|
Puşkin'in
14 yaşındayken ilk şiirini yazdığı
Petersburg'daki bankın yerine yıllar
sonra heykeli dikilmiş. FOTOĞRAF: SEDAT
ŞAHMAY
|
Rus
edebiyatının önemli isimlerinden Puşkin'in
'Yevgeniy Onegin'i ilk kez tam olarak Türkçeye
çevrildi. Önce dizelerinin son derece basit
oluşu ve ayrıntıların bayağılığıyla
tepkiler alan 'Yevgeniy Onegin' yeni bir edebiyat
anlayışının ilk eseriydi, ancak değeri çok
sonra anlaşılmıştı
ESİN
COŞKUN
Rus edebiyatının dahi şairi
19. yüzyıl Rus edebiyatı denince akla
Puşkin'le başlayan ve Turgenyev, Gogol,
Lermontov, Dostoyevski, Tolstoy, Gonçarov'la
devam eden büyük bir yazarlar kuşağı gelir.
Rus edebiyatı bu dönemde hiç olmadığı kadar
canlıdır ve bu yazarlardan her biri, o dönem
Rus edebiyatının dünya edebiyatına
damgasını vurmasına neden olmuştur. Onlarda
her şeyden önce dikkati çeken, verdikleri
birbirinden önemli eserlerin yanında yeni Rus
edebiyatına ve Rus edebiyat diline yaptıkları
katkılardır. Ve bu yazarlar arasında
Puşkin'in öne çıkmasının nedeni, hepsinin,
özellikle de başta Gogol olmak üzere
kendisinden sonra gelen gerçekçi yazar ve
şairler kuşağının öncüsü olmasıdır.
1799 yılında Moskova'da dünyaya gelen
Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, ilk şiirini
henüz on yaşındayken Fransızca olarak yazar;
'Toly'nin Destanı'. Bu ilk şiiri
okuduklarının etkisiyle yazılmış bir
destandır. Ve Puşkin, babasının
kitaplığında bulduğu Moliere, Rousseau,
Voltaire, Prevost, Richardson, Madam de Genlis'in
eserleriyle başlamıştır işe. Aslında
kitaplığın bütünü 18. yüzyıl Fransız
yazarlarından oluşmaktadır ve Puşkin'in daha
sonra yazacağı şiirler üzerinde de bu
yazarların, özellikle de Voltaire'in etkisi
kendisini gösterecektir. Ancak Puşkin'in
üzerinde daimi bir etki bırakacak olan bir
başka kişi daha vardır; bu da dadısı Arina
Radyonovna'dır. Arina'nın anlattığı Rus halk
masalları ve türküleriyle büyüyen Puşkin,
bu masallarda bulduğu canlı, sade anlatımı
daha sonra eserlerine yansıtacaktır.
Çocukluğu ve lise yılları boyunca sayısız
şiir yazan Puşkin'in ilk önemli eseri 'Ruslan
ve Ludmila'dır. Şiirin basımına 1819
yılında başlanmış ve bir hayli
sürmüştür. Bu uzun şiir Puşkin'e erken bir
ün getirir. Jukovski, Turgenyev gibi dönemin
önemli isimleri onda geleceğin büyük şairini
görürler. şiirleriyle olduğu kadar özel
hayatıyla da gündemde olan, yaptığı sefahat
alemleri ve kurduğu dostluklar herkesin dilinde
dolaşan Puşkin, bu döneminde özgürlükçü
şiirleriyle de dikkati çeker. Aslında bir
devrimci değildir Puşkin, Fransa'daki gibi
anayasal reformlardan çok otoritenin
özgürlükleri kendi aleyhine genişletmesinden
yanadır. Bu dönem yazdığı ve gizli
derneklerin toplantılarında elden ele dolaşan
şiirlerinde, toprak köleliğinin
kaldırılmasından bahseder ve kimi şiirlerinde
de doğrudan Çar'a saldırır. Puşkin'in
özgürlükçü yönelimi ve şiirlerinde
doğrudan Çar'ı hedef alması, yaklaşık yedi,
sekiz yıl sürecek olan sürgün hayatının
başlamasına neden olur. Yekaterinoslavo, oradan
Kafkasya, Kırım, Odessa ve Kişinef'te devam
eden sürgün hayatının son durağı ailesinin
mülkü Mihaylovskoye'dir. Bütün bu yıllar
boyunca gördüğü yerleri ve insanları
şiirlerine yansıtan Puşkin'in en verimli
dönemi aslında Mihaylovskoye yıllarıdır.
