir parantez açıp fikrimi söylemek isterim Zeki ve duyarlı, yani algıları -antenleri diyelim isterseniz- açık ve algılaması hızlı bir izleyicinin zihinsel kapasitesinin daha da artacağına, ancak tersi durumdaki bir izleyicinin ise gördüğü ve işittiği imgelerle koşullanan bir nesneye dönüşeceğine dikkat çekiyorum! İmgelerin sürati ve geçiciliği vasat izleyiciyi hiçliğe çekecektir.

Faulstich yeni edebiyat kuramlarının da kitle iletişim estetiği doğrultusunda, yapıtta orijinalliği aramaktan vazgeçtiğini (s. 94) vurgular; kalıcı bir varlık olarak sanat yapıtının yerini, geçici, akıcı imge ya da gösterge almıştır. Edebiyat biliminin de ilgisi bundan böyle iletilme/iletme üzerinde yoğunlaşmaktadır özgün edebiyat yapıtı diye bir varlık yoktur; bu kurama göre, özgünlük ütopyadır. Yapıtı iletense, medyadır. Ütopya ile medyanın kesişme noktasında durur, yapıt. Burada gene bir parantez açarak, Faulstich'in plastik sanatlara özgü kavramları genelleştirdiğinin altını çizmek isterim, (kalıcı bir varlık olarak resim; ve sinema ya da video filminin akıp geçen imgeleri...)

Weibel (s. 109) orijinallik sorunsalında daha da ileri giderek, bu kaygının burjuva ideolojisinin mülkiyet kavramından köklendiğini iddia ederken, kanımca doğru bir saptama yapar. Hiç kuşkusuz, anonim halk sanatında telif hakkı diye bir şey söz konusu değildir! Kimin usunun ve duyarlığının yaratısı olduğu bilinmeyen dizeler, maniler, ezgiler ve motifler, dillerde ve gergeflerde, halı, kilim tezgâhlarında yüzyıllar boyunca yinelenip çoğaltıldı durdu... Yaratının ve yaratıcının onlara kucak açmış halkın algılamasında, duyarlığında ve hizmetinde eriyip yok olması mı, eriyip halkla bütünleşmesi mi?

Kanımca işin püf noktası, işte tam da buradadır Meselenin özü yaratıcının yapıtı üstündeki mülkiyet hakkında düğümlenmektedir! Kitle iletişim estetiğinin ve bu konuda düşünce üreten postmodernistlerin, bir anlamda derin ve çarpıcı görüşlerinin içinin boşalmaya başladığı nokta da budur! Ele aldığım kitap bu konuda yargı belirtmez, yazılış amacı yargılamak değil, bilgilendirmektir. Ama açıktır ki, ''yok olmanın estetiği'' ancak mülkiyetin olmadığı bir ilişkiler ağı içerisinde anlamlıdır! Özgünlük çabasından kolay bir hevesle vazgeçebilen günümüz romancılarının, ressam, yontucu, sinemacılarının hiçbiri yapıtının üstündeki mülkiyet hakkından vazgeçmeye niyetli görünmemektedir! Tam tersine, nasıl daha çok para kazanabileceğinin telaşı içindedir! Sanatın, günceli, sıradanı aşan özelliklerinin (transandans) yerine ikide birde hayatlarımıza müdahale eden (zırt vırt ekranda, ya da belediye panolarında beliren film ya da kitap reklamları örneği) özelliklerini (transgresyon) geçirenler, sanatın varoluşunu sorguladıklarını ileri sürerken, yok olmanın estetiğini kendi adlarına biraz olsun özümseyememekte, benlerinden asla feragat edememektedirler! Hal böyleyken, aydınlanmacı kültürün sanat ve edebiyat olarak kavramlaştırdıklarını, toplumda iktidar odakları oluşturdukları gerekçesiyle eleştiren -Faucoult'nun çözümlemeleri dahil- bütün bir düşünce örüntüsü, toplumlarda çok daha etkin olan parasal kaynaklı güç odaklarının varlığını gizlemekten öte somut bir işe yaramamaktadır, ne yazık ki.

Bütün bunları kavrayabilmek ve çağımızı daha iyi değerlendirebilmek için, Gürsel Aytaç'ın ayrıntılı araştırmasını okumak gerek.n

(*) Bizde izleyici-okur açısından durum nedir? Sezgilerim ve gözlemlerim tam tersi olduğu doğrultusunda! Sosyal bilimcilerimizin, iletişim bilimcilerimizin bu konuda araştırmaları ne diyor acaba?

Edebiyat ve Medya, Kitaptan Ekrana Edebiyat/ Gürsel Aytaç/ T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları/ 2002/ 225 s.

