| Tahsin
Yücel'den "Yüz ve Söz"
Bir edebiyat
ustasının polika notları
Tahsin Yücel
bu kez polika ve politikacı ağırlıklı
yazılarını biraraya getirmiş. Her zamanki
kıvrak dili ve mizahi yaklaşımı bu yazıları
da doyulmaz bir okuma şölenine
dönüştürüyor.
ERDEM ÖZTOP
Bundan önce
kendisinin ve kitaplarının tanıtımını
yaptığım Oktay Akbal ve Ahmet Cemal'in
ardından şimdilik bir üçlü oluşmasına
vesile olan bir yazarı; Tahsin Yücel'i buradan
hem kendisini ve önceki eserlerini, hem de Yapı
Kredi Yayınları'ndan yeni çıkan 'Yüz ve
Söz' isimli deneme kitabını tanıtmaya
çalışacağım.
Tahsin Yücel
denildiği zaman, onun için ilk anda yedi adet
tanım aklıma geliyor; çevirmen, eleştirmen,
romancı, öykücü, dilci, araştırmacı ve
denemeci. Ama bunların genellemesinde o, tam
anlamıyla bir edebiyatçı.
Bu yıl
itibariyle yetmişli yaşlara merdiven dayayan
Yücel, diğerlerinin aksine bol meyve veren bir
yazar konumundadır. Her yıl mutlaka bir eserini
okurla buluşturur ve okurla buluşan bu eser, o
yıl içinde akla gelen en önemli ödülün
sahibi olur.
Üniversite
eğitimini Fransız Dili ve Edebiyatı üzerine
yapan Tahsin Yücel, aynı bölümde asistan
olduktan sonra XX. yüzyıl Fransız yazını ve
göstergebilim alanlarında uzmanlaşmıştır.
1978'de profesörlük ünvanını alan Yücel,
2000 yılında İÜEF'deki öğretim üyeliği
görevinden emekliye ayrılmıştır.
Fransızca ve
edebiyatını incelemede bir duayen
diyebileceğimiz Yücel'in yapıtlarında son
derece kabarıklık söz konusudur. Yukarıda
bahsettiğim gibi eserlerinin çoğunu aldığı
ödüllerle tescillemiştir.
Tahsin
Yücel'in başlıca yapıtlarını burada sunmak
gerekirse; araştırma dalında, L'Imaginaire de
Bernanos, 1969; Figures et Messages dans la
Comédic Humaine, Maison Mame, Tours, 1972
(İnsanlık Güldürüsü'nde yüzler ve
bildiriler, YKY, 1997); Anlatı yerlemleri, 1979
(YKY, 1993); Eleştirinin ABC'si, 1991; Dil
devrimi ile sonuçları, 1982; Yapısalcılık,
1982 (YKY, 1999).
Deneme ve
eleştiri türünde; Yazın ve yaşam, 1976;
Yazının sınırları, 1982 (YKY, 1999);
Tartışmalar, YKY, 1983; Yazın, gene yazın,
YKY, 1995; Alıntılar, YKY, 1997; Salaklık
üstüne deneme, YKY, 2000.
Öyküde; Uçan
daireler, 1954; Ben ve öteki, 1983; Aykırı
Öyküler, 1989.
Romanda, Mutfak
çıkmazı, 1960; Vatandaş, 1975; Yalan, 2002.
Masal türünde
de, Anadolu masalları, 1957 (YKY, 1992) isimli
yapıtlarını okuruna sundu.
Yukarıda
listelediklerime ek olarak Tahsin Yücel, Haney
yaşamalı (1955) isimli öykü kitabı için
1956 Sait Faik Hikâye Armağanı'nı, Düşlerin
Ölümü (1958, öykü) için 1959 TDK Öykü
Ödülü'nü, Peygamberin son beş günü (1992,
roman) için 1993 Orhan Kemal Roman Ödülü'nü,
Komşular (1999, öykü) için 1999 Dünya Kitap
Yılın Kitabı Ödülü'nü, Söylemlerin
içinden (YKY, 1998, deneme-eleştiri) için 1999
Sedat Semavi Edebiyat Ödülü'ne ve son olarak
da yaptığı çeviriler için 1984 Azra Erhat
Çeviri Yazını Üstün Hizmet Ödülü'nü
aldı.
Görüldüğü
gibi Tahsin Yücel, eserlerine bir yenisini
geçen mart ayı içinde 'Yüz ve Söz' isimli
kitabını ekledi. Cumhuriyet gazetesinde kendi
tabiriyle 'oldukça kısa süreli ve fazlasıyla
alçakgönüllü' köşe yazarlığı yapan
Yücel, 1996 yılının eylül ayında bu
gazetedeki köşe yazarlık serüvenini
noktalayıp, bir daha bu görevi yapmayacağına
söz vermesine rağmen Antalya'da çıkan
Mütafaa-i Hukuk dergisinden gelen yazma
çağrısına, meslek aşkına yenik düşerek
2000 yılında köşe yazarlığına geri döner.
Müdafaa-i
Hukuk dergisi bir süre sonra direnemeyince
Gazete Müdafaa-i Hukuk dergisi ve ardından
aynı nedenle Yeniden Müdafaa-i Hukuk adlarıyla
ve aynı kadrosuyla yazın hayatına devam
eder/etmektedir. İlk değişimin ardından
kadroya dahil olan Tahsin Yücel, burada
yazdığı haftalık yazılarında 19 Mayıs 2000
ve 1 Şubat 2003 tarihleri arasındaki köşe
yazılarını, tanıtma yazımın sebebi
doğrultusundaki 'Yüz ve Söz' isimli kitabında
toplamıştır.
Tahsin
Yücel kitabın öndeyişinde şöyle der
''Şimdi bu
yazıların tümünü Yaz ve söz başlığı
altında toplarken de direnmesini bilenler
arasında alçakgönüllü bir iletişimden öte
beklentim yok. Buna da gereksinimimiz var.
Çünkü her şey açıklıkla gösteriyor ki
''Gittikçe artıyor yalnızlığımız.'' (s. 8)
'Yüz ve Söz'
kitabının içinden tuttuğum kısa notları
aşağıda sizlerle paylaşmak istiyorum.
