|
 |
Aramızdan Ayrılanlar
YUSUF NALKESEN
1923
yılı Aralık ayında Üsküp'ün İştip ilçesinde dünyaya gelen Yusuf
Nalkesen, Elele Yaşam Dergisi'ne verdiği son röportajında 583 bestesi
ve 1000 civarında da güftesi olduğunu söylemişti. |
Askerliğini yaptıktan sonra İzmir Radyosu'nun açtığı sınav ile müzik
hayatına ilk adımı attığını belirten Nalkesen, 5 Eylül 1951 tarihinde "Veda
Busesi" isimli şarkıyı bestelemişti. Nalkesen, besteciliğiyle ilgili olarak,
şunları söylemişti: "Utandığımdan galiba 10 yıl bekledim. Sonra bir gazeteci
arkadaşım Zeki Müren Bey'e bahsetmiş. O okudu, çok beğenildi. Ve bu seneye
kadar toplam 583 beste ve 1000 civarında da güfte yaptım. Asla şarkı
söylemedim ve herhangi bir yerde enstrüman çalmadım."
Nalkesen, besteleri yaparken adeta kelimelerle dans ettiğini, etrafında
yaşanan tüm güzellikleri aşk ve tutkuyla yazdığını belirtmişti.
............................................................................................................................................................................
Yusuf Nalkesen, (d. Aralık 1923, Üsküp – 1 Ocak 2003, İzmir).
Türk besteci.
Yedi kardeşin en küçüğü olarak Üsküp'ün İştip
kasabasında dünyaya gelen Nalkesen'in ailesi, gördükleri etnik baskılar
sebebiyle kısa bir süre sonra yeni kurulan
Türkiye Cumhuriyeti'ne göç etme ihtiyacı hissetmişlerdir. Bu sebeple
ailesiyle
İzmir'e göçen Nalkesen, ilkokul ve üstün bir başarı gösterdiği
ortaokulun ardından sınavsız olarak Necati Bey Erkek Muallim Mektebi'ne
alınır. Bu yıllarda
TRT radyosunun yayınlarını ve sanatçıların uğradığı kahvehanelerde
yaptıkları fasılları kaçırmayan Nalkesen, Ağrı'nın Tutak ilçesine öğretmen
olarak atanır. O yıllarda (1947-1948)
eline geçen eski bir udla çalışmaya başlayan sanatçı, kendi kendine ud
çalmayı öğrenir ve 8 saate varan çalışmaları sonucunda en zor saz
eserlerini bile icra eder hale gelir.
1952
yılında açılan
İzmir Radyosu Saz Sanatçılığı sınavıyla TRT kadrosuna giren Nalkesen;
sabahları okula, ardında da programa giderek sanat tutkusunun peşinden
koşar. 1970'li yıllara kadar bu tempoda devam eden sanatçı, artık
bestelere ağırlık vermeye karar verir. Yıllar önce, 5 Eylül 1951 tarihinde
yaptığı "Veda Busesi" bestesi büyük bir patlama yapar ve milyonların
diline düşer. “İçimdesin”, “Söylemez mi Bestem?”, “Seninle Bir Sonbahar”,
“Kimi Dertten İçermiş”, “Yalan Değil”, “Avuçlarımda Hala”, “Kapın Her
Çaldıkça”, “Gitmek mi Zor?”, “Madem Küstün”, “Dargın Ayrılmayalım” ve “O
Ağacın Altı” gibi sayısız unutulmaz şarkı besteler.
Nisan 1970'te öğretmenlikten emekli olan Nalkesen, bu tarihten sonra
sanatçı sendikalarında daha faal bir rol oynamaya başlar. Bu yüzden TRT
yönetimiyle de arası bozulur ve 13 Ağustos 1973 tarihinde bir genel
müdürlük yazısıyla görevini son verilir. 23 yıl hizmet ettiği TRT'ye
tazminat davası açan sanatçı, bu davayı kazanır. Maddi hak ve kıdem
tazminatını kazanan Nalkesen, kırgın olduğu TRT'ye dönmez. Hatta yıllarca
TRT'nin Fuar binasına ve sonradan taşındığı Kahramanlar binasına gitmez.