Alt üst olan hayatlar
Alt üst olan hayatlar
Cahide Birgül, şu sıralar Müjde Ar ve Sezen Aksu'yla birlikte kadınlık halleri üzerine bir filmin senaryosuyla uğraşıyor. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Romanlarında gerilim öğesini duygular aracılığıyla kullanmayı sevdiğini söyleyen Birgül, 'Gölgeler Çekildiğinde'de gölgede kalmış eşcinsel bir aşka yer veriyor

CEREN ÜNLÜ
Kapalı, yalnız bir dünyanın başrolünde iş hayatıyla, sevgilisiyle ve ailesiyle çelişkiler yaşayan genç bir öğretmen, beklenmedik bir zamanda ortaya çıkan bir kuzen ve bu davetsiz misafirle değişen hayatlar... Yıllar sonra başından geçenleri anlatmaya karar veren Esin, kendi deyimiyle eski bir fotoğrafa bakar gibi kendi gözlerinin içine bakacak, anlattıklarıyla gölgeli, serin ama derin bir hesaplaşmanın tanığı yapacaktır bizleri... Bu bol bilmeceli ve şaşırtıcı hikaye Cahide Birgül'ün ikinci romanı. İlk romanı 'Geceye Uyananlar' ile edebiyat dünyasına başarılı bir giriş yapan Birgül bu romanında beklenmedik bir şekilde hayatımıza giren insanların yaşamlarımızı altüst etme güçleri üzerinde duruyor. Radyo oyunu ve senaryo çalışmaları da bulunan yazar, Müjde Ar ve Sezen Aksu'yla birlikte, kadın halleri üzerine bir filmin senaryosuyla uğraşıyor şu sıralar. Talat Halman'la yaptığı röportajlardan oluşan kitabı ise çok yakında raflardaki yerini alacak almasına ama, biz dört yıl önce yazdığı ve Türkiye İş Bankası Yayınları tarafından yapılmış yeni basımıyla karşımıza çıkan
'Gölgeler Çekildiğinde' üzerine konuşuyoruz kendisiyle ve daha çok bu romanın baş karakterleri Esin ve Deniz üzerine...
Gölgeler Çekildiğinde' kasvetli ve yalnız dünya var. Nedir bunun sebebi?
Bunun niçini var mı bilmiyorum. Ama ben galiba insanların içine doğru bakmayı seviyorum. Hayatın içinden geçerken hep düşündüğüm bir şey vardır. Yanımızdan geçen, gayet standart, hiçbir esprisi olmayan ya da ünlü olmayan yüzlerce insan hep birbirinin aynı gibidir. Hiçbir farkları yok gibidir. Ama bu çok sıradan görünen bir insanın bile hayatının içine, kalbinin içine girdiğin zaman inanılmaz olaylar, inanılmaz hikâyelerle karşılaşıyorsun. Romanın kahramanı Esin de öyle biri. Düzgün, sıradan bir hayat ama ne müthiş bir iç dünya. Büyük bir hikâye onun hikâyesi.
Eğlenceli ve ışıltılı gibi görünen Deniz karakterinin ardında büyük bir yıkımı gösteriyorsunuz.
Ben şunu göstermeye çalışıyorum galiba: Hayatlarımızın, bir gün birileriyle çok başka biçimler alabileceğini çok değişebileceğini. Hatta bazen inanamayacağımız, anlayamayacağımız, aklımızın almayacağı noktalara gidebileceğini ve bunu aslında başka insanların yaptığını. Hayatta karşımıza çıkan öyle insanlar var ki, onlar bizi altüst edebiliyor.
Kader diyebilir miyiz buna?
Hayır. Bu bir karşılaşma. Esin'in karşısına Deniz çıktı ve hayatını değiştirdi. Bir sürü şeye sebep oldu. Esin'in kendini sorgulamasına, yeni baştan düşünmesine. Çok ciddi bir tutkuyla bağlanmıştı Deniz'e. Farketmesini sağlayacak bir sürü şey olmasına rağmen Esin bunları kesinlikle görmüyor. Sen görüyorsun ve ona gözünü aç, neler olduğunu farket deme ihtiyacı duyuyorsun.