Nedenini ise notların sonunda açıklamaya
çalışacağım. Şunu hatırlatmak istiyorum
Tahsin Yücel, köşe yazılarının konularını
ağırlıklı olarak dönemin siyasi
girdaplarına iğne batırırcasına
hedeftekileri acıtan türden yazdığı için,
aktaracağım notları konu gereği, genelde
yazı içerisindeki sanatsal eleştiriler
bağlamında değinmeye çalışacağım. Ama
Tahsin Yücel'in edebiyatçı yönüyle, politik
konulara el atmasının o tadına doyum olmayan
farklılığında, bunu nasıl başarabileceğimi
bilemiyorum.
Tahsin Yücel,
'Atatürk Resimleri' başlıklı yazısında,
Marmara depremi sonrasında televizyonda
yıkılmış barakanın, bir yana toplanmış
kırık dökük eşyalarının üzerinde o
büyük depreme galip gelircesine hiçbir
zedelenmeye uğramamış cam çerçeve içindeki
Atatürk fotoğrafını görür. Bu vesileyle,
belleğinde neden ülke liderlerinin resimlerinin
ya da fotoğraflarının her mekânda asılı
bulunduğu; bunların içinde Atatürk'ün diğer
liderlerin aksine hiçbir dayatma olmadan,
evlerde dahi asılı bulunduğunu yazıya
döktüğünde konuyu şöyle irdeler
"Kişisel
çıkar derseniz, gene herkes güler size
Atatürk ve ilkelerine bağlılık belirtilerinin
hele içten olmaları durumunda, bireylere olsa
olsa zarar getireceğini artık herkes biliyor.
Öyleyse en
büyük yıkılar sırasında bile gücünden
hiçbir şey yitirmeyen bu Atatürk resmi tutkusu
neyin nesi? (...) Ancak, bütün bunlardan sonra
da tartışılmayacak bir gerçek kalır ortada
Hiç kimse hoşlanmadığı, ilgilenmediği bir
kişinin fotoğrafını akşam sabah
karşısında görmek istemeyeceğine göre,
Atatürk'ü şu ya da bu yönden sevdikleri, şu
ya da bu yönden kendilerine yakın buldukları,
dolayısıyla Atatürk'ün hepsi için bir
buluşma, bir kaynaşma odağı olduğu,
dolayısıyla bu ülkede çok büyük bir
yurttaş topluluğunu çevresinde bir araya
getirdiği apaçık ortada." (s. 13, 14, 15)
Tahsin
Yücel'in 'Oktay Akbal' başlıklı yazısı,
'bir edebiyat duayeninin', 2000 yılı Orhan
Kemal Roman Ödülü'nü alması vesilesiyle,
diğer 'edebiyat duayeni' hakkındaki
düşüncelerini içermektedir.
"(...)
Oktay Akbal'ı yücelten bir başka yönüyse,
gerek kendi kuşağının, gerek sonraki
kuşakların yazar ve ozanlarını tanıtmak, hak
ettikleri yere gelmelerini sağlamak için
harcadığı yüce gönüllü çabalarıdır.
(...)
2000 yılı
Orhan Kemal Roman Ödülü'nün Oktay Akbal'a
verilmesi gerçek bir değerbilirlik örneği
oldu. Hangi açıdan bakarsanız bakın,
yazınımız ve ekinimiz Oktay Akbal'a çok şey
borçludur." (s. 26, 27)
'Ey Yeşilçam,
Yeşilçam!' başlıklı yazısında Tahsin
Yücel, bir-iki cümleyle İlhan Selçuk'u
şöyle anlatır
"Hiç
kuşkusuz, Balzac gibi onun da bir dünya
görüşü vardır; bizler de belirli bir okuma
deneyimi sonunda, en azından genel çizgileriyle
biliriz bu dünya görüşünü, daha doğrusu
bildiğimizi sanırız; çünkü, adına
yaraşır bir yazar olan, İlhan Selçuk kolay
kolay kesinlemez, betimleyerek, göstererek,
şakaya vurarak sorgular, sonra, 'al da at'
dedikleri türden paslar verir gibi, yanıtı
bize bırakır. (...)" (s. 65)
Uğur Mumcu'yu
hiç kuşkusuz bir dervimci olarak
tanımlayabiliriz. Gerek Cumhuriyet gazetesindeki
'Gözlem' köşesinde, gerekse de inanılmaz
verimlilikle yazdığı kitaplarla, aleyhine
olanları cesurca, bir bir gün yüzüne
çıkarıyor; araştırmacı ruhuyla suçluları
belirliyordu. Sonuç olarak şunu belirtmeliyim
ki, Uğur Mumcu'nun yazdıklarından etkilenmemek
mümkün olmuyordu.
Tahsin Yücel
de 'Uğur Mumcu'yu Okumak' başlıklı
yazısında konu hakkında şu saptamalarda
bulunur
"Uğur
Mumcu'nun anlatımının en belirgin özelliği
doğallıktır, ama bu doğallık onun
içtenliğinin ürünü olduğu kadar da bir
ustalığın, bir emeğin, bir arayışın,
görünüşlerin ötesine inerek olguların
özünü kavrayan bir gözlem gücünün
ürünüdür. (...)" (s. 123)
Yücel bir
de şu tavsiyede bulunur
"Türkiye'nin
son otuz kırk yılının tarihini yazacaklar
için Uğur Mumcu'nun araştırmaları gibi
köşe yazıları da vazgeçilmez bir
kaynaktır." (s. 126)
***
Tahsin Yücel,
'Pazar Ekonomisi' başlıklı denemesinde
Türkiye'yi anamalcılığa, IMF'ye nasıl teslim
olunuşu, çok titiz bir biçimde ele alıyor.
Konuyu farklı yöne çekerek de okurun konuya
ilgisini canlı tutmaya çalışıyor. Tahsin
Yücel'in edebiyat dünyasının pazar
ekonomisini irdeleyen cümlelerini, günümüze
tam tamına uyduğundan -biraz uzun da olsa-
sizlerle paylaşmak istiyorum.
