Kumral
Gökkuşağı
Ülkü Tamer
Turgay Fişekçi'nin
kitabı ne zamandır masamın üstünde duruyor.
Kapağını her açışımda Cemal Süreya'nın dizesi
geliyor aklıma: "Bir kitapta resim şart."
Özenli Yeditepe Yayınları'nı hatırlıyorum. Melih
Cevdet'in Telgrafhane'si, Oktay Rifat'ın Karga ile
Tilki'si... Bütün kitaplar resimliydi. Artin
Demirci'nin çizgileri Kumral Gökkuşağı'nın (Adam
Yayınları) bütününe sinmiş.
* * *
Turgay'ın şiirleriyle 1970'lerde dergilerde
tanışmış, onu 1981'de yayımladığı ilk kitabıyla,
Karda Işıltılar'la şair olarak kabullenmiştim.
Gürültülü, karmaşık bir şiir dilinin
egemenliğinde sürüp giden bir ortamda duru sesiyle
dikkatimi çekmişti. Genç şairlerin büyük
çoğunluğu 'aynı şiir'i yazarken, Turgay kendi
özgün kişiliğiyle belirmeye başlayan birkaç
sanatçıdan biriydi.
O duru sesini hep korudu, yalınlık uğruna
yavanlaşmadı, şiirine yeni incelikler kazandırdı.
* * *
Kumral Gökkuşağı'nın sonunda Kemal Atabay'ın
ayrıntılı bir incelemesi yer alıyor. Turgay'ın
şiiri inceleniyor. Özenli bir çalışma.
Eleştirmen değilim ben, bu tür çözümlemelere
giremem, girmek de istemem... İstesem de beceremem
zaten. Ben bir şiir okuruyum. Ancak izlenimlerimi dile
getirebilirim.
Kitap, Turgay'ın sevgiye odaklanmış 23 şiirinden
oluşuyor. Havlunun bir köşesinde kalmış yüzleri,
aynı anda doğan iki güneşi, yorgun kirpiklerin
teleklerine ilişen akşamları anlatıyor. Yürek
titremesiyle.
Böylesine alçakgönüllü fısıltıları özlemişim.
Ne yalan söyleyeyim, dünyayı kurtaranların yanında
şiiri kurtaranları görünce seviniyorum.
'Zamanla pişer...'
Bir operatör düşünün. Hastanızın böbreğindeki
taşı alacak. Taşla birlikte böbreği, böbreğin
yanı sıra da karaciğeri, safrakesesini, mideyi
alıyor. Hastanız sizlere ömür. Biri, kalkıp,
"Canım, bu daha ilk ameliyatı. Yavaş yavaş
alışacak," derse ne yaparsınız? Doktora da, bunu
söyleyene de bir 'ameliyat teşebbüsü'nde de siz
bulunmaz mısınız? Ya da lüks bir lokantaya
gitmişsiniz. Balık söylüyorsunuz. Önünüze bir
balık geliyor, kaçak kömür yeseniz daha iyi! Şef
garson, "Bizim aşçı bugün başladı işe.
Zamanla öğrenecek," diyor. Ne yaparsınız?
Tabağı şef garsonun kafasına geçirmez misiniz?
Peki, onlara gösteremeyeceğimiz hoşgörüyü
başkalarına neden gösteriyoruz? Sözgelimi, birdenbire
mantar gibi biten yeni televizyon kanallarının
ekranları çiçeği burnunda sunuculardan geçilmiyor.
Bunların çoğu iki lafı bir araya getiremiyorlar.
"Mazeret" hazır: "Canım, zamanla
pişer."
Yahu, pişsin de öyle çıkarın karşımıza.
Berberliği bizim başımızda mı öğreteceksiniz?
Yaratılan Dünya'ya ne oldu?
Çocukluğumun ünlü filminin televizyonda kimbilir
kaçıncı gösterimi. Gazeteye bakıyorsunuz: Santa Fe
Davası. Filmin özgün adı Santa Fe Trail. Artık kim
çevirdiyse, 'trail'i (yol' 'trial' (dava) ile
karıştırmış.
Kılıçların Gölgesinde (Captain from Castile),
Kastilyalı Kaptan olmuş. Buradaki 'captain' zaten
'kaptan' değil, 'yüzbaşı'.
Örnek bitmez ki. Gizli Teşkilat (North by Northwest)
Kuzeybatı, Billur Köşk (Wizard of Oz) Oz Büyücüsü,
Perde Açılıyor (All About Eve) Hep Eve Hakkında
adıyla sunuluyor.