Aslında ben o kadar da şüphelenmedim olacaklardan. Belki de Esin'e çok kaptırdım kendimi. Bu açıdan roman benim için çok şaşırtıcı. Ama ben gerilimlerin neden bu kadar sonlarda ortaya çıktığını merak ediyorum.
Gerilime çok eğilimim var benim yani gerilim yazmayı çok seviyorum. Duygularda da bu gerilimi anlatmaya çalışıyorum. Mesela Esin'le Deniz arasında müthiş bir gerilim var. Gergin birer yay gibi ikisi de. Aynı gerilim olaylara da yansıyor. Esin'in başına bir şey düşüyor neden sonra gözü açılıyor ve neler olduğunu anlamaya çalışıyor. Biz de böyle yaşarız zaten. Olayın içindeyken dış dünyaya kapalıyızdır, sadece o insanla kontak halindeyizdir. Ama olayın dışına çıktığımızda ve başka bir göz gibi o hikâyeye tekrar baktığımızda, ben ne yapmışım, burda şu yanlış burda şu tekliyor falan deriz ve ondan sonra başlarız araştırmaya.
Romanınızda eşcinsel bir aşka da tanık oluyoruz. Cinsel bir yüzleşme de yaşanıyor. Ama sanki en çok da bu aşk gölgede kalıyor ve yorumunu okuyucuya bırakıyorsunuz.
Ben hiçbir insanlık halini didaktik bir biçimde anlatmayı seven bir insan değilim. Hayat da böyle değil zaten. Şiirsel bir üslupla anlatmak amacım ama şiirsel derken inanılmaz betimlemeleri kastetmiyorum. Dili iyi kullanmak ve hafif bir sis perdesi altında bir şeyleri ifade etmek... Ben bu aşkın gölgede kaldığını düşünmüyorum, yoğun ama tek taraflı bir aşk. Bir tutkuyu yaşıyor Esin. Deniz bunun objesi sadece.
Deniz'i bir sosyopat olarak nitelendiriyorsunuz. Nasıl insanlar sosyopatlar?
Sosyopatlar, birtakım hayatların içine giren, çok cazip ve çekici insanlar ve her an gidebilen türde insanlar. Deniz'i cazip kılan şey de onun kötülüğü. İçinde olan yoğun kötülük hissi müthiş cazibe katıyor ona. Aslında Esin sadece aşık olmak istiyor. O kadar sıradan, standart, tatsız bir hayatı var ki. O sırada Deniz geliyor. Deniz'in ne hissettiği çok da önemli değil zaten.
Gölgelere sığınan ve er geç gölgeler çekildiğinde olan biteni anlatma ihtiyacı duyan bir karakterle yaşamdaki yüzleşmelerimizin ve hesaplaşmalarımızın da kaçınılmazlığının vurguluyorsunuz bir anlamda.
Eğer kafan çalışıyorsa, duyguların varsa bu kaçınılmaz bir şey tabii ki. Aslında benim kitap yazarkenki derdim şu: Kitabı elli yıl sonra birinin hatırlayıp hatırlamayacağı, evrensel olup olmadığı değil benim derdim. Kitabı okuduktan sonra, bir gün bir aşk hikayesi, bir gün bir hayat, bir an ya da karşına çıkan herhangi bir şey seni tekrar kitaba döndürüyorsa, işte bak Esin, işte yalnızlık, işte o kitapta da bu vardı diyebiliyorsan, benim için önemli olan bu. Bir kitabı ayrıcalıklı kılan bu zaten. Esin de böyle bir şey yaşamıştı demen o kitabın başarısıdır, nedenidir.
* * * *
GÖLGELER ÇEKİLDİĞİNDE
Cahide Birgül, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2003, 2. baskı, 172 sayfa, 4 milyon 200 bin lira.