"Beterin
beteri var Her dokunduğunu özünden
değiştiren pazar ekonomisi son birkaç yıldır
yazın alanının belli bir kesimini de kendi
etkinlik çevrimine aldı Çağcıl bir kurgu,
özgün bir içerik getirmek şöyle dursun,
doğru dürüst Türkçe tümce kuramayan,
'ağız' gibi, 'azıdişi' gibi en yaygın
sözcüklerin anlamını bile karıştıran
'yazarlar', çamaşır suyu, bitki yağı, hamam
sabunu gibi palazlanınca, 'büyük romancı'
olup çıktılar. Kimi yazarlarımız, yıllar
yılı, Türkiye'de adam gibi romanlar
yazılabilmesi için toplumun 'burjuvalaşması'
gerektiğini yineleyip durmuşlardı. İşte
dedikleri oldu, 'burjuvalar' ovaya indi, ama
öngörülerinin tam tersi çıktı Roman
tüccarın elinde ne pahasına olursa olsun
yurttaşa kakalanması gereken bir hileli mal
olmakta, yazar da tüccarın taşeronu.
Tüccarlar toplumun büyük öncüsünün dediği
gibi. 'Var mı bunun başka izah tarzı?' "
(s. 186)
Tahsin Yücel,
'Amerika' başlıklı denemesinde de eskiden beri
devam eden, büyüklerimizin Amerika tutkusunu
irdeliyor.
"Türkiye'yi
bir 'küçük Amerika' yapmaktan söz edip
durdular, bir yandan bir 'altın ülkesi' olarak
değerlendirip tüm ekonomik ve siyasal
sorunlarımızın bir tür Kâbe saydıkları
Beyaz Ev'de çözüleceğine inandılar.
(...)" (s. 219)
Ardından da
objektif davranarak kendi Amerika düşüncesini
şöyle açıklıyor
" 'Peki,
sen?' diyecek olursanız, evet, işi yıldız
fotoğrafı kesip saklamaya, Kızılderilileri
düşman bilmeye ya da Pearl Harbor baskınını
Gölcük'e yapılmış bir baskın gibi
değerlendirilmeye kadar götürmedim hiçbir
zaman, ama gençlik yıllarımda sıkı bir
Amerikan filmi izleyicisi olduğumu yadsıyacak
değilim. Ayrıca, Amerika Birleşik
Devletleri'nin saygın bir ülke olduğuna
inanmak için başka nedenlerim de vardır
Faulkner'ın, Hemingway'in, Steinbeck'in, XIX.
yüzyılın ikinci yarısında, Baudelaire ve
Mallarmé gibi büyük Fransız ozanlarını
büyülemiş olan Edgar Allen Poe'nun ülkesiydi.
Böyle kişiler ağır çekmese de varlıkları
bu topluma başka bir gözle bakılabileceğini
gösterdi.(...)" (s. 220)
Tahsin Yücel,
'Yüz ve Söz' isimli kitabını elli sekiz
deneme sonunda; bir de sona 'Ad Dizini'
ekledikten sonra noktalıyor.
Sonuç
bağlamında şu ya da şunları söylemek
isterim... Edebiyatçı kimliği baskın bir
yazarın politik yazıları ancak bu kadar güzel
olabilir. Muhteşem diliyle 2000 yılı
başıyla, günümüze kadar olan politik
gündemi okuruna zevkle okutacak bir kitap 'Yüz
ve Söz'.
Kısaca, Tahsin
Yücel'in Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan
'Yüz ve Söz' kitabını özellikle kendi
kuşağımı oluşturan genç arkadaşlara
okumalarını tavsiye ediyor, okuduktan sonra da
ileride geçmişi o zamanla kıyaslamaları
açısından saklamaları gerektiğini
düşünüyorum.
Ellerinize
sağlık Tahsin Yücel!
Yüz ve Söz/
Tahsin Yücel/ Yapı Kredi Yayınları/ Mart
2003/ 228 s.
|
Gürsel
Aytaç "Edebiyat ve Medya"da kanayan
bir yaramıza parmak basıyor
Yok olmanın
estetiği
Prof. Dr.
Gürsel Aytaç, günümüz Türk edebiyatına
çok emek vermiş bir edebiyat bilimcimiz.
Ayrıca okur, Gürsel Hanımı Almanca
edebiyatlardan dilimize yaptığı sayısız
çeviriyle de tanır. Gürsel Aytaç son
çalışmasında, çok önemli güncel bir
sorunu, edebiyat-medya ilişkisini, daha
doğrusu, bu ilişkinin altında yatan unsuru,
yani gelişen teknolojinin etkisinde değişime
uğrayan sanat ve estetik kavramlarını
irdeliyor. Büyük bir emeğin ürünü olan
çalışma bizi birçok açıdan bilgilendirmekte
ve düşünmeye sevk etmekte.
ERENDİZ
ATASÜ
Edebiyat ve
Medya adını taşıyan yapıt kanımca üç
bölümde incelenebilir
1) Teknolojik
ilerlemenin ve onun somut sonucu kitle iletişim
gereçlerinin konu ayrıntısı, kurgu öğesi ve
biçimde değişimi yaratan etkiler olarak
edebiyat yapıtına (Aytaç, özellikle roman
üstünde durur) katılması ve katkısı
2) Edebiyat
bilimi kavramındaki genişleme
3) Kitle
iletişim araçları kaynaklı kitle
kültürünün etkisiyle sanat ve estetik
kavramlarının uğradığı değişim
("Kitle
iletişim aracı" deyimini, sanat
yapıtını çoğaltmaya ve iletmeye yarayan tüm
gereçler anlamında -fotoğraf makinesi, taş
plak ve gramofonu da kapsamak üzere-
kullandığımızı belirtmek isterim.)
1) Roman ve
teknolojik gereçler, yöntemler
Teknolojik
gereçlerin bir kurgu öğesi olarak roman
konusunda önemli ayrıntılar oluşturmalarına
kimi örnekler anımsatmaktadır, Gürsel Aytaç
Fotoğraf Ahmet
Mithat Efendi'nin Hayret (1885) romanında (s.
21), gramofon Thomas Mann'ın ünlü başyapıtı
Büyülü Dağ'da (1924) (s. 89), televizyon
Orhan Pamuk'un Kar'ında (2002) (s. 36) önemli
yer tutar.