Burada, romantiklere ve Shakespeare'e olan
beğenisini ve tarihe olan merakını sergileyen
ve o döneminin en önemli eseri olan 'Boris
Godunof'u kaleme alır. Ancak Puşkin'e esas
önemini veren eserleri henüz gelmemiştir. O
hâlâ Byron'un, Shakespeare'in etkisi
altındadır. Yine de Mihaylovskoye'de
geçirdiği yalnız zamanlar Puşkin'e bu imkanı
da verir. Gerçekçi izler taşıyan ilk
şiirlerini burada yazar. Bunların arasında
'Kont Nulin' ve çok önceden başladığı
'Yevgeniy Onegin' öne çıkar. Puşkin, 'Kont
Nulin'de ilk kez günlük yaşamı, gündelik
olayları sokmuştur Rus şiirine. Ve bu yeni
yönelimini 'Yevgeniy Onegin'de daha da ileri
götürecek, bu eseriyle başlayan bir çığır
açacaktır.
Yevgeniy Onegin, tamamıyla Mihaylovskoye'nin
ürünü değildir; Puşkin bu şiirini yazmaya
1820'lerde Odessa'da Byron'ın Don Juan'ını
okuduktan sonra başlamış, 1830 yılında
Boldino'da bitirmiştir. Ancak, eserin büyük
bölümü 1825-26 yıllarında Mihaylovskoye'de
yazılmıştır.
Yevgeniy Onegin, bütün servetini kaybetmiş bir
züppedir, ancak amcasının ölümüyle tekrar
servete kavuşur. Vaktini içki alemleriyle ve
kadınların peşinden koşarak geçiren
Yevgeniy, aslında bu hayattan sıkılmaya
başlamıştır ve amcasının ölümü üzerine
mirasını almak için çiftliğe gittiğinde de
orada kalmaya karar verir. Burada romantik şair
Lenskiy ve Larin ailesiyle tanışır. Ailenin
büyük kızı Tatyana, Onegin'e vurulur. Ancak
Onegin, bir köylü kızı olarak gördüğü
Tatyana'ya hiç yüz vermez. Diğer yandan şair
Lenskiy de ailenin küçük kızı Olga'ya aşık
olmuştur. Bu dört kişi arasındaki ilişkiler,
şiirromanın ana konusunu oluşturur.
Aslında 'Yevgeniy Onegin', Puşkin'in kendi
yaşamından oldukça belirgin izler taşır:
Lenskiy, bir dönem kendisinin de olduğu gibi
romantiklere hayran bir şairdir, idealisttir ve
Venüs'ten yüz bulamadığı zamanlarda Baküs'e
sığınır. Onegin ise, bir dönem sosyete
hayatına kendini kaptırmış olmasına rağmen,
daha sonra bu hayatı hor görerek ve reddederek
inzivaya çekilmiş bir aristokrattır. O da
Puşkin gibi toplantılarında insanları
eğlendirmek için şiirler okur, o da 'zorunlu
olmasa da' yalnız ve gezgin bir hayat sürer ve
sosyeteyi küçümser. Ve Tatyana'da Puşkin gibi
dadısının ona anlattığı masalları
dinleyerek büyümüş, Fransız yazarlarını
okuyarak yetişmiştir. Köylü kızı olmaktan
çok tipik bir Rus kadınıdır. Ve Puşkin,
karısında bulmak isteği bütün erdemleri onda
toplamıştır. 'Yevgeniy Onegin'in Puşkin'in
hayatından izler taşıması bir yana, eser
Moskova ve Petersburg'un sosyete salonlarının,
gece hayatının, Nevski'deki şık
restoranların, kabarelerin, köy yaşamının
ayrıntılı tasvirleriyle doludur. Puşkin
'Yevgeniy Onegin'de, Rus toplum hayatını ve
kültürünü sade, açık ve canlı bir dille
yansıtır. Bu yüzden de eser, önceleri olumlu
karşılanmasına rağmen sonradan sert tepkiler
almıştır. Yazar kaba diliyle, dizelerinin son
derece basit oluşuyla ve ayrıntıların
bayağılıyla suçlanmış, çok az kimse eserin
gerçek değerinin farkına varmıştır. Oysa
Puşkin bu eseriyle Rusya'yı, Rus kültürünü
anlattığı, Rusların gündelik yaşamlarını
şiire taşıdığı gibi, daha önceki
eserlerine hakim olan klasiklerin ağdalı
üslubunu da terk ediyordu. 'Yevgeniy Onegin',
yeni bir edebiyat anlayışının, yeni bir
edebiyat dilinin ilk eseriydi. Daha önce
Batının etkisiyle Rus edebiyatına hakim olan
klasisizmi ve romantizmi bir kenara bırakıyor,
gerçekçi ve ulusal Rus edebiyatını imliyordu.