1948 yılı 10 ağustosunda Meliha Nalkesen’le evlenen sanatçı; İnci,
Süleyman, Ebru ve Selçuk adlarında dört çocuk sahibi olur. Ancak en büyük
çocuğu İnci'yi 22 Şubat 1982 tarihinde kaybeder.
Türk sanat dünyasının en önemli isimlerinden biri olan Nalkesen, 2003
yılının ilk saatlerinde, 6 aydır böbrek tedavisi için hastaneye gitmeye
hazırlanırken kalp kriziyle hayata veda etti.
1998
yılında Kültür Bakanlığı'nca verilen
Devlet Sanatçısı unvanını almıştır.
- Kaynak:http://tr.wikipedia.org/wiki/Yusuf_Nalkesen
|
Yusuf Nalkesen’in kalemiyle Yusuf Nalkesen
|
|
|
Yusuf Nalkesen’in kalemiyle Yusuf Nalkesen (21 Ekim 1990 Pazar günü
kalem alınmıştır.) |
|
Hicaz makamındaki bir kasidemin ilk dörtlüğünde;
Ne diledik, ne istedik,
Bu aleme nasıl geldik?
Tertemizken bin günahla
Cümlemiz burada kirlendik!
İfademden de anlaşılacağı gibi hiç birimiz bu hayata kendi
istek ve arzumuzla gelmiş değiliz!
Ben de, annem Hayriye hanımla, babam Mehmet efendinin evladı
olarak çok karlı ve soğuk bir yılbaşı iptidasında gözlerimi bu hayata
açmışım.
Doğum yerim (Yugoslavya) İştip Kasabası, doğum yılım (sonradan
Türkiye’ye gelmemiz esnasında alınan nüfus kayıtlarına göre) 1339
Hicri, 1923 Rumi yılı olarak geçirilmiş.
Üç kız, üç erkek kardeşlerimin en küçüğü ve sonuncusu olarak
ben dünyaya geldiğimde Yugoslavlar, cümle Hıristiyan alemi yılbaşı-noel-şenlikleri
içindeymişler. Galiba 15-20 günlük bebekten boğmaca hastalığına
yakalanmışım. Bu günün tıbbi imkanlarından yoksun olan o zamanın
insanları, her şeyi kadere bırakmaktan başka sığınakları olmadığından
ömürlerini tesadüflere terk etmek zorundan başka bir çareye sahip
değillermiş.
Büyük ablam beni kucağına alıp komşumuz olan bir Sırplı ebeye
götürmüş. Kadıncağız beni muayene ettikten sonra bir usturanın keskin
ucuyla sırtıma çizgiler çizerek kanatmış! Bu olay cereyan ederken
benim boynum Sırplı ebenin avucuna düşüverince ablam beni öldü sanarak
feryada başlıyor! Benim o halim salaha alamet imiş, derin bir uykuya
dalmışım, sağlam olarak sağlığıma kavuşmuşum.
Annem Hayriye hanım, kolağası (Baytar) Recep efendinin kızı;
babam askerliğini Baytar çavuşu olarak, dedem Recep efendinin yanında
yaparken binbaşının (o zaman yüzbaşı imiş) evine gider gelirken annemi
görmüş ve aşık olmuş! Askerden terhiste annemi alarak İştip’e
kaçırmış. Bu yuvada böyle bir macera sonucu kurulmuş.
Babam, dedem, dedemin babası nalbantlık mesleğiyle yaşamını
idame ettiriyorlarmış. Ailemizde nalbantlık mesleğini seçmeyen tek
evlat ben olmuş oluyorum. İştip’te mali ve maddi durumumuz çok iyi
olmasına rağmen, yetişkin üç ablam ve imparatorluğun parçalanmasıyla
kurulan Sırbistan, Bulgaristan, Yunanistan Devletlerinin Türk’lere
olan maddi, manevi baskıları sonucu Atatürk’ün kurduğu genç Türkiye
Cumhuriyeti Devletine duyulan cazibe bizi (göçe izin verilmediğinden)
misafir olarak Türkiye’ye İzmir’e göç ettirmiş. Ben kundakta denecek
kadar küçük yaşta ailece İzmir’e gelip, bu günkü Kadifekale’nin
İzmir’e bakan eteklerinde Tamaşalık denen semtinde kiraladığımız bir
evde İzmirli olarak yaşamaya başlıyoruz.