Aytaç, sinema
ve televizyonla yaşamımıza giren kimi anlatı
tekniklerinin ve yaşam alışkanlıklarının
edebiyat yapıtlarının biçemine kattığı
kimi yeniliklere de "zaplama"yı; ve bu
teknikten yararlanan romanlara ise Orhan Pamuk ve
Ahmet Altan'ın kimi yapıtlarını örnek
vermektedir (s. 11-12). Kurgunun
"zaplama"sından murat edilen
anlatının aynı çizgi üzerinde gelişmeyip,
çeşitli mekânlara, zamanlara, kişilere
"sıçraması"ysa, kuşkusuz bu anlatı
tekniği Pamuk ya da Altan'la sınırlı
değildir; günümüzün hemen her yazarı
sinemasal ya da "televizüel"
tekniklere -bazen özellikle bazen de
kendiliğinden- başvurmaktadır. (Hemen aklıma
gelen, Yılmaz Karakoyunlu'nun yapıtları,
Salkım Hanımın Taneleri, Çiçekli Mumlar
Sokağı vs.)
Üstelik,
flashback, zoom gibi teknikleri, sinema ve
televizyon romandan öğrenmiş olmasın sakın?
Umberto Eco'nun görüşü bu doğrultudadır
(Anlatı Ormanında Altı Gezinti, Çev. K.
Atakay, Can, 3. Bas., 1996). Gerçi, aynı soruyu
Aytaç da sormaktadır 19. yüzyıl anlatı
sanatı film kurgusunun öncüsü değil miydi?
Ya da 20. yüzyılın son çeyreğindeki roman,
bugünün televizyonunda egemen olan estetik
alışkanlıkların anası değil miydi? (s. 105)
Görüldüğü
üzere sanatların gelişimi göreli bütünsel
bir akış sergilemekte. Öyleyse, ne güzel,
edebiyatla, sinema ve televizyon el ele
yürüyebilir, birbirinin etki alanını
genişleterek... Biyolojide "simbioz"
(birlikte sürtüşmesiz yaşam) dendiği türden
bir var oluş... Aydınlanma devrimini 250 yıl
önce geçirmiş ileri teknoloji ülkelerinde bu
tür bir gelişmenin işaretleri mevcuttur zaten
Medyanın kitaba rakip olamadığı, tersine,
öğrenme tutkusunu tetikleyip izleyicinin kitaba
daha fazla yönelmesini sağladığı gerçeği
Gürsel Hoca'dan öğrendiklerimiz
arasındadır.(*) İleri teknoloji toplumunda,
kitle iletişiminin edebiyatı bir yol ayrımına
getirmesinin de delilleri vardır Örnekse
yapıtları asla filme dönüştürülemeyecek
yazarlar, sözün mutlak etkisine inananlar,
James Joyce gibi (s. 6).) (Joyce'un klasik
kurgular kullandığı kimi yapıtlarından
başarılı filmler yapılmıştır yapılmasına
da -örnekse Houston'ın çektiği Ölüler- ama
Ulysses'i filme almak herhalde değme
babayiğidin harcı değildir.)
2) Edebiyat
biliminin değişen karakteri
Edebiyat
yapıtlarının (roman, öykü, tiyatro metni)
sinema ve televizyon sayesinde ne ölçüde
gelişme alanına kavuştuğu tartışılabilir
ama, kesin olan bir şey varsa, bu iki
"teknosanat"ın edebiyat biliminin
kapsamını genişlettiği, içeriğini
değişime uğrattığıdır. Edebiyat bilimi
gitgide "metin incelemesi" ile
özdeşleşmektedir.
Kitle iletişim
araçları, özellikle televizyon
yayımcılığı görünmez bir dağın tepesinde
yükselen postmodern mimari örneği bir kuleye
benzemektedir. Altyapı muazzam bir metinler
hacimi üstünde durur, sinopsisten, senaryoya,
izlencelerin akış yönergelerine kadar... Bu
metinler hangi disiplinin konusudur? Yanıt,
edebiyat biliminin.
Tam da bu
noktada bir sorum var Edebiyat bilimindeki bu
genişleme, aynı zamanda bir daralma ve
indirgenme değil midir? Fen kökenli bir yazar
olarak, "edebiyat bilimi" deyimi bende
hep biraz kaygı ve tereddüt uyandırmıştır.
"Bilim" kişiye hep kuralları ve
kuramları çağrıştırmaktadır. Peki
edebiyatın kurala, kurama sığmayan yanları ne
olacaktır? Bir edebiyat yapıtı bir metinden
ibaret değildir. O metnin başka metinlerle
ilişkilendirilmesinden de ibaret değildir.
Yapıtın iç dinamikleri, biricikliği; satır
aralarında ve satırların arkasında duranlar,
yani yapıtın dönemiyle, mekânla, başka sanat
ve bilim dallarıyla, yazarının kişiliğiyle,
kimliğiyle arasındaki bütün bağlamlar ve
bağlantılar hangi disiplinin konusu olacaktır,
edebiyat bilimi yazılı her şeyle
uğraşacaksa? Eleştirinin mi?
Yazdığım
paragrafa bakıyorum ve bunun postmodernist
gelişmeleri on ikiden vuran modernist bir
eleştiri olduğunu görüyorum. Ancak Gürsel
Aytaç'ın amacı modernizm/postmodernizm
arasında hakem rolüne çıkmak değil, titiz
bir araştırmacının yansızlığıyla
günümüzün gelişmeleri üstüne bizi, okuru
aydınlatmak. Öyleyse Gürsel Hoca'yı dinlemeyi
sürdürelim
3) Kitle
iAletişim kültürü etkisiyle değişime
uğrayan sanat ve estetik anlayışı
Yazının
bulunuşu ve binlerce yıl sonra matbaanın
icadı insanın dünya üzerindeki var oluşu,
kendisini ve dünyayı kavrayışını nasıl
kökünden değiştirmişse, bugün de bilişim
teknolojisindeki devrim, yaşama biçimlerini,
kültürü, kültürü yaratanları ve ondan
yararlananları değiştirmektedir.
Hayatlarımızda dokunma duygusal anlamını
yitirmekte, gözle ekran arasında bir çakışma
haline gelmektedir (s. 71). Kitle iletişiminin
teknolojik özellikleri, çoğaltmacı, yaymacı
ve yayılmacı karakteri i) anlatı sanatını
yazılı edebiyatın tekelinden çıkartmıştır
(sinema da televizyon dizisi de anlatıyla
uğraştırmaktadır); ii) sanat deneyimine
doğrudan olmayan katılımı had safhada
arttırmıştır; iii) bu katılım için belli
bir eğitim ve hazırlık gerekmemektedir.