Atilla Dorsay yazmaktan usanmadı. Bunlar direndikçe
direniyor. Belirli bir yöntem izleseler, hep özgün
adın doğru çevirisini verseler, yine bir diyeceğim
yok. Ama yöntem filan hak getire! Artık nasıl
eserse... Sözgelimi, geçen hafta gösterilen The
Fountainhead'e Hayatın Kaynağı adı
yakıştırılmıştı (sanırım Ayn Rand'in kitabının
yeni yayımlanan çevirisinden esinlenilerek). Gözüme
iliştiği kadarıyla bir tek Dorsay bildiğimiz adı,
Yaratılan Dünya'yı kullandı.
* * *
Bizim kuşak, Stagecoach'u Cehennem Yolcuları, Robin
Hood'u Vatan Kurtaran Aslan, Shane'i Vadiler Aslanı,
Wuthering Heights'ı Ölmeyen Aşk, From Here to
Eternity'yi İnsanlar Yaşadıkça, High Noon'u Kahraman
Şerif, Duel in the Sun'ı Kanlı Aşk, A Place in the
Sun'ı İnsanlık Suçu, Gilda'yı Şeytan Kadın, They
died with Their Boots On'ı Sayılı Kahramanlar olarak
izledi.
Arada Hisli Duygular (Emmanuelle) gibi olağanüstü
yaartıcılıklara da rastladık; Amcam'ın (Mon Oncle)
aslında Dayım olduğunu da gördük. Ama ne gam!
Filmlere fiyakalı adlar koymak da bir sanattı eskiden.
Birçok film beynimizde olmasa bile, yüreğimizde o
fiyakalı Türkçe adıyla yaşadı.
Şimdi Mutiny on the Bounty'yi seyretmek için televizyon
karşısına geçtiğimde, Deniz Ejderi yerine Denizde
İsyan yazısını görünce, sadece yüreğimden değil,
filmin fiyakasından da bir şeyler eksiliyor sanki.
Kare/As
Songül Çelik
Songül Çelik de tanıdığım 'gizli
edebiyatçı'lardan. İnanılmaz bir okur olduğunu zaten
biliyordum, yazdığı bazı notları okuyunca yakında
bir edebiyatçı daha kazanacağımıza inandım.
İleride ünlenecek. Bana da, onun adını herkesten
önce bu köşede duyurmuş olmanın keyfi kalacak. Kare
As'ı şöyle:
Narayama Türküsü
(Narayama Bushiko)
Shohei Imamura
Devlerin Aşkı
(Giant)
George Stevens
Hakkari'de Bir Mevsim
Erden Kıral
Uçurtmayı Vurmasınlar
Tunç Başaran
"Bahar
Noktası"nda Müzeyyen
Can Yücel’in Shakespeare’den çevirdiği
"Bahar Noktası" yeniden yayımlandı. Çeviri
sözcüğünü kullandım ama aslı öyle değil.
Şenlikli bir Can Yücel oyunu bu
Shakespeare denilince aklıma (Hamlet’ten
bile önce) hemen Prof. Charles MacNeal gelir. Lisedeki
Shakespeare öğretmenim...
Shakespeare diye bir dersimiz vardı. Aritmetik
gibi, tarih gibi, coğrafya gibi. Bir yıl boyu
Shakespeare okuduk. Onu, dönemiyle birlikte inceledik,
didikledik, yorumlamaya çalıştık. Prof. MacNeal zaman
zaman akşamları evine çağırırdı bizi.
Çaylarımızı yudumlar, plaklardan Laurence
Olivier’in, John Gielgud’ın, Maurice Evans’ın
sesleriyle "Hamlet"i, "Macbeth"i,
"Kral Lear"ı baştan sona dinlerdik.
Öğretmenimiz "To be or not to be"yi
üçünden de arka arkaya çalar, değişik yorumlara
dikkatimizi çekerdi.
Shakespeare’in bütün yapıtlarını ezbere
biliyordu sanki. Bir oyunu dinlerken kendini kaptırır,
sözleri hiç sektirmeden mırıldanarak oynar,
sırasında hüzünlenir, sırasında belli belirsiz
gülümserdi.
***
Prof. MacNeal önce şunu kazımıştı
beyinlerimize: Shakespeare bir halk yazarıdır.
Doğrusu, önceleri pek inanasım gelmemişti buna. O
zamana kadar Shakespeare’i ancak aydınların, belli
bir kültür birikimine sahip seçkin seyircilerin (ve
okurların) tat alabileceği, anlayabileceği bir yazar
olarak görmüştüm. Öğretmenim ona başka türlü
bakmamı sağladı. Yıl sonunda ben de inanıyordum:
Evet, Shakespeare bir halk yazarıdır. Önce
öyküleriyle, yarattığı serüvenlerin kurgusuyla
ilgisini çeker seyircinin. Kıskanç Mağriplinin
karısını öldürmeye kadar varan cinneti;
kızlarından darbe üstüne darbe yiyen talihsiz baba;
düşman ailelerden iki gencin acıklı aşkı; iktidar
hırsına kapılmış, bu uğurda her şeyi göze almış
karı-koca; babasının kanını yerde bırakmamaya
yeminli ama çelişkiler içindeki genç prens; tongaya
bastırılan tefeci Yahudi...