Bir süre sonra babamın, ağabeyimin aile mesleği olan
nalbantlığın geçerli olabileceği İzmir’e en yakın olan Turgutlu’ya
göçmüşüz. Üç ablam İzmir’de kurdukları yuvalarında kalırken bizi
Turgutlu’lu (o zaman ki adı Kasaba’lı) olduk. Menteşbaba (Bozkurt)
mahallesi, küçük hamam sokağı no: 3’teki büyük, meyve bahçeli evi
satın aldık. Babam bir dükkan kiralayarak nalbantlığa başlıyor ve
Allah da hepimizin rızıklarını bol bol eriyor. Yoksulluk, maddi
sıkıntı sona eriyor. Bağ, bahçe sahibi oluyoruz.
Benim ilk musiki hocalarım Annemin kanunu, babamın bağlaması
ile duvar bahçe komşumuz gazozcuların Hayriye hanım teyzelerde çalınan
borulu gramofondaki 33’lük büyük taş plakları oluyor. Bir de, bu gün
bile kulaklarımda yankılanan üç beş ev ötelerden, yaz gecelerindeki
sihirli karanlıklarda çınlayan hazin bir kavalın beni büyüleyen o
yakıcı sesi!..
Sonra sık sık gelmesini özlediğim, gözlediğim yanık sesli,
beyitler okuyarak nane şekeri satan, koyu esmer tenli o nane
şekercinin kulaklarımı esir eden yakıcı sesi!..
İlkokula gelinceye kadar yıllarım bu sisli perdeler arasından
bana böyle bakıp durdular. Okul çağının geldiğini anlayan babam beni
Cumhuriyet İlkokuluna yazdırdı. Bu okul arkadaşlarım arasında
evlerinde radyo olan bir tek kişi vardı. Sanayi odası Başkanının oğlu
Şevki! Müzik hocalarım arasına, bu yıllarda Halkevi Bandosu da
katıldı. Belirli gün ve maç öncelerinde şehir parkı içinde verilen
konserlerin en öndeki dinleyicileri arasında küçük Yusuf vardır hep.
Daha sonra buna, Halkevine alınan Radyonun müzik yayınlarıyla, yazın
açık hava sinemalarında oynatılan arap kökenli müzikal filmlerin
müzikleri; Abdülvahap, Ümmü Gülsüm vs. ile Türk Filmlerinin Türk
müziği ürünleri de eklenmeye başladı. Turgutlu’da musiki ile uğraşan
fotoğrafçı Ahmet Hamdi Bey diye bir zat vardı. Bizim çocuk yaşımız ona
gitmeye, ondan yararlanmaya, o günün ve çevrenin şartlarına göre imkan
veremiyordu. Musiki yapılan yerlerin, binaların dış duvar diplerine
çömelerek, dışarıya sızabilen sesleri duyabilmek için gece
bekçilerinden işittiğim azarların ölçüsünü ancak ben bilebilirim.
İlkokuldayken öğretmenlerim bana şarkılar söyletirlerdi. Benim gözüm,
kulağımsa hep güzel sesleri dinlemekteydi.
Sanıyorum 1935-1936 yıllarında Ankara Radyosu yayına başlayınca
(gündüzleri olmak kaydıyla) Limoncu kahvesi işletmecisinin en devamlı
müşterisi ben idim. Yaşım küçük olduğu için kahveye gitmek yasaktı.
Zaten büyüklerin oturduğu bu kahvelerin değil oturmak, yanından bile
geçmek ayıptı. Gelenek yasağı gereği mümkün değildi.
Her türlü Türk müziği yayınlarından bilhassa Hakkı Derman ve
Şerif İçli’nin yaptıkları her gün 17-18 arası birer saatlik meydan
fasılları, Hamiyet, Müzeyyen, Safiye, Perihan, M. Nurettin, M. Çağlar
gibi ses yıldızlarının sololarını hiç kaçırmaz, ezberlerdim onları.