Bunların yanında 'Yevgeniy Onegin' biçimsel
özellikleriyle de dikkat çeker. Puşkin
'Yevgeniy Onegin'de, sonradan 'Onegin kıtası'
olarak kabul edilecek olan yeni bir şiir
kıtası yaratır: ABAB CC DD EFFE GG uyak
şeması ve hece sayısına bağlı kalan 14
dizeden oluşan 'Onegin kıtası'; önce bir
fikir verir, sonraki dizelerde fikri geliştirir
ve son iki dizede sonuca bağlar. 'Yevgeniy
Onegin', bu şekilde kendi içinde ve
birbirleriyle organik bütünlüğü olan 366
kıtadan oluşur; sadece giriş bölümü,
mektuplar ve Kızların Türküsü bu şemanın
dışında tutulmuştur.
19. yüzyıl Rus edebiyatının öncüsü
Puşkin, 29 Ocak 1937'de, karısının Georges
Dantes adlı bir Fransız'la ilişkisi olduğu
yönünde söylentiler çıkması üzerine,
Dantes ile yaptığı düelloda aldığı yara
sonucu ölmüştür. Bu düello, garip bir
şekilde Puşkin'in 'Yevgeniy Onegin'de
canlandırdığı düello sahnesine benzer. Hatta
öyle ki, onun kendi ölüm şeklini önceden
öngördüğü bile söylenmiştir.
Türkçede
Puşkin
Büyük Petro'nun Arabı
Byelkin'in Öyküleri
Uçuyordu Troyka Yel Gibi
Dobrovsky
Erzurum Yolculuğu
Gizli Günce
Gizli Günlük
İnsanüstü Bir Anıt Diktim Kendime
Maça Kızı
Yüzbaşının Kızı
Çar Saltan Masalı
Küçük Tragedyalar
Pugaçev İsyanının Tarihi
YEVGENİY ONEGİN
A. S. Puşkin, çeviren: Kanşaubiy Miziev-Ahmet
Necdet, Everest Yayınları, 2003, 228 sayfa, 8
milyon 500 bin lira.
(Radikal Kitap)
|
Ece Ayhan
yokedilmek isteniyor ÜLKÜ AĞIR
Sadece
ölenlerin mi, yaşayanların da kemiklerini
sızlatan "bayağı" bir -tartışma
denemez- çamur atmaya tanık oluyoruz. Atilla
İlhan'ın, Turgut Uyar'ın ölümünün
ardından yaptığının benzerini Poesium'un
başarısız "kayyum"ları Hilmi Yavuz
ve Özdemir İnce, bu kez Ece Ayhan'ın
ölümünden sonra yapıyorlar. Kitap-lık
Dergisi'nin Mart sayısıyla ücretsiz olarak
verilen A'dan Z'ye Ece Ayhan kitabını
hazırlayan Ahmet Soysal'ı kullanarak.