Gözler çocuk edebiyatında

Çocuk edebiyatı yazarı olmak hem yazınsal nitelikli bir yapıta hem de bir sorumluluğun altına imza atmak anlamını taşıyor

NUR İÇÖZÜ
ÇOCUK VE EDEBiYAT
Doç. Dr. Sedat Sever, Kök Yayıncılık, 2003.
ÇAĞDAŞ ÇOCUK YAZINI
Doç. Dr. Selahattin Dilidüzgün, Morpa Kültür Yayınları, 2003.
ÇOCUK EDEBİYATI
Anadolu Üniversitesi Yayınları.
Yazın dünyamızda çocuklar ve onlar için üretilen yazınsal metinlerin önemi giderek öne çıkıyor. Gerek okulların, gerek öğretmenlerin ve ailelerin çocuğa yönelik kitap arayışlarında belirgin bir bilinçlenme var. Yakın çevremde, yalnızca okul öncesi değil, bebeklik çağındaki çocuklarına bile kitap sevgisi aşılamaya çalışan aileler görüyorum. Hatta, ender de olsa, bazen anne-baba adaylarının henüz dünyaya merhaba dememiş çocukları için kitap arayışına tanık oluyorum. Daha da ilginci, dünyamızın vatandaşı olmaya aday bu bebekler için, şimdiden kitap imzaladığım bile oluyor. Elbette ki bu bilinçlenmede, yayıncının, özenli sunum yapan kitabevlerinin,
ve öğretmenin payı büyük. Böylesi bilinçli okur kitlesi, nitelikli yapıtların da okurla buluşmasını sağlıyor. Yalnızca görsel açıdan değil, yazınsal açıdan da çocuk edebiyatına sahip çıkılıyor.
Çocuk yazınına yıllardır önemli ölçüde değer veren Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi için 'Çocuk Edebiyatı' kitabını hazırlayan Doç. Dr. Sedat Sever ve Doç. Dr. Selahattin Dilidüzgün'ün, bireysel çalışmaları da bu ay içinde okurla buluştu.
Sedat Sever, kitabının 'Sunuş' yazısında şöyle diyor: "Çocukların erken dönemden başlayarak düzeylerine uygun, nitelikli yazınsal metinlerle karşılaşması, aslında sanatçı duyarlılığı ile buluşması; toplumsal ilişkilere yönelik deneyimler edinmesi, dilsel ve görsel anlatımın güzelliğini ve gücünü tanıması demektir. Bu süreç hem duyuların eğitilmesine hem de düşüncenin gelişmesine olanak sağlar...."
Selahattin Dilidüzgün de kitabının önsözünde okuma eğitimi üzerinde özellikle duruyor. "Yazınsal değeri olan, estetik kalitesi ve bütünlüğü olan metinler, okumamızı geliştirdiği gibi, düşünme, kıyaslama, eleştirme yeteneğimizi da artırıyor," diyor ve çocuğun çağdaş bir birey olma yolunda beslenmesine değer verildiği kadar, düşünce yapısının geliştirilmesine de özen gösterilmesi gerektiğini yineliyor.
Dilidüzgün ve Sever'in kitaplarında, aileden, eğitimciye, yazardan, yayıncıya herkesin değerli çıkarımlar sağlayacağı konular, en net, en yalın bir şekilde işlenmiş. Konuya ilgi duyanlar için çok değerli iki başucu kitabı.

Çocuk edebiyatı gülümsüyor
Çocuk edebiyatı açısından yüz güldüren etkinliklere de kısaca değinmek istiyorum. Bir döneme imzasını atan yazar Gülten Dayıoğlu, bu yıl 40. yazın yıldönümünü kutluyor. Bu kutlamalar kapsamında yazar için YKY, çok önemli ve özendirici bir toplantı düzenledi. Altın Kitaplar da Bursa Kitap Fuarı'nda Dayıoğlu için taht misali bir 40. yıldönümü köşesi hazırlamıştı. Bence bu kutlamalar, çocuk edebiyatına emek ve gönül verenler için de, en az Gülten Dayıoğlu kadar mutluluk verici oldu.
Geçtiğimiz yıl Eskişehir'de adeta provası yapılan Çocuk Kitapları şenliği bu yıl, Eskişehir Valiliği ve Osmangazi Üniversitesi işbirliğiyle 3-8 Haziran tarihleri arasında gerçekleşecek. Osmangazi Üniversitesi, çocuk edebiyatını önemseyen ve dersleri arasında yer veren eğitim kurumlarının başında geliyor. 3-8 Haziran tarihleri arasında üniversite kampüsünde açılacak 1. Eskişehir Çocuk ve Gençlik Kitapları Fuarı, bu alanda ürün veren yayıncı ve yazarları ağırlayacak. Fuar boyunca çeşitli etkinlik ve panellerle Eskişehirli genç okurların, öğretmenlerin, ailelerin dikkatleri çocuk ve gençlik yazınına yönlendirilecek.
Tüyap İzmir Kitap Fuarı'nda, çocuk edebiyatı yazarlarından bir arkadaşım,
"Ben yazarım. Bana çocuk edebiyatı yazarı değil, yazar denmesini arzu ediyorum." sözleriyle bir sıkıntısını dile getirmişti. Bir anlamda haksız da değildi. "Niçin herhangi bir yazara (Yetiştin edebiyatı yazarı) demiyoruz da çocuklar için ürün verenleri, biraz da dudak bükerek bu sözcüklerle tanımlıyoruz?" Bence işin özü o dudak bükenlerin iki dudağı arasında değil, yukarıda metinlerinden çok kısa alıntılar yaptığım iki değerli öğretim görevlisinin kitaplarında gizli. İki üç sözcükle özetlemek gerekirse, 'Çocuk edebiyatı yazarı olmak' yalnızca yazınsal nitelikli bir yapıta değil, aynı zamanda bir sorumluluğun da altına imza atmak anlamını taşıyor.

EskiSayılar: 14 15 16 17 18 19 20 21-27 28-29 30 31 32 33 34 35-36 37 38 39-40 41 42 43 44-45-46 47 48 49 50-54

Ö z k a n P A P A T Y A
Genel Yayın Yönetmeni
admin@vitrindekikitaplar.com