İlkokulu bitirdiğim yıl (galiba 1936), Turgutlu’da bir haneyi
(iki katlı, çok odalı bina) kiralayarak Ortaokul açıldı. Kayıt
ücretini bin güçlükle temin ederek ortaokula kayıt oldum. İlk sene
(ikmal sınavlarına giremediğim için) sınıfta kaldım. Kararım okumamak,
çırak girmekti bir iş yerine!
Bunu duyan babam “ya ölürsün, yada okursun” diyince, okula öyle
bir sarıldım ki; üç yılda hep iftihar. Kitaplarıma geçerek okul
birinciliğini bırakmadım. Bu çalışkanlığım yüzünden, öğretmenler
kurulunca, Balıkesir Necati Bey Erkek Muallim Mektebine, sınavsız
seçilerek, Bakanlık emriyle öğrenci olarak parasız yatılı alındım. Üç
yıllık öğretmen okulunda müzik derslerinde beş’ten fazla not
alamazdım; veya vermezlerdi.
Bu yıllar içinde en iyi müzik öğretmenim okulumuzun radyosu
idi. İstanbul Radyosu yayınları başlayınca Balıkesir’den zar, zor
dinlenebiliyordu. Yat zili öncesi, bilhassa perşembe akşamları,
İstanbul Radyosu’nda Müzeyyen Senar hanım neşriyatını dinleyebilmek
için nöbetçi öğretmene yalvarır, yakarır baş muavinin odasındaki
radyoyu fısıltı halinde açtırır ve M. Senar’ın şarkılarını, onun
emsalsiz yorum ve telaffuzu ile mest olurdum. Kulaklarım hep böyle
nefis insan ve saz sesleriyle dolup, dolup olurdu. Bu dinleyicilik
dönemim 1951 yılına kadar tam tamına yirmisekiz yıl sürdü. Bu yıllar
zarfında hep ama hep dinledim. Dinlediğim her sanat ürününü beyin
denen Tanrı’nın kompütürüne silinmemek üzere kaydettim.
Öğretmen olunca ilk görev yerim Ağrı’nın Tutak ilçesi oldu.
Sonra Yedek Subay okulu ve 23. Dönem Yedek Subay okulunu tamamlayıp
İstanbul’a Kıt’aya gittim. Askerliğim süresince İstanbul’un Türk
Musikisi yapılan gazinolarda geçti ömrümün tatil zamanları. Bu meyanda
devrin ses ve saz üstatlarıyla teker teker tanışma imkanı buldum.
Bilhassa Selahattin Pınar , Şerif İçli, Hakkı Derman, Kadri ve İsmail
Şençalar kardeşler, Osman Nihat Akın gibi değerlerle saygı, hürmet ve
hayranlığımın en yüksek tutkusuyla irtibatlı oldum. Ne kadar satılan
nota varsa hepsini satın alıp doldurdum. Ne ses, ne saz için herhangi
bir teşebbüsüm olmadı. Çünkü sesim var diyemezdim. Yaşım da
ilerlemişti. Bu yaştan sonra bir saz çalmak imkan dışındaydı. Sadece
bu işleri yapan hem de üstad derecesinde yapanlara aşk derecesinde
saygım nedeniyle hep yanlarında ve yakınlarında oldum.
1947-48 yıllarında, elime tesadüfen bir eski ud geçti. Hiç
kimseden ders almadan yığınla tel kopararak ud çalmaya çalıştım. Öyle
zamanlar oldu ki, günlük çalışma sürem 8-10 saati buldu. En fazla saz
eserleri çalışıyordum. Bir peşrev yada saz semaisi için aylarımı
veriyordum. Adım, adım basamak, basamak fakat azimle, güvenle büyük
bir tutku ve inatla yolumda ilerledikçe kendime güven geliyordu.
Sessiz sedasız bu çalışmalarım 1951 yılına kadar evimizin en kuytu
yerinde ve kimseleri tedirgin, rahatsız etmeyecek biçimde sürdü,
gitti…
Demirci’de öğretmen idim. 1950 yılı 26 ağustosunda İzmir’de
kayınvalidemin evinde geçiriyorduk yaz tatilimizi. O gün gazetelerin
manşet başlıkları şöyleydi. Demirci Kasabası Yandı!..