Muhataplarının, bu yazıyı "ukalaca"
bulacaklarından çekinmek bir yana, böylesi
hoşuma bile gider. Keşke Ece Ayhan'ın şiiri
tartışma konusu olsaydı da, söz söylemek
için yeterli olmak gerekseydi. Ama bakıyoruz
ki, Türk şiirinin 'sıkı bir şairi', başka
şairler tarafından özel hayatı deşilerek
adeta kemiriliyor.
Özdemir
İnce'nin Adam Sanattaki, Hilmi Yavuz'un Zaman
Gazetesi'ndeki yazıları; Ece Ayhan'a karşı
bir husumetleri, kıskançlıkları,
çekememezlikleri olduğundan kuşku
duyulamayacak kadar açık. Ece, 73'ten önce ne
yapardı, eşcinsel miydi, kaymakamlıktan
ayrıldı mı atıldı mı, vs... son derece
seviyesiz soru silsilelerinin sıralandığı
kıskançlık nöbetleri...
Özdemir
İnce'ye...
Yılların
Özdemir Bey'inin, Ece Ayhan'ın şiiri hakkında
oluşmuş bir fikri bulunmadığı yazısının
girişinde belli oluyor. O'nu "önemli ve
büyük şair" sayıyor ki, bazı kişilerin
kızgınlığına ve hışımına uğramasın.
"Kabul etsen de öyle, etmesen de
öyle!" derlerse cevabı çoktan hazır
"Bu da doğrudur.!" Anlayacağınız
her yol Ankara. "Ne olur ne olmaz!"
değil mi ama?
Ahmet
Soysal'ın kitapçığa "Poesium"
maddesi koymasına Özdemir Bey epey içerlemiş
olsa gerek ki yazdıklarıyla bir hayli
çelişkiye düşmüş. Söyleyebilir mi,
"daha ilk denemede dünya çapında bir
başarı kazanan Poesium'un
tekrarlanmamasına" birkaç kendinibilmez
"taşkın müridin densizlikleri"
nasıl engel olabilir? Dünya çapındaki
işlerin temeli çok çok hassas bir dengede
duruyor demek ki.
Kayyumluğun
tartışmaya açık bir iş olduğunun herkes
tarafından bilindiğini söylüyor ve devam
ediyor "Kayyumun kimseyi hoşnut etmesi
mümkün değildir." Demek, dünya çapında
bir resim sergisi düzenleyip Matisse, Van Gogh,
Cezanne ya da Chagall'ın yapıtlarına yer
vermemekle neredeyse aynı anlama gelen bu
işgüzarlık karşısında size bir de 'aferin'
denmesini bekliyordunuz. Yedi tane soru
sormuşsunuz. "Aklı başında hiçbir kimse
bu soruları saçmalamadan yanıtlayamaz."
sözünüze içtenlikle katılıyorum. Ben
denedim, baktım ki saçmalıyorum, vazgeçtim.
Bir örnek vereyim "Poesium'a alınmadığı
için saygınlığını yitirip işinden ve
evinden mi atılmıştır.?"
Saygınlığını yitirmeyi, işinden atılmayı
anlamaya çalışıyorum ama evinden atılmak ne?
Ece Ayhan'ın evinden atılması ne demek? Nasıl
bir zihnin ürettiği bir saçmalık bu?
Dilinizin altında başka bir şey yoksa, bunu
aydınlatmak zorundasınız.
"Ece
Ayhan'ın hayatının 1973 öncesinde bir kara
delik ya da bir kara kutu var ama hiç kimse
açmak istemiyor Pandora'nın Kutusu'nu."
Ece Ayhan'ın 1973 öncesini bilmemek;
Dostoyevski'nin kumarbaz, Hugo'nun şehvet
düşkünü, Balzac'ın dolandırıcı,
Rimbaud'un eşcinsel olması; sanatları
hakkındaki fikrimizi ne kadar etkiliyorsa o
kadardır. Şu 2003 yılında bunları
düşünmek durumunda bırakıldığım için
utanç duyuyorum. Diyelim açıldı... Ece Ayhan,
Ece Ayhan'lığından ne kaybedecekti? Bağıra
bağıra yaşamamanın bir 'hak' olduğuna,
'mahremiyete' inandığınıza inanmak istiyorum.