Dolayısıyla
sanat seçkin konumunu yitirmiş, deyim
yerindeyse ''demokratikleşmiştir.'' Artık
neyin ''güzel, iyi ve doğru'' olduğu üstüne
fikir yürütmek isteyen on binlerce kişi,
milyonlarca ''müşteri'' ya da ''tüketici''
vardır! Bu durum, elbette, hakiki, iyi, güzel
diye formüle edilebilecek Kant estetiğine (s.
107) vedadır.
Kitle
iletişiminin yarattığı kitle kültürü
üstüne iyimser ve kötümser yorumlar ileri
sürmektedir, düşünürler, bilim ve sanat
insanları. Kitle iletişim kültürünün
günümüzde yakalayacağı boyutu, 20.
yüzyılın ilk yarısında görebilmiş Hermann
Hesse'nin (s. 30), Enzensberger'in (s. 34),
Horkheimer ve Adorno'nun (s. 76) bu kültürün
sığlığı, düzeysizliği, beyin yıkama ve
kitleyi tekelle yönlendirme -bir anlamda
faşizan- gücü üstüne dile getirdikleri
yakıcı eleştirilerin yanında, yeni kültür
sayesinde otoritenin yerinin çoğulculuğun
aldığını (s. 75) ileri süren Mc Luhan gibi
iyimserlerin yaklaşımı kanımca
inandırıcılıktan yoksun kalmakta, daha
doğrusu İngilizlerin deyimiyle ''dileklerin
gerçek sanılması''na örnek oluşturmaktadır.
Böyle bir
kültürün içinde sanat yapıtının yeri ne
olabilir?
Az önce Kant
estetiğine veda etmiştik zaten... Kant'ı fazla
kuralcı bulabilirizÿ peki ama, sanatın kitle
iletişiminde aurasını yitirdiğini belirten
Benjamin'e nasıl karşı çıkacağız (s. 77)?
Gürsel Aytaç, Benjamin'in aura deyimiyle sanat
yapıtına dair hakikilik, biriciklik, gelenek
gibi özellikleri kast ettiğini açıklar (s.
77). Sözü uzatmaya gerek yok; özellikle
televizyonda, geleneksel anlamıyla sanat
imkânsızdır (s. 92).
Öyleyse
geleneksel olmayan, tümüyle yeni bir sanat
mümkün müdür? Kitle iletişim araçları yeni
bir dil yaratmışsa, bu dilin özellikleri
nelerdir? Aytaç'ın kitabı bu sorulara yanıt
arar. Biz de aynı sorunsalın peşindeki
arayışımıza, zihnimizin berraklığı
açısında, iki soru ve iki tanımla
başlayalım
- Kitle
iletişimi nedir? Söylemin açıkça, teknik
yayın kanalıyla, dolaylı ve tek yanlı olarak
dağınık bir seyirciye aktarıldığı
iletişim (s. 60)
Bu tanımda
neyin iletildiğinin bir önemi bulunmadığına,
ağırlık merkezinin tümüyle iletişimin
tarzında odaklandığına, eskilerin deyimiyle
''mim koyalım.''
- Bu
iletişimin dili temelde nasıldır? Gürsel
Aytaç genellemeci ve indirgemeci
yaklaşımlardan uzak durur ve her araç için
ayrı bir dilin söz konusu olduğunu belirtir.
Sanırım burası önemlidir. Ancak, kitle
iletişim araçlarını pek çoğumuz için
bugün televizyon temsil etmekte. Öyleyse
televizyonun ileti dili üstüne tipik bir tarz
söylenebilir mi? Aytaç'ın, televizyon
estetiği için dizinin temel kategori olarak
kabul edildiğini kaydettikten sonra verdiği
tanım ilginçtir (s. 92) hep aynı olanı sözde
değişimler içinde sunmak.
Bu tanımda da
kanımca ''mim konacak'' nokta tekrar öğesi ve
''gibi yapmak''tır. Benjamin'in geleneksel sanat
kavramındaki biriciklik ve hakikilik
özelliklerini hasretle analım!..
Şimdi sıra
geldi, bu yeni estetiğin Gürsel Hanımın
titizlikle, birbiriyle ilişkilerini
açıklayarak önümüze serdiği kuramsal
iddialarına
Kitle iletişim
estetiğine hız, tekrar ve çokluk egemendir.
Sonuç, görsel, işitsel imge bombardımanı!
Kısa sürede, pek az iz bırakarak, ya da hiç
bırakmayarak belirip kaybolan, yerlerine hemen
yenilerinin geçtiği bir göstergeler
sağanağı... Hiçlikte kaybolan... Virillo yok
olmanın estetiği diye adlandırmaktadır bu
durumu (s. 98). Kalıcılık bir amaç olmaktan
çıkmıştır.
Haydi kabul
edelim, yok olmanın estetiği'nde büyüleyici
bir yan bulunduğunu! Bizi hayatın, evrenin,
varoluşun gizemli merkezine yaklaştıran bir
yan... Varoluş, yok olmanın öbür yüzü
değil midir; ve onun sayesinde vuku bulmaz
mı?.. Hayat, varlığı gerçekleştirmek
olduğu kadar, yok oluşu özümsemeyi
öğrenebilmek değil midir?.. Nedir bu
kalıcılık merakı!.. Yok olmanın erdemini
benimseyeceğimize... Somut maddeden daha gerçek
olan gerçeklik geçicilik... Bizi Doğu
bilgeliğinin özüne eriştiren... Neden
olmasın... Yepyeni bir sanat, yapıtın ve
yaratının algılarda eriyip kaybolduğu...
Kuramcıların
vurguladığı diğer bir etmen Algılama.
Kloepfer yeni estetiğin algılamaya
dayandığını, algıyı abarttığını ileri
sürer (s. 101). İzleyenin özümseme zevki (s.
102) derinleştirilmelidir. Bu anlamda, algıyı
uyaran, geliştiren her gösterge sanat
kapsamına girebilir, bir futbol maçının
naklen yayını bile.
Burada bir
parantez açıp fikrimi söylemek isterim Zeki ve
duyarlı, yani algıları -antenleri diyelim
isterseniz- açık ve algılaması hızlı bir
izleyicinin zihinsel kapasitesinin daha da
artacağına, ancak tersi durumdaki bir
izleyicinin ise gördüğü ve işittiği
imgelerle koşullanan bir nesneye
dönüşeceğine dikkat çekiyorum! İmgelerin
sürati ve geçiciliği vasat izleyiciyi
hiçliğe çekecektir.