Demirciye gittiğimde evimizin yerini bile bulamadım. Ne var, ne
yok bütün ev eşyalarımız yanmış!
Bu yangın nedeniyle Manisa ili emrinden İzmir ili emrine
naklimi istedim. 1951 yılında İzmir’e (Kemalpaşa Parsa okuluna) tayin
oldum. Her günkü müzik çalışma sürem ve tempom artan bir hızla
gelişerek ta İzmir merkezine alınmama kadar eksilmeden sürdü. Artık
önüme, konan en zor saz eserlerini bile çalabiliyordum. .
1952 yılında İzmir Radyosu Saz Sanatçılığı sınavı açılmıştı.
Girdim ve kazandım. Sabahları okula, öğlenden sonra da Radyoya
gidiyordum. O zaman yayınlarının tümü canlı yayındı. Her gece
22.00-22:30 yayınıyla Radyo kapanırdı. 5 lira yevmiye ile bazı gün 5-6
yayına giriyor, çok ilkel şartlar içinde sağlığımızı kaybetme pahasına
aşkla, şevkle sanat hizmeti veriyorduk. İzmir Radyosunun yayın alanı
sadece İzmir Çevresini kapsadığı gibi Kore’den de dinlendiğini
Kore’den Radyomuza gelen mektuplardan öğreniyorduk.
Bu dönem (1952-1973) dinleyicilikten çıkıp icracılığa geçiş
dönemimdir. Tam yirmi üç yıllık ömrümü, Türk Musikilerinin her türdeki
sanat değeri olan eserlerini icra etmekle geçirdim. Bu dönem
(1945-1970) yılları, Türk Musikisinin yorumcular yönünden altın devri,
hatta platin devridir diyebilirim. On binlerce eser çalınıp, hatta
ezberledikten sonra korka, utana beste çalışmalarına başladım. Mesela
merhum Orhan Seyfi Orhan’ın “Veda Busesi” isimli daha öğretmen
okulundaki öğrencilikle bu yıllarımda defterime yazdığım nefis şiirimi
besteledikten 8-10 yıl sonra; ben beste yaptım diye utana, çekine,
ortaya çıkardım. Bir anda milyonların diline düşüverdi, bu bestem.
Sırayla, “İçimdesin”, “Söylemez mi Bestem?” “Seninle Bir Sonbahar”,
“Kimi Dertten İçermiş”, “Yalan Değil”, “Avuçlarımda Hala”, “Kapın Her
Çaldıkça”, “Gitmek mi Zor?”, “Madem Küstün”, “Dargın Ayrılmayalım”, “O
Ağacın Altı” v.s. bestelerim radyo ile plaklarda ,konserlerde en iyi
yorumcular tarafından okunuyor, halkın beğenisine sunuluyor. Halkımız
da bu ürünlerimi büyük beğeni ile dillerinden düşürmüyorlardı.
Öğretmenliğim sürerken radyodaki saz sanatçılığım da devam ediyor, bu
nedenle yasak koyan kişi ve adamlarına tepki de bulamıyordum. Zira bir
satır yazıyla işime son verebilirlerdi. Çoluk çocuğun rızkına mani
olabilmeleri işten bile değildi, bu sanat çetesinin.
1970 nisanında öğretmenlikten emekli olunca sendikalar sanatçı
stüdyosunda daha özgürce çalışma imkanı bulduğumda bu sanatçı
çetesiyle açık bir savaşa girdim. Ürünlerimin milletime neden, hangi
engeller yüzünden ulaşamadığını, kimlerin ve hangi sebeplerden engel
olduklarını basın yoluyla yüce Türk milletine duyurmaya başlayınca arı
yuvasına çomak sokmuş olduğumu fark ettim. 13 Ağustos 1973 Pazartesi
günü yaz tatili radyoya dönüşümüzde “Hizmetinize ihtiyaç yoktur…” diye
bir Ankara Müzik Dairesi Başkanlığı yazısıyla 23 yıllık ömrümü
verdiğim çileli ve ilkel radyomuzdan ayrıldım. İş mahkemesine dava
açtım ve T.R.T. tazminat ödemeye mahkum oldu. Maddi hak ve kıdem
tazminatımı T.R.T.’den icra yoluyla tahsil ettim. Ne radyoya döndüm ne
de içinde radyo var diye on yıl süreyle, radyo binası yıkılıp
Karamanlar’a taşınıncaya kadar fuarın kapısından içeriye girmedim.