"İblise" dönüştüğünü iddia
etmek içinse ancak 'iblis' olmak gerekir.
"Testeresi" sizde bir yonga acısı
bıraktı herhalde?
"Ece Ayhan
bir eşcinsel miydi, değil miydi, bu beni zerre
kadar ilgilendirmiyor." dedikten sonra,
yoksulluğunun nedenlerini sorduğu paragrafta,
inanılır gibi değil ama şöyle diyor Özdemir
İnce "Ece Ayhan'ı kuru ekmeğe,
evsizliğe, kara yoksulluğa mahkûm eden
zorlayıcı nedenler nelerdir? Poesium'a
alınmamak mı, anti-kemalist ve anti TC olmak
mı, eşcinsel olmak mı, kaymakamlıktan
ayrılmak mı, ne?" İnce'nin eşcinsellik
konusundaki tutarlılığına hayran olmamak
mümkün değil. Samimiyetinin de göstergesi.
Ayrıca, kitapçığın Poesium maddesinde
Ece'nin yoksulluğuna Poesium'un neden olduğuna
işaret eden tek bir satır yokken, Özdemir
İnce'nin döne döne aynı yere gelmesi
bilinçaltındaki bunca yıl bir türlü
hesaplaşamamanın sonucu olmasın?
Ahmet Soysal,
Ece Ayhan'ı sevdiği için mi?
Öylesine kin
dolu ki Özdemir İnce, ne söylese
yetmiyor"Bre sülhaf? kafalı
hödük,...", "Poesium sırasında
gösterdiğim kibarlığı bu kez fesatçı Ahmet
Soysal'dan,...", " 'Adam' olmak yolunda
bir adım öteye gidememiş, ne yazık!",
"Ahmet Soysal'ın yaptığı
'hagiographique' bir zevzeklikten başka bir şey
değil!", "...soğukkanlılığını
yitirerek şirret bir üsluba başvuruyor."
Her şey bir
yana en can alıcı soru şu bence Ölmüş
birinin ardından konuşmanın hangi ahlaka
sığdığı sorulsa Özdemir İnce muhtemelen
şöyle derdi "Olağandışı bir iş
değildi benim için."
Hilmi
Yavuz'a...
Bir diğer
başarısız "kayyum" Hilmi Yavuz,
yazısına Ece'yi Türk şiirinde yoksayarak
başlıyor. O'nun şiirini kavrayamamanın
acısını gidermek için de "kült",
"avangard", "tabu" ve benzeri
kavramlarla (!) gösteriş yapıyor. Ece
Ayhan'ın "vasat okuryazarlığı"nı
hangi ölçülere göre değerlendirdiğinizi
doğrusu merak ettim. Gerçek bir entelektüelden
mi yola çıkacağız, yoksa yazdığınız
yazının kalitesine bakarak sizden mi?
"Ece Ayhan
kötü bir insandı;-evet kötü!.." diyor
Hilmi Yavuz. Burada sizden başkalarının
avukatlığını yapmanızı değil de, Ece
Ayhan'ın bizzat şahsınıza yaptığı
kötülükleri anlatmanızı beklerdim.
Felsefeyle ilgilenenler bilirler Kötülük,
görece bir kavramdır.
Kitap-lık
sorumlularına da iki çift lafı var Yavuz'un
Kendilerine verilen metnin gerçekten A'dan Z'ye
kadar olduğundan nasıl bu kadar emin
olabildiler? Bir şeyi gerçekten merak ediyorum
Hilmi Yavuz, Yapı Kredi Yayınları'nın şair
ve yazarları arasında yer alsaydı Ece Ayhan'a
nasıl bakardı?
Hilmi Yavuz
Hiddetiniz, Ece Ayhan'ın kendi bandosunda ve
yine kendisinin oluşturduğu Dinar Bandosu'nda
sizi bir enstrüman olarak görmemesinden mi
kaynaklanıyor acaba? Yoksa Ece Ayhan'ın Aynalı
Denemeler'de hakkınızda söylediği şu
sözlerden mi "Zararsız belediye şairi.