Shakespeare, döneminin İngiltere’sinde,
büyük çoğunluğu cahil seyircinin üç saat ayakta
dikilerek bu öyküleri hep diri bir ilgiyle seyretmesini
sağlayabilmiş bir yazardı. "Ayaktakımı",
sahnedeki alçaklıkları yuhalıyor, yürekli
davranışları alkışlıyordu.
***
Öykü yeter mi? Yetmez elbet. Yetseydi, Michel
Zevaco dünyanın gelmiş geçmiş en büyük
sanatçısı olurdu.
Shakespeare’in öykülerinin arkasında
"insan" vardı. Sevgileriyle, kinleriyle,
nefretleriyle, güçleriyle, tutkularıyla,
çelişkileriyle, zayıflıklarıyla, değişimleriyle
insanlar.
Bu insanlar has bir sanatçının yeteneğiyle
işleniyor, o öyküleri ölümsüz kılıyorlardı.
***
Shakespeare’in belki de en büyük
özelliği, her türlü seyirciye (ve okura)
seslenebilmesi. Dileyen sadece serüvenlerle ilgilenir;
dileyen daha derinlere iner; öyküleri, olayları,
kişileri, onların davranışlarını, aralarındaki
ilişkileri inceler, yorumlar, bunlardan toplumsal,
tarihsel, siyasal, ruhbilimsel dersler çıkarır.
Sanırım yazarın aklından bile geçirmediği
dersler.
O sadece hayal gücünün dizginlerini
koyvermiş, sonra da yeteneğine sığınıp keyifle,
coşkuyla, yazacağını yazmıştır.
Yazdıklarının yorumlanmasını da bu işin
uzmanlarına bırakmıştır.
***
"A Midsummer Night’s Dream"i önce
"Yaz Ortasında Bir Gecelik Rüya" adıyla
okumuştum. 12 Eylül (1980) döneminde Can Yücel’in
çevirisiyle, "Bahar Noktası" olarak
seyrettim. Aynı çeviri, oyunu sahneleyen Başar
Sabuncu’nun önsözü ve Cevat Çapan’ın
incelemesiyle, şimdi kitap olarak yayımlandı (Okuyan
Us Yayınları, Erotik Us dizisi).
Can Yücel’in çevirisi için ne
diyebilirim... Elini attığı her yabancı yapıtı
özgün bir "usta işi"ne dönüştürmeyi
başarmıştır. Sözgelimi, Shakespeare’in en ünlü
sonesi, onun diliyle, "Vazgeçtim bu dünyadan,
dünyamdan geçtim ama / Seni sensiz komak var, o koyuyor
adama" ile Türk şiirinin yüzaklarından biri olup
çıkmıştır.
"Bahar Noktası" da öyle.
"Çeviri" sözcüğünü kullandım ama hiç
öyle değil. Şenlikli, ışıklarla dolu bir Can Yücel
oyunu. Titania artık Müzeyyen. Hiç yadırganmayan,
yerini bulmuş bir Müzeyyen. Tezeus’larla,
Filostrata’larla bir arada olması bile
yadırganmıyor. Başar Sabuncu, Can Yücel’i
"çeviren" ya da "Türkçe söyleyen"
olarak belirtmemekte ne kadar haklı. "Bahar
Noktası" bir William Shakespeare-Can Yücel oyunu
çünkü.
BİR
DAKİKA ARA
Hamlet-Ophelia
ilişkisi
ABD’nin en ünlü Shakespeare oyuncularından
biri, sinema ve tiyatro sanatçısı John Barrymore’du.
Ne zaman "Hamletöten söz açıldığını duysam,
onunla ilgili bir anekdot gelir aklıma.
Barrymore, "Hamletöle ABD’de uzun bir
turneye çıkmış. Kent kent dolaşıp Shakespeare’in
oyununu oynamışlar. Turnenin son temsilini San
Francisco’da vermişler. Bir özelliği varmış bu
temsilin: Barrymore oyundan sonra seyircilerin
Shakespeare üstüne sorularını yanıtlayacakmış.
Çeşitli sorulardan, yanıtlardan sonra bir
seyirci parmak kaldırmış:
"Hamlet, Ophelia’yla yattı mı?"
Bir an düşünmüş John Barrymore.
Sonra, "Evet", demiş.
"Chicago’da yattı."
|