İşte bu ortamda ruh haletimi dile getirecek bir beste çalışması
yaptım. Bu bestemin adı “Hele bir düşte gör” idi. Nesrin Sipahi TV’de
okudu büyük yankılar yaptı. Sayın Vehbi Koç bana uzunca bir mektup
yazarak bu bestemi çok beğendiğini ve aziz dostu Orgeneral Mustafa
Muğlalı Paşa’nın hayatını dile getirdiğini, bu yüzden tebriklerini
belirtiyordu.
Rast makamındaki bu beste, güftem şöyle başlıyordu.
Hele bir düşte gör, düşte gör bir an.
Bulunmaz inan ki, hal hatır soran!..
Sen düşmanlarından görmediğini,
Görürsün en canın, en yakınından!..
Kader bu, söyleyin, ne gelir elden?
Düşenin dostu olmazmış, ezelden!
Hep dost, dost diyerek o yandıkların
Aramaz olurlar, inandıkların;
Kara günlerinde yüz çevirirler,
Canın içinde can saydıkların.
Kader bu, söyleyin, ne gelir elden?
Düşenin dostu olmazmış, ezelden!
İyi gün dostları hep tümen, tümen.
Hele düş tekini bulamazsın sen!..
Allah’ım verdiğin, şu aziz canı,
Alıver kimseye muhtaç etmeden.
Kader bu söyleyin ne gelir elden?
Düşenin dostu olmazmış ezelden!..
1973’de ayrıldığım radyonun kapısına yıllarca uğramadım. Bu
yıllarda arebesk denen müzik türü ve ürünleri toplumu sarıverdi. Bunda
en büyük günah kanaatimce T.R.T. kurumudur. Nedeni halkın müzik sevgi
ve zevkine uygun eserlere, eser verenlere uygulanan işlemlerin
gerçekte hasede çekemezliğe, kıskançlığa dayanan tutum kurul
üyelerinin davranışları neticesinde doğmuştur. Türk Sanat Müziği için
de, Halk Müziği için de geçerlidir bu inancım.
Plak ve kaset üreticileri de arebesk ürünlere yönelince bizim
ürünlerimiz halka intikali hemen hemen hiçe indi.
Ben bu döneme ait duygu ve yaşantılarımı yazılarımdan ziyade
bestelerimle anlatmaya çalışacağım.
Her güfte ve bestemin yorumunu dinleyenlere bırakıyorum.
Hüzzam bir eser;
Bir lokma, bir hırka ile yetindim
Ne gökte, dolaştım, ne yere indim;
Her neyi sevdimse gönülden sevdim.
Bir ömür yitirdim, güldüm diyemem,
Hayatın zevkini sürdüm diyemem.
Gönül zenginliğim para etmedi,
İçimde heyecan sevgi bitmedi,
Çok şükür itibar elden gitmedi!..
Bir ömür yitirdim, güldüm diyemem,
Hayatın zevkini sürdüm diyemem.
Beste-Güfte: Yusuf NALKESEN
Bu dizelerle neler, neler anlattığımın takdirini, saygıdeğer
sevenlerimin yorumuna bırakırken, zaman içinde gördüğüm arkadan
vurmalar, kalleşlikler, gayri samimiyetsizlikler, çok yüzlülükler
yüzünden duyduğum acıları aşağıdaki hicaz bestemde şöyle dile
getirmişim.
DEVRANA SİTEM
-1-
Olmadı ömrümce yüksekte gözüm,
Dolmadı hasetle, fesatla özüm.
Gülmedi gitti hiç, gülmedi yüzüm,
Devrana küsmüşüm, darılmışım ben,
Dost bilip düşmana sarılmışım ben!..
-2-
Ne yolum şaşırıp şeytana uydum,
Ne sağı taşladım, ne solu vurdum.
Hamd ile şükürle avundum durdum.