Geçende çok canım sıkıldı. Cumhuriyet'te
oturuyoruz. Bana Hilmi Yavuz'u nasıl bulursun
diye sordular. Hem de oğlunu getirmişler. Ben
bilmiyorum. 'Zararsız şair' dedim. Babasına
karşı çocuğun özel duyguları olur.
Üzülmüş olabilir. Yapılır mı böyle şey
yahu! Neyse. Düzyazıları fena değil. Özenli,
dikkatli. Yanlış yapmamaya çalışıyor.
Halbuki yanlış yapsa ne olur? İkinci baskıda
düzeltir. Doktorası olmayan tek felsefe
hocası. İngiltere'de açıköğretim gibi bir
okul bitirmiş. Felsefeci olup olmadığından
kuşkuluyum. Etik'i bilmeyen felsefeci olur mu
hiç? Oluyormuş demek ki!"
Ölenin
ardından konuşmaya Yavuz da şöyle bir cevap
verirdi herhalde "Safderun müritlerin ve
zavallı Ece'yi önemli bir şair (?) ve
entelektüel (!) olduğuna inandıran birtakım
snob okuryazarların inşa ettiği" mitik
bir portreydi zaten O.
Ne acı!
Edebiyat tartışmaları bu düzeye mi inecekti?
Daha doğrusu indirilecekti!
Türk
Edebiyatı'nda kimileri "gündemi
oluşturmak, gündeme oturmak"la
varolabiliyorlar ya da varolduklarını
sanıyorlar. Zavallı (!) Ece Ayhan bunlardan
haberi olmadan gitti. Bilemez miydi? Bilemedi.
Keşke eski arkadaşları Özdemir ve Hilmi Bey
hayattayken -mümkünse- öğretebilselerdi!
Uzatmayın da, söyleyiverin gerçeği Ece Ayhan
sizi iyi şair saymadığı için koptu bu
kıyamet? Doğruyu söyleyeni mezarında bile
buluyorlar.
(Cumhuriyet
Kitap)
|
Oyun yazarlığımızda
eğilimler
Türk oyun
yazarlığının yarım yüzyıllık serüvenini
anlatan 'Kalemden Sahneye'nin Uğur Akıncı
tarafından hazırlanan ilk cildi çıktı
ŞEHNAZ PAK
KALEMDEN SAHNEYE-1946'dan Günümüze Türk
Oyun Yazarlığında Eğilimler-1. Cilt Uğur
Akıncı, Yazı-Görüntü-Ses Yayınları, 2003,
183 sayfa.
Çok partili dönemden bugüne kadarki süreçte
Türk oyun yazarlığının yarım yüzyıllık
serüveni, beş tiyatro akademisyenin kaleme
aldığı beş ayrı dönem ve ciltle okurun
karşısına çıkmaya hazırlanıyor.
Yazı-Görüntü-Sahne (YGS) Yayınları'nın
'Sahne Kültürü Kitaplığı' başlığı
altında yayımlanacak
'Kalemden Sahneye/1946'dan Günümüze Türk Oyun
Yazarlığında Eğilimler' çalışmasının,
Uğur Akıncı tarafından hazırlanan ilk cildi
çıktı. Yar. Doç. Dr. Uğur Akıncı'nın
1946-1960 döneminde Türk oyun yazarlığındaki
eğilimleri
konu alan kitabını; Özlem Turan Belkıs'ın
1960 ve 1970, Semih Çelenk'in 1970 ve 1980,
Zerrin Akdenizli Çelenk'in 1980 ve 1990, 1990 ve
2000'li yıllarını kapsayan çalışmaları
takip edecek.