Faulstich yeni
edebiyat kuramlarının da kitle iletişim
estetiği doğrultusunda, yapıtta orijinalliği
aramaktan vazgeçtiğini (s. 94) vurgular;
kalıcı bir varlık olarak sanat yapıtının
yerini, geçici, akıcı imge ya da gösterge
almıştır. Edebiyat biliminin de ilgisi bundan
böyle iletilme/iletme üzerinde
yoğunlaşmaktadır özgün edebiyat yapıtı
diye bir varlık yoktur; bu kurama göre,
özgünlük ütopyadır. Yapıtı iletense,
medyadır. Ütopya ile medyanın kesişme
noktasında durur, yapıt. Burada gene bir
parantez açarak, Faulstich'in plastik sanatlara
özgü kavramları genelleştirdiğinin altını
çizmek isterim, (kalıcı bir varlık olarak
resim; ve sinema ya da video filminin akıp
geçen imgeleri...)
Weibel (s. 109)
orijinallik sorunsalında daha da ileri giderek,
bu kaygının burjuva ideolojisinin mülkiyet
kavramından köklendiğini iddia ederken,
kanımca doğru bir saptama yapar. Hiç
kuşkusuz, anonim halk sanatında telif hakkı
diye bir şey söz konusu değildir! Kimin usunun
ve duyarlığının yaratısı olduğu bilinmeyen
dizeler, maniler, ezgiler ve motifler, dillerde
ve gergeflerde, halı, kilim tezgâhlarında
yüzyıllar boyunca yinelenip çoğaltıldı
durdu... Yaratının ve yaratıcının onlara
kucak açmış halkın algılamasında,
duyarlığında ve hizmetinde eriyip yok olması
mı, eriyip halkla bütünleşmesi mi?
Kanımca işin
püf noktası, işte tam da buradadır Meselenin
özü yaratıcının yapıtı üstündeki
mülkiyet hakkında düğümlenmektedir! Kitle
iletişim estetiğinin ve bu konuda düşünce
üreten postmodernistlerin, bir anlamda derin ve
çarpıcı görüşlerinin içinin boşalmaya
başladığı nokta da budur! Ele aldığım
kitap bu konuda yargı belirtmez, yazılış
amacı yargılamak değil, bilgilendirmektir. Ama
açıktır ki, ''yok olmanın estetiği'' ancak
mülkiyetin olmadığı bir ilişkiler ağı
içerisinde anlamlıdır! Özgünlük
çabasından kolay bir hevesle vazgeçebilen
günümüz romancılarının, ressam, yontucu,
sinemacılarının hiçbiri yapıtının
üstündeki mülkiyet hakkından vazgeçmeye
niyetli görünmemektedir! Tam tersine, nasıl
daha çok para kazanabileceğinin telaşı
içindedir! Sanatın, günceli, sıradanı aşan
özelliklerinin (transandans) yerine ikide birde
hayatlarımıza müdahale eden (zırt vırt
ekranda, ya da belediye panolarında beliren film
ya da kitap reklamları örneği) özelliklerini
(transgresyon) geçirenler, sanatın varoluşunu
sorguladıklarını ileri sürerken, yok olmanın
estetiğini kendi adlarına biraz olsun
özümseyememekte, benlerinden asla feragat
edememektedirler! Hal böyleyken, aydınlanmacı
kültürün sanat ve edebiyat olarak
kavramlaştırdıklarını, toplumda iktidar
odakları oluşturdukları gerekçesiyle
eleştiren -Faucoult'nun çözümlemeleri dahil-
bütün bir düşünce örüntüsü, toplumlarda
çok daha etkin olan parasal kaynaklı güç
odaklarının varlığını gizlemekten öte
somut bir işe yaramamaktadır, ne yazık ki.
Bütün
bunları kavrayabilmek ve çağımızı daha iyi
değerlendirebilmek için, Gürsel Aytaç'ın
ayrıntılı araştırmasını okumak gerek.n
(*) Bizde
izleyici-okur açısından durum nedir?
Sezgilerim ve gözlemlerim tam tersi olduğu
doğrultusunda! Sosyal bilimcilerimizin,
iletişim bilimcilerimizin bu konuda
araştırmaları ne diyor acaba?
Edebiyat ve
Medya, Kitaptan Ekrana Edebiyat/ Gürsel Aytaç/
T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları/ 2002/ 225
s.
|
Alt
üst olan hayatlar
|
Cahide Birgül,
şu sıralar Müjde Ar ve Sezen Aksu'yla
birlikte kadınlık halleri üzerine bir
filmin senaryosuyla uğraşıyor.
FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
|
Romanlarında
gerilim öğesini duygular aracılığıyla
kullanmayı sevdiğini söyleyen Birgül,
'Gölgeler Çekildiğinde'de gölgede kalmış
eşcinsel bir aşka yer veriyor
CEREN ÜNLÜ
Kapalı, yalnız bir dünyanın başrolünde iş
hayatıyla, sevgilisiyle ve ailesiyle
çelişkiler yaşayan genç bir öğretmen,
beklenmedik bir zamanda ortaya çıkan bir kuzen
ve bu davetsiz misafirle değişen hayatlar...
Yıllar sonra başından geçenleri anlatmaya
karar veren Esin, kendi deyimiyle eski bir
fotoğrafa bakar gibi kendi gözlerinin içine
bakacak, anlattıklarıyla gölgeli, serin ama
derin bir hesaplaşmanın tanığı yapacaktır
bizleri... Bu bol bilmeceli ve şaşırtıcı
hikaye Cahide Birgül'ün ikinci romanı. İlk
romanı 'Geceye Uyananlar' ile edebiyat
dünyasına başarılı bir giriş yapan Birgül
bu romanında beklenmedik bir şekilde
hayatımıza giren insanların yaşamlarımızı
altüst etme güçleri üzerinde duruyor. Radyo
oyunu ve senaryo çalışmaları da bulunan
yazar, Müjde Ar ve Sezen Aksu'yla birlikte,
kadın halleri üzerine bir filmin senaryosuyla
uğraşıyor şu sıralar. Talat Halman'la
yaptığı röportajlardan oluşan kitabı ise
çok yakında raflardaki yerini alacak almasına
ama, biz dört yıl önce yazdığı ve Türkiye
İş Bankası Yayınları tarafından yapılmış
yeni basımıyla karşımıza çıkan
'Gölgeler Çekildiğinde' üzerine konuşuyoruz
kendisiyle ve daha çok bu romanın baş
karakterleri Esin ve Deniz üzerine...