Devrana küsmüşüm, darılmışım ben,
Dost sanıp düşmana sarılmışım ben!
-3-
Dost bilme her yüze güleni tanı,
Namertler sarmış hep, sarmış her yanı,
Arkadan vurur en canı insanı,
Devrana küsmüşüm, darılmışım ben,
Dost sanıp, düşmana sarılmışım ben!
Bu beste, güftemi Mediha Şen plaklara okumuştur.
Seveni milyonlar, kıskananı da boş bir ortamda şer ile
uğraşmaktan beni alıkoyan, men eden bir gücün, kudretin emirlerine
uyarak kabuğuma çekildim. Sadece Allah’ıma sığındım. Yıllarımın bir
bölümü de böyle bitti.
Bu duygular içinde;
“Çektim el eteğimi, tüm nimetlerden,
Kaçmaya çalıştım musibetlerden,
En büyük silleyi, darbeyi yedim,
Yüzüme dost gibi görünenlerden,
Dünya bu insanı güler, ağlatır…
Bir düşmez, bir kalkmaz yüce Allah’tır!..” dedim dizelerimde.
Sonra soğuk bir şubat günü öğleden sonra tek başıma olduğum
yuvamda daldığım tatlı bir uykudan beni uyandıran bir güç, sanki bana
eline kalemi al ve yaz dedi. Ben de kalemi aldım yazdım. Her şeyi,
herkesi affet diyordu o güç bana.
-1-
Gönlümü kıran da, yaralayan da,
Yılda birkaç satır karalayan da,
Kapımı çalan da, aralayan da,
Dost, düşman cümlesi sağolsun bir bir,
Ben Hak’ka sığındım, Allah Kerim’dir!..
-2-
Sevgisi hasede bürünenlerin,
Yüzüme dost gibi görünenlerin,
Alçalıp yerlerde sürünenlerin,
Dost, düşman cümlesi sağolsun bir bir,
Ben Hak’ka sığındım, Allah Kerim’dir!..
-3-
Kuyumu kazanlar bundan bıkmadı,
Arkamdan vuranlar beni yıkmadı,
Sevenler bana hiç sahip çıkmadı,
Dost, düşman cümlesi sağolsun bir bir,
Ben Hak’ka sığındım, Allah Kerim’dir!..
Diyerek, bana yazdırılan bu mısraların bestesini de yaparak,
kendimi sevenlere biraz daha açmış, açıklamış oldum sanıyorum.
Yine bu günlerin gerçekliliği içindeki karamsarlığımla şöyle
demişim.
Yemedim zerrece ne haram ne hak,
Etmedim riyakarlara ittihak.
Olmadı kimsenin varında gözüm,
Yaşadım çok şükür alnım, yüzüm ak!
1985 yılı ortalarında Kültür Bakanlığı, Devlet Klasik Türk
Musikisi Korosunu kurunca bana sahip çıkarak müzik uzmanlığı verdi. 5
yıldır bu müstesna ve nezih kuruluşta görevliyim. Bu vesile ile
sevenler bana sahip çıkmış oldu. Biraz da kusurlarımı sıralamak
istiyorum. Ömrüm boyunca güneşi üstüme doğdurmadım. Alkolle başım hiç
hoş olmadı. Ne ağzıma aldım ne alanlarla gerçek manada dost oldum.
Gece hayatım hiç olmadı. Mecburiyetler dışında gazinolara gittiğimi
hatırlamıyorum! Yalan, riya, tabasbus (yaltaklanma) en tiksindiğim
şeylerdir! Dedikodu ve gıybet nefretlerimin en büyüğünü doğurmuştur.
Her zaman hamdetmiş, şükretmişimdir. Kimsenin ne varında, ne
yoğunda, ne yerinde, ne mevkiinde gözüm olmuştur.
“Ben hak yolunda bir kulum,
Çok gördüm, kullardan zulüm,
Dilemedim hasma ölüm,
Her ne varsa Hak’ta vardır
Sığındığım tek Allah’tır!..” demişimdir hep.
Ne arabam, yatım oldu,
Ne yazlığım katım oldu,
Hamd olsun yüce Rabbime,
Yüzüm ak hayatım oldu.