Uğur Akıncı kitabına konu edindiği, tek
partili dönemden çok partili döneme geçiş
yılından 1960'a kadar olan 14 yıllık
sürecin, öncelikle tiyatromuz açısından hem
geçiş hem de farklı kuşaklardan oyun
yazarlarının buluşması anlamına geldiğinin
altını çiziyor. Tanzimat edebiyatıyla edebi
bir tür olarak hayatımıza dahil olan
'tiyatro'nun, ilk telif oyun Şinasi'nin 'Şair
Evlenmesi', Abdülhak Hamit"in tragedyaları
ve Darülbedayi'nin kurulması gibi, 1940'lı
yıllara kadar geçirdiği evre kitabın giriş
bölümünde yer alıyor. Bu bölümde, 2500
yıllık bir geleneğin, kültürün ürünü
tiyatroyu, ülkeye yerleştirmek isteyen
aydınların, sadece taklit ve uyarlamalara
dayanan oyun yazma uğraşılarının, kalıcı
ve ulusal nitelikli bir tiyatronun
yaratılamamasında büyük etken olduğu
vurgulanmakta. Bu dönemde tiyatronun kendine
özgü nitelikleri olan bir sanat dalı değil,
edebiyatın bir kolu şeklinde algılanmasının;
sonraki kuşaklara geçecek bir geleneğin var
edilememesinde rol oynadığı da işleniyor.
'Toplumsal, Kültürel ve Siyasal Değişim
Sürecini Ele Alan Eğilimler' başlığını
taşıyan birinci bölümde; Cevat Fehmi Başkut,
Ahmet Kudsi Tecer, Turgut Özakman, Oktay Rifat,
Refik Erduran ve Haldun Taner'in oyunlarından
haraketle batılılaşma ve modenleşme
eğiliminin toplumda yarattığı ahlaki
çürümenin oyunlarda ne dereceye kadar baskın
unsur olduğu incelenmiş. Uğur Akıncı bu
incelemeyi de, gerek yazarlar arasındaki
farklılıklar ve benzerlikler gerekse de bir
yazarın önceki oyunlarıyla yapılan
karşılaştırmalar ekseninde yapmış. Oktay
Rifat'ın batılılaşmayla gelen değişim
karşısında Cevat Fehmi Başkut'tan daha
ılımlı bir tavra sahip olduğu örneğin bu
incelemelerde daha da net bir biçimde ortaya
çıkıyor. Yine batılılaşma telaşının aile
kurumunu ve toplumsal dengeyi nasıl bozduğu,
yaşanan bu değişim sürecinde aydın kimliği
ve sorumluluğunun izdüşümlerinin de oyun
yazarlarımız tarafından hangi boyutlarda
işlendiği ele alınmakta bu başlıkta. Çok
partili sisteme geçişle birlikte politikacı
tipini oyunlarına temel malzeme alan Haldun
Taner, Cevat Fehmi Başkut, Turgut Özakman,
Reşat Nuri Güntekin, Ahmet Kudsi Tecer ve
Nâzım Hikmet'in metinleri de bu bölümde ele
alınıyor.
Cumhuriyet döneminde genel ekonomik yapının
oyun yazarlığımız üzerindeki etkileri, Uğur
Akıncı'nın çalışmasının ikinci temel
bölümünü oluşturuyor. Ekonomik sorunlar
karşında bireysel ve toplumsal çözülmeye,
yazarların ahlaksal bir bakış açısıyla
yaklaştıkları gerçeği Vedat Nedim Tör,
Cevdet Kudret, Halide Edip Adıvar, Necip Fazıl
Kısakürek ve Nâzım Hikmet'in oyunları
eşliğinde kurcalanıyor.
Kitabın, 'Bireysel ve Toplumsal Sorunları
Evrensel Boyutta İrdeleme Eğilimi' başlıklı
üçüncü ve son bölümde tarih, efsane ve
masala dayalı oyunlar aracılığıyla oyun
yazarlarımızın, toplumun sorunlarını
evrensel değerler ekseninde sorgulama ve
irdeleme eğilimleri mercek altına alınmış.
Bu bölümde Nâzım Hikmet oyunlarının öne
çıktığı gözlemleniyor. Efsane ve masaldan
yola çıkarak evrensel bir takım değerleri
tartışmaya açan Cumhuriyet dönemi
yazarlarının başında gelen Selahattin
Batu'nun oyunları ise çok partili dönem
öncesinin ürünleri olduğu için kitabın
kapsamının dışında kaldığı da yine
Akıncı tarafından belirtilmiş.
(Radikal Kitap)
|