Gölgeler Çekildiğinde' kasvetli ve yalnız
dünya var. Nedir bunun sebebi?
Bunun niçini var mı bilmiyorum. Ama ben galiba
insanların içine doğru bakmayı seviyorum.
Hayatın içinden geçerken hep düşündüğüm
bir şey vardır. Yanımızdan geçen, gayet
standart, hiçbir esprisi olmayan ya da ünlü
olmayan yüzlerce insan hep birbirinin aynı
gibidir. Hiçbir farkları yok gibidir. Ama bu
çok sıradan görünen bir insanın bile
hayatının içine, kalbinin içine girdiğin
zaman inanılmaz olaylar, inanılmaz hikâyelerle
karşılaşıyorsun. Romanın kahramanı Esin de
öyle biri. Düzgün, sıradan bir hayat ama ne
müthiş bir iç dünya. Büyük bir hikâye onun
hikâyesi.
Eğlenceli ve ışıltılı gibi görünen Deniz
karakterinin ardında büyük bir yıkımı
gösteriyorsunuz.
Ben şunu göstermeye çalışıyorum galiba:
Hayatlarımızın, bir gün birileriyle çok
başka biçimler alabileceğini çok
değişebileceğini. Hatta bazen
inanamayacağımız, anlayamayacağımız,
aklımızın almayacağı noktalara
gidebileceğini ve bunu aslında başka
insanların yaptığını. Hayatta karşımıza
çıkan öyle insanlar var ki, onlar bizi altüst
edebiliyor.
Kader diyebilir miyiz buna?
Hayır. Bu bir karşılaşma. Esin'in
karşısına Deniz çıktı ve hayatını
değiştirdi. Bir sürü şeye sebep oldu.
Esin'in kendini sorgulamasına, yeni baştan
düşünmesine. Çok ciddi bir tutkuyla
bağlanmıştı Deniz'e. Farketmesini sağlayacak
bir sürü şey olmasına rağmen Esin bunları
kesinlikle görmüyor. Sen görüyorsun ve ona
gözünü aç, neler olduğunu farket deme
ihtiyacı duyuyorsun.
Aslında ben o kadar da şüphelenmedim
olacaklardan. Belki de Esin'e çok kaptırdım
kendimi. Bu açıdan roman benim için çok
şaşırtıcı. Ama ben gerilimlerin neden bu
kadar sonlarda ortaya çıktığını merak
ediyorum.
Gerilime çok eğilimim var benim yani gerilim
yazmayı çok seviyorum. Duygularda da bu
gerilimi anlatmaya çalışıyorum. Mesela
Esin'le Deniz arasında müthiş bir gerilim var.
Gergin birer yay gibi ikisi de. Aynı gerilim
olaylara da yansıyor. Esin'in başına bir şey
düşüyor neden sonra gözü açılıyor ve
neler olduğunu anlamaya çalışıyor. Biz de
böyle yaşarız zaten. Olayın içindeyken dış
dünyaya kapalıyızdır, sadece o insanla kontak
halindeyizdir. Ama olayın dışına
çıktığımızda ve başka bir göz gibi o
hikâyeye tekrar baktığımızda, ben ne
yapmışım, burda şu yanlış burda şu
tekliyor falan deriz ve ondan sonra başlarız
araştırmaya.
Romanınızda eşcinsel bir aşka da tanık
oluyoruz. Cinsel bir yüzleşme de yaşanıyor.
Ama sanki en çok da bu aşk gölgede kalıyor ve
yorumunu okuyucuya bırakıyorsunuz.
Ben hiçbir insanlık halini didaktik bir
biçimde anlatmayı seven bir insan değilim.
Hayat da böyle değil zaten. Şiirsel bir
üslupla anlatmak amacım ama şiirsel derken
inanılmaz betimlemeleri kastetmiyorum. Dili iyi
kullanmak ve hafif bir sis perdesi altında bir
şeyleri ifade etmek... Ben bu aşkın gölgede
kaldığını düşünmüyorum, yoğun ama tek
taraflı bir aşk. Bir tutkuyu yaşıyor Esin.
Deniz bunun objesi sadece.
Deniz'i bir sosyopat olarak nitelendiriyorsunuz.
Nasıl insanlar sosyopatlar?
Sosyopatlar, birtakım hayatların içine giren,
çok cazip ve çekici insanlar ve her an
gidebilen türde insanlar. Deniz'i cazip kılan
şey de onun kötülüğü. İçinde olan yoğun
kötülük hissi müthiş cazibe katıyor ona.
Aslında Esin sadece aşık olmak istiyor. O
kadar sıradan, standart, tatsız bir hayatı var
ki. O sırada Deniz geliyor. Deniz'in ne
hissettiği çok da önemli değil zaten.
Gölgelere sığınan ve er geç gölgeler
çekildiğinde olan biteni anlatma ihtiyacı
duyan bir karakterle yaşamdaki
yüzleşmelerimizin ve hesaplaşmalarımızın da
kaçınılmazlığının vurguluyorsunuz bir
anlamda.
Eğer kafan çalışıyorsa, duyguların varsa bu
kaçınılmaz bir şey tabii ki. Aslında benim
kitap yazarkenki derdim şu: Kitabı elli yıl
sonra birinin hatırlayıp hatırlamayacağı,
evrensel olup olmadığı değil benim derdim.
Kitabı okuduktan sonra, bir gün bir aşk
hikayesi, bir gün bir hayat, bir an ya da
karşına çıkan herhangi bir şey seni tekrar
kitaba döndürüyorsa, işte bak Esin, işte
yalnızlık, işte o kitapta da bu vardı
diyebiliyorsan, benim için önemli olan bu. Bir
kitabı ayrıcalıklı kılan bu zaten. Esin de
böyle bir şey yaşamıştı demen o kitabın
başarısıdır, nedenidir.
* * * *
GÖLGELER ÇEKİLDİĞİNDE
Cahide Birgül, Türkiye İş Bankası Kültür
Yayınları, 2003, 2. baskı, 172 sayfa, 4 milyon
200 bin lira.
Gözler
çocuk edebiyatında
Çocuk
edebiyatı yazarı olmak hem yazınsal nitelikli
bir yapıta hem de bir sorumluluğun altına imza
atmak anlamını taşıyor
NUR İÇÖZÜ
ÇOCUK VE EDEBiYAT
Doç. Dr. Sedat Sever, Kök Yayıncılık, 2003.
ÇAĞDAŞ ÇOCUK YAZINI
Doç. Dr. Selahattin Dilidüzgün, Morpa Kültür
Yayınları, 2003.
ÇOCUK EDEBİYATI
Anadolu Üniversitesi Yayınları.
Yazın dünyamızda çocuklar ve onlar için
üretilen yazınsal metinlerin önemi giderek
öne çıkıyor. Gerek okulların, gerek
öğretmenlerin ve ailelerin çocuğa yönelik
kitap arayışlarında belirgin bir bilinçlenme
var. Yakın çevremde, yalnızca okul öncesi
değil, bebeklik çağındaki çocuklarına bile
kitap sevgisi aşılamaya çalışan aileler
görüyorum. Hatta, ender de olsa, bazen
anne-baba adaylarının henüz dünyaya merhaba
dememiş çocukları için kitap arayışına
tanık oluyorum. Daha da ilginci, dünyamızın
vatandaşı olmaya aday bu bebekler için,
şimdiden kitap imzaladığım bile oluyor.
Elbette ki bu bilinçlenmede, yayıncının,
özenli sunum yapan kitabevlerinin,
ve öğretmenin payı büyük. Böylesi bilinçli
okur kitlesi, nitelikli yapıtların da okurla
buluşmasını sağlıyor. Yalnızca görsel
açıdan değil, yazınsal açıdan da çocuk
edebiyatına sahip çıkılıyor.
Çocuk yazınına yıllardır önemli ölçüde
değer veren Anadolu Üniversitesi
Açıköğretim Fakültesi için 'Çocuk
Edebiyatı' kitabını hazırlayan Doç. Dr.
Sedat Sever ve Doç. Dr. Selahattin
Dilidüzgün'ün, bireysel çalışmaları da bu
ay içinde okurla buluştu.
Sedat Sever, kitabının 'Sunuş' yazısında
şöyle diyor: "Çocukların erken dönemden
başlayarak düzeylerine uygun, nitelikli
yazınsal metinlerle karşılaşması, aslında
sanatçı duyarlılığı ile buluşması;
toplumsal ilişkilere yönelik deneyimler
edinmesi, dilsel ve görsel anlatımın
güzelliğini ve gücünü tanıması demektir.
Bu süreç hem duyuların eğitilmesine hem de
düşüncenin gelişmesine olanak
sağlar...."
Selahattin Dilidüzgün de kitabının
önsözünde okuma eğitimi üzerinde özellikle
duruyor. "Yazınsal değeri olan, estetik
kalitesi ve bütünlüğü olan metinler,
okumamızı geliştirdiği gibi, düşünme,
kıyaslama, eleştirme yeteneğimizi da
artırıyor," diyor ve çocuğun çağdaş
bir birey olma yolunda beslenmesine değer
verildiği kadar, düşünce yapısının
geliştirilmesine de özen gösterilmesi
gerektiğini yineliyor.
Dilidüzgün ve Sever'in kitaplarında, aileden,
eğitimciye, yazardan, yayıncıya herkesin
değerli çıkarımlar sağlayacağı konular, en
net, en yalın bir şekilde işlenmiş. Konuya
ilgi duyanlar için çok değerli iki başucu
kitabı.
Çocuk
edebiyatı gülümsüyor
Çocuk edebiyatı açısından yüz güldüren
etkinliklere de kısaca değinmek istiyorum. Bir
döneme imzasını atan yazar Gülten Dayıoğlu,
bu yıl 40. yazın yıldönümünü kutluyor. Bu
kutlamalar kapsamında yazar için YKY, çok
önemli ve özendirici bir toplantı düzenledi.
Altın Kitaplar da Bursa Kitap Fuarı'nda
Dayıoğlu için taht misali bir 40.
yıldönümü köşesi hazırlamıştı. Bence bu
kutlamalar, çocuk edebiyatına emek ve gönül
verenler için de, en az Gülten Dayıoğlu kadar
mutluluk verici oldu.
Geçtiğimiz yıl Eskişehir'de adeta provası
yapılan Çocuk Kitapları şenliği bu yıl,
Eskişehir Valiliği ve Osmangazi Üniversitesi
işbirliğiyle 3-8 Haziran tarihleri arasında
gerçekleşecek. Osmangazi Üniversitesi, çocuk
edebiyatını önemseyen ve dersleri arasında
yer veren eğitim kurumlarının başında
geliyor. 3-8 Haziran tarihleri arasında
üniversite kampüsünde açılacak 1. Eskişehir
Çocuk ve Gençlik Kitapları Fuarı, bu alanda
ürün veren yayıncı ve yazarları
ağırlayacak. Fuar boyunca çeşitli etkinlik ve
panellerle Eskişehirli genç okurların,
öğretmenlerin, ailelerin dikkatleri çocuk ve
gençlik yazınına yönlendirilecek.
Tüyap İzmir Kitap Fuarı'nda, çocuk edebiyatı
yazarlarından bir arkadaşım,
"Ben yazarım. Bana çocuk edebiyatı
yazarı değil, yazar denmesini arzu
ediyorum." sözleriyle bir sıkıntısını
dile getirmişti. Bir anlamda haksız da
değildi. "Niçin herhangi bir yazara
(Yetiştin edebiyatı yazarı) demiyoruz da
çocuklar için ürün verenleri, biraz da dudak
bükerek bu sözcüklerle tanımlıyoruz?"
Bence işin özü o dudak bükenlerin iki
dudağı arasında değil, yukarıda
metinlerinden çok kısa alıntılar yaptığım
iki değerli öğretim görevlisinin
kitaplarında gizli. İki üç sözcükle
özetlemek gerekirse, 'Çocuk edebiyatı yazarı
olmak' yalnızca yazınsal nitelikli bir yapıta
değil, aynı zamanda bir sorumluluğun da
altına imza atmak anlamını taşıyor.
|