Böyle bir maddi olanaklar içinde geçirdim ömrümü.
Hasetlere hedef oldum,
Az mı arkamdan vuruldum!...
Nice ihanetler gördüm,
Her ne varsa Hak’ta vardır
Sığındığım tek Allah’tır!..
Huzuru, sükunu, iç ferahlığını ancak O’na gönülden inananlar
duyabilirler. Ben hep öyle yaptım.
1948 yılı 10 ağustosunda Meliha Nalkesen’le kurduğum yuvamın
ilk yavrusu İnci isimli kızımız odu. Sonra Süleyman Kimya Mühendisi
oldu, Ebru Cumhuriyet Kız Meslek Lisesini bitirdi. On yıl kadar
Tariş’te memuriyet yaptı. 1989 yılında devlet korosu ses sanatçılığı
sınavlarını kazanarak Kültür Bakanlığı İzmir Devlet Klasik Türk
Musikisi Korosu elemanı oldu. En küçük oğlum Selçuk Akşam Ticaret
Lisesi son sınıfındayken askere giderek tahsilini tamamlayamadı. İnci
Gümrük ve Tekel Bakanlığı İzmir Teşkilatı’nda gümrük kimyahanesi baş
kimyageriyken 22 Şubat 1982 yılının Pazar akşamı saat 17:00
sıralarında Yüce Allah’ın melekleri arasına katılmak üzere bu alemden
ayrıldı. Evimiz, yuvamız yanmış yıkılmıştı. Bir ateş düşmüştü
ocağımıza. Yavrumu Karşıyaka Soğukkuyu kabristanına defnettik. Onun
aziz ruhuna ithafen;
Elim sustu, telim sustu, dil sustu…
Tanrı bize ya darıldı, ya küstü?..
Bir ateşle öylesine yaktı ki?..
Bülbül sustu, güller sustu, dal sustu!..
Diyen hicaz bestemi yaptım. Birinci ölüm yılında, Dr. Alâeddin
Yavaşça İzmir Kültür Sarayı’nda İnci’mizin aziz ruhuna ithafen yazıp
bestelediğim Hicaz Kasidemi okudu.
“Takdiri ilahi dizi dizidir.
Her kula ayrı bir yazı yazılır.” Mısralarını, Bülbül hoca
olarak ün yapan İsmail Doruk hocaya televizyonda defalarca okutarak
Müslüman kardeşlerimize armağan ettim. Bu büyük ve tarifsiz acımız
Yaradan’ımıza sığınarak, ondan sabır ve metanet dileyerek huzuruna
erişmeyi başarabildim. Artık yolum Yüce Allah yolu! Zikrim, fikrim hep
var edenimiz oldu. O’nun nur’lu yolu, yuvamızdaki karanlığı aydınlığa
tebdil eyledi. Hamd olsun Allah’ımıza!
Tasavvuf bana şifa oldu. Ben aracı oldum, ürünler doğdu. Beni
kim bilir ne zamana kadar yaşatacak. Bu ürünlerim için Allah’ıma
hamdediyor, şükrediyorum.
Öteye yolculuğum başlayabilir her an,
Tanrım, sana dönüşüm olsun en güzel yoldan!..
Dilerim eyle beni bağışladığın Kul’dan
Rabbim sana dönüşüm olsun en güzel yoldan!..
Diyor ve son vasiyetimi yazıyorum!
Arayanlar kolay bulsun!..
Bir Fatiha’cık okusun!..
Defin yerim Soğukkuyu,
Kızımın yanında osun!..
Kimseye kırgın, küskün değilim, her şeyi yüce Allah’ıma havale
ediyorum!
Benim de içimde ateşler yandı.
Kimseye ne dedim, ne diyeceğim!..
En uzun uykumda tüm dertlerimi,
Konduğum toprağa söyleyeceğim!..
Yusuf NALKESEN
21.10.1990 22:45 Pazar kendimi anlattım.
Benden, beni anlatmamı isteyerek bu satırların yazılmasına
vesile olan Dost, Kardeş, Sevgili Uğur Gür Beyefendiye en kalbi
şükranlarımı sunar alnından öperim.
Yusuf NALKESEN |
Kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/news/304590.asp